www.KUMHAVUZU.com

       

 

 

TEMMUZ 2007 AKTİVİTE YAZILARIM:

 

Yüzme Antrenörü (Volkan Abisi) ve Atahan

 

Kişi iyi yüzmeli...

 

Hele de bir erkek, genç, delikanlı ise şansı yok, aslan gibi yüzmeli, şart.

 

Oğlumdan bahsediyorum elbet, bir tanecik kuşum, hayatımın ışığı, Atahan'ımdan. Atahan'ımı düşünüyorum, genç bir delikanlı, hani şöyle aslan gibi, spor yapıyor vücudu gayet iyi, aikido biliyor yani sıkışırsa bir çarpar oturtur. Şezlongundan kalkıyor, pırıl pırıl saçları güneşte biraz sararmış ama hala o esmer ve erkek havasını koruyor. omuzlar geniş, kirpikler uzun, dişler bembeyaz, bronz bir ten, bir içim su oğlum, yirmili yaşlarında. kızların dibi düşüyor Atahan'ım havuza doğru yada iskeleden denize doğru ilerlerken, hepi hayran kalıyor oğlumun havasına civasına derken benim sıpa burnunu tutup çivileme dalıyor suya mesela, yada balıklama atlıyayım derken göbekleme, bütün hava fos tabi o anda. Suya burnunu tutarak atlayan bir delikanlıyı karizmatik bulmak pek mümkün görünmüyor bana (yada ben çok şekilciyim bilemem) ama erkek dediğin bu tip işleri halletmiş olmalı. Mesela suda burnundan hava vermeyi öğrenmiş olmalı artık canım, pes yani...

 

Tamamen tesadüf eseri yüzme antrenörü Volkan Hoca ile yolumuz kesişti. Atahan'ı Kilisli'nin havuzu'na götürdüğüm günlerden birinde Akademisyen ve Milli Sporcu Volkan Özbilen'in haftanın belli günleri orada olacağını ve yüzme dersleri verdiğini öğrendim ve tahmin edeceğiniz gibi zaten yaz başından beri suda olan ama bir türlü kafayı suyun içine batırtamadığımız oğlumun denemesini istedim. Birlikte bir deneme dersi yapmalarını ve eğer Atahan öğretmeni ile anlaşabilirse özel ders almak isteyeceğimizi söyledim.

 

Aman yarabbi anlaşmak ne kelime, Atahan Volkan Hoca'ya hasta oldu, çişe bile öğretmeni götürsün istiyor o halde, Volkan Hoca'nın gözlüğünü aldı evde onla gezdi ilk gün, hatta başkalarına ders verdiğini gördüğünde acayip kıskanıp bağırıyor "ama o benim öğretmenim" diye, gayet güzel anlaştılar özetle.

 

Benim gözlemim ise öğretmenin çocuklarla ilişkisinin gayet iyi olduğu yönünde yoksa Atahan çok seçicidir bu konularda, kaprislidir biraz ama öğretmeni ne derse yapıyor, beraber kolluksuz derin havuza bile giriyorlar, o kadar güvendi.

 

Öğrendiğim kadarıyla 7 yaşından önce Atahan'ın mesela kelebekleme yüzmesini beklememem gerekiyormuş, suyun üstünde kolluksuz ve batmadan kalabilmesi, az birşey yüzmesi yeterliymiş. 7 yaşdan itibaren işte o benim dediğim balıklama atlamalar oluyor galiba.

 

Birde televizyonda hani yüzme yarışmalarında yüzücüler havuzun kenarına kadar gelir yüzerek sonra suyun içinde takla mı ne yapıp bir şekilde dönüp diğer tarafa yüzmeye başlarlar ya kafalar suda çıkmadan. O sahneyi genelde su altı kamerasıyla gösterirler, sanki takla atıp ayaklarıyla havuzun duvarına vurup kendilerini aksi yönbe ittiriyorlar gibi bir hareket. işte o hareketi de yapabilsin isterim oğlum.

 

Yani bir balıklama atlama, bir suda dönme hareketi, kelebekleme de olabilir o da çok havalı, bir de tam kaidesiyle yüzme bildiğimiz klasik şekilde yapsın yeter.

 

Özetle;

 

Yüzme (hem havası hem suda kendine hakim olabilmesi için)

 

Uzakdoğudan bir savaş sanatı (kendini ve yanındaki bayanı koruyabilmesi için)

 

Tenis (akşam yapıldığında hem keyifli hem klas olur hem terleten bir spordur)

 

Golf (iyi çevre yapar, kurallarını bilsin de arada takılır)

 

Basket (sırf boy için, 2-3 sene takılsa yeter)

 

Başka da birşey yok zaten. mesela ben at olayına karşıyım bir sakatlık çıkar diye, bak koskovca Süpermen bir kıytırık beygir yüzünden ne hallere düştü. Bir spor yapılıyorsa eğer, kontrolün sende olması iyidir diyorum, hani başka bir elemente bağlı olmadan.

 

Oğluma profesyonel bir yüzme antrenörü bulduğum için çok mutluyum. Bu kış gideceği yuvada (okul olmasından dolayı) havuz var, orada yüzme olayına gireceklerdi zaten ama öncesinde birebir -hemde sevdiği bir öğretmenden- ders alması çok iyi oldu diye düşünüyorum.

 

Milli sporcu ve Akademisyen Antrenör Volkan Özbilen'e temel ve-veya ileri yüzme teknikleri dersleri için ulaşmak isterseniz

0212 669 01 69 no'lu telefondan arayabilir veya aynı numaradan cep telefonunu isteyebilirsiniz. Bildiğim kadarıyla sadece Bahçeşehir'de değil başka yerlerde de yüzme dersleri veriyor, her türlü bilgiyi Kilisli'den alabilirsiniz.

 


 

Az birşey "reklamlar"

 

Kediler, köpekler, tavşanlar...

 

Evet, Bahçeşehir Belediyesi'nin kurduğu hayvan barınağından bahsediyorum. Tahmininizden daha fazla hayvan var içerde. Bahçeşehir Belediyesi onlar için güzel bir yer yapmış, iyi bakılıyorlar ama ne dedik; “herşeyi devletten beklememek lazım”. O halde hem dergiler hem kurumlar olarak hepimiz birşeyler yapabiliriz.

 

Bu sefer SMART PLAY ile Hayvan Barınağı'nı biraraya getirdik. Smart Play Müdürü NAZİFE SEÇKİN hayvan barınağındaki hayvanların ücretsiz aşılanması konusunda ricamızı kırmadı ve sponsor oldu. Aşıları temin eden Garden Pet Veteriner Hekim Hasan Akdam’a, masrafları karşılayan SMART PLAY’e çok teşekkür ediyoruz.

 

Eğer sizde hayvan barınağı için birşeyler yapmak, yavru kedi yada köpeklerden evlat edinmek isterseniz;

Bahçeşehir Belediye’sinden Veteriner Hekim Tanel Bingöl: 532 688 98 30

Hayvan Barınağı: 669 47 29

No’lu telefonlardan, ulaşabilirsiniz.

 

(haber: Pazarola-Temmuz 2007)

******************

Şimdi Özetler;

(iyy çok avam oldu)

 

Tecrübe ile sabit, yerel yada Ulusal farketmez, eğer bir dergi yada gazete de yazı yazıyorsanız ve başınızda bir Genel Yayın Yönetmeni varsa, onunla papaz olarak bir işinizi halledemezsiniz.

Benim başımda var böyle bir tane. Sağolsun gelmiş geçmiş rastlayabileceğiniz en huysuz Genel Yayın Yönetmenlerinden biri herhalde. Durum o haldeki ben yaşça ondan büyük olduğum için haliyle arada "benim dediğim olsun, böyle yapalım" moduna giriyorum, bunun üzerine Mustafa bana iyice sinir oluyor ve her dediğime "hayır" diyor, bir işimizi halledemiyoruz. hallediyoruz aslında ama kan gövdeyi götürüyor.

 

Aramızda geçen dialoglar hem komik, hem gergin, hem trajik, kendisini defaatle derginin sahibi Semra'ya şikayet etmeme rağmen bir adım ileri gidemedik. :)

 

Mustafa nuh diyor peygamber demiyor, dayadı diredi hepimizi. Görüşmeler genellikle e-posta üzerinden aşağıdaki gibi ilerliyor.

 

Ben: yazımı yolladım ama biraz uzun, bana daha fazla yer ayırabilir misin? Ama lütfen yazımı kesme, ben kendim keserim sığamazsam.

 

Mustafa: Kendi sayfana sığmaya çalış, bu uzun olmuş kısaltman lazım, 12 punto, arial, bir sayfayı geçmesin.

 

Ben: ancak bu kadar kısalıyor, satır aralıklarını kısalım biraz, daha fazla kısaltırsam düdük gibi olacak, lütfen sen elleme ama

 

Mustafa: ne zaman ben senin yazını kestim ki böyle yazıp duruyorsun, bu uzun olmuş, kısaltman lazım

 

*************

 

ben: Mustafa "bilmemkim" şöyle yazsın bence bu ay

 

Mustafa: Şimdi de genel yayın yönetmenliğimi yapıyorsun

 

************

 

Ben: röportajım hazır ama uzun oldu biraz, 6 sayfa, nasıl yapsak, ekte yolluyorum

 

Mustafa: 6 sayfa röportaj mı olur, kimse okumaz onu, adamın ağzından çııkan her kelimeyi yazman gerekmiyor, kısalt biraz, 3 sayfayı geçmesin, resimler dahil.

 

Ben: 4 sayfaya indirdim, daha kısa olmuyor, bundan azı düdük gibi olur, lütfen sen kesme ama, yine de olmuyorsa bana haber ver, ben keserim

 

Mustafa: biraz daha kısa olsun, kimse okumaz diyorum böyle, 12 punto, arial, 3 sayfa

 

Ben: varya çok üzüyosun beni cidden, sinirlerim harab oluyor

 

Mustafa: Senin sorular adamın cevabından uzun, bu nasıl iş, sorularını kısalt biraz

 

Ben: soruları kısaltırsam ne kadar güzel soru sorduğum nereden belli olacak???????????

 

Mustafa: sığdırmaya çalışırız, bakıcaz artık

 

*****************

 

Mustafa: Mehtap şu çeviriyi yapar mısın lütfen , acil

 

Ben: kısa olsun ama çok işim var

 

Mustafa: Öylemi senin de bu aydan itibaren yazıların ve röportajların kısa olsun o zaman!

 

Ben: aynı şey mi? hayret birşey

 

***************

 

Ben: haberi yollıycam ne kadar vaktim var?

 

Mustafa: Perşembeye yetiştir, Cuma baskıya giriyoruz

(yetiştirdikten sonra)

 

Ben: haberi unutmadın di mi?

 

Mustafa: Bu aya olmadı, bir dahaki aya

 

Ben: Niye?

 

Mustafa: öyle son anda haber yollanmaz, yetişmiyor o zaman

 

Ben: ama ama ben sordum, ne zaman baskı dedim, perşembeye yetiştir dedin, yetiştirdim

 

Mustafa: şimdi senin yüzünden, bu saatten sonra oturup haberi ekleyecek yer ayarlamak zorunda kalıcam

 

**************

 

Ben: ya Semra şu Mustafa'ya birşey söyler misin?

 

Semra: Beni karıştırmayın, ne haliniz varsa görün

 

***************

 

Bugün Mustafa'dan yaklaşık 5 kere istediğim hayvan barınağı resimlerini yine alamayınca dergiden scan etmek zorunda kaldım. Sarhan da sağolsun eve öyle bir scanner almış ki alet böyle bir transformers havasında. Heran böyle scannerdan robota dönüşüp beni yiyecek gibi. Sarhan elektronik aletleri sevdiğinden birşey alacağı zaman gidip en geniş kapsamlısını alıyor. Dergiden bir resim scan edicem bir menü çıkıyor karşıma zannedersiniz yanlış bir tuşa bassam Yunanistan'ı falan bombalıyacağım o vaziyette.

 

Allahım abuk sorular soruyor, acayip ölçüler çıkarıyor, şurdan anlayın "scan" butonunu hop diye bulamıyorsunuz öyle taklalar atıyor alet. Bir de psikopat, soruyor şimdi bana; "hazır scan yapacakken fotoğraf olarak da basmak ister misin?" "hayır mı, o zaman e-posta yapıp arkadaşına yollayalım", "o da mı hayır, yok öyle birtek scan yapıp çıkmak abla, fotokopi çekiyoruz o zaman", "üstüste basma, aha bak geri sayıyorum, evrağı korumak için kapadım kendimi, çatla şimdi".

 

Sonuç: Yeni nesil ile aramda uçurumlar var...

 


Nereye saldırsam?!

Ben bu kadar iddialı ve istikrarlı bir kadın olduğumu bilmiyordum. Hani şüpheleniyordum az buçuk ama oğlum büyüdükçe nereye dolayacağımı şaşırmış haldeyim. Bilenler biliyor artık ben Atahan'a çok düşkünüm (takıntı halinde) ve onunla ilgili konularda çok titizim (saplantı boyutunda).

Yaz geldi, bütün kış Atahan yuvaya gitti, yaz tatili ile birlikte başta babamız ve ben oğluşu hiçbir şekilde yaz okulu olayına sokmamaya, evde benimle takılıp, bana doyup, ondan sonra okula başlatmaya karar verdik. Başlarda herşey süperdi ama yavaş yavaş benim içimi birşeyler kemirmeye başladı. Çalışan annelerin çocukları yaz okuluna gidiyor. Tamam ders yapılmıyor belki ama envai çeşit sportif faliyetler yapılıyor (diye düşünüyordum, yokmuş bir numara, neyse), nasıl olurda benim çocuğum geri kalır :) (gittikçe kayınvalidememi benziyorum ne) diye huzursuz oluyorum. Çocuğumu yollayamıyorsam eğer ben yaz okulu yaparım deyip, bu sene yaşınında ilerlemesini (dört bitti) göz önüne alarak ilk denememizi yaptık.

Çocuğumu elinden tuttuğum gibi tenis hocasına götürdüm. Amcam bizimkini evirdi çevirdi, "daha çok küçük, seneye yapalım" dedi. Hadi bakalım, o ne demek şimdi? Milletin çocuğu yapıyor ama. Hemen yaz okulu yapan yerler arandı.

"Ne yapıyorsunuz kardeşim siz yaz okulunda?"

yüzme, basketbol, resim, bu yaşta bu kadar

hadiiiiiii, ben neler kurmuştum halbuki!

Derhal başka bir tenis hocası bulundu, (beni ikna etmek için tek hoca yetmez), şansa bu seferki de atlamasın mı Atahan'ın üzerine. Aman çok yetenekli, çok güzel top takip ediyor, raketi mükemmel tutuyor,

hoca: bakın raketin üzerinde topu ne kadar mükemmel tutuyor, bu yaşta çok az çocuk başarır bunu

ben: öyle mi?

H: Atahan doğuştan kabiliyetli, ben Yeşilyurt Spor Klübünün hocasıydım, kabiliyeti görünce anlarım, takıma alalım Atahan'ı yetiştirelim...

B: o kadar iyi yani?

H: sizden almış sanıyorum, sizde de tenisçi kolları var, sizde oynuyorsunuz galiba

B: Oynuyorum ama öyle kol yapacak kadar değil, ben bi düşüniim!

Şöyle söyliyelim "too good to be true" derler hani, "gerçek olamayacak kadar iyi", yani keşke olsa tabi ama bir önceki hocanın daha küçük dediğine bir sonraki böyle deyince kıllandım. Bunun üzerine Atahan'ın bu sene gideceği okulun "spor koordinatörü" (dikkatinizi çekerim!) nü aradım.

Kardiş 4 yaş tenis için uygun mudur?

Değilmiş, beş yaş daha iyiymiş bu tip sporlar için, o da her beş yaş yapabilir diye birşey yokmuş tabi. Ayrıca bazı sporlar vücudun bir bölümünü, bazı sporlar başka bölümünü geliştirdiğinden kafana göre onu da yapsın bunu da yapsın doğru değilmiş. Yapılan sporların birbiri ile koordine! olmasında fayda varmış.

Peki hocam, çocuk koordinesiz spor seçerse ne olacak? "yavrum hem yüzüp hem kayak yapamazsın, koordine olamıyorsun" mu diycez? (misal)

GIK!

Sanırım profesyonel olarak koordineli olmalı, arada yüzüp arada da sırıkla atlarsa birşey olmuyor herhalde, ne biliim!

Bunun üzerine şöyle bir sistem bulduk. Ders falan almıyoruz arkadaşlar, (50 YTL cepte)

Sabahtan kort kiralayıp (20 YTL), oğlumla beraber tenis oynuyoruz (ne de olsa bende "tenisçi kolu" var ya!).

Öğleden sonra havuza gidiyoruz.

Akşam üzeri bisiklete biniyoruz (ailecek).

Akşam yürüyüş yapıyoruz (ailecek).

Aralarda da ya çizgi film seyrediyoruz, ya yemek yiyoruz, ya 5-8 yaş alıştırma kitaplarından bize uygun olanları çözüyoruz, yada babasıyla lego falan oynuyorlar.

Bundan daha süper bir yaz okulu düşünemiyorum. Ben yorulmuyor muyum? Vallahi yoruluyorum ama en azından bu yaz benim sevdiğim sporları yaptığımızdan keyifli bir yorgunluk oluyor.

Bu oğlan ilerde futbol oynamaya karar verirde bana da telin arkasından izlemek düşerse zihinsel anlamda daha çok yorulurum gibi geliyor.


Kırkından sonra saz çalmak!

Hadi kendime haksızlık etmeyeyim daha Temmuz sonuna kadar 33 diyebilirim, daha 40 olmama çok var, yine de...

Bisiklete binmeyi bilmiyorum ben, düşmekten korktuğum için, yaralanıp berelenme fikri ters geldiği için, dirseklerimin yada diz kapaklarımın kabuk bağlamasını istemediğim için bisiklet olayının üzerine gidemedim. Bisiklet sporu yaptım diyebiliriz ama, şöyleki, Atahan ve Sarhan bisiklete binerken bende mahallenin fukara çocuğu gibi arkalarından koşuyordum gölette, yetişeceğim diye perişan oluyordum. Spor mu spor.

Bir zaman sonra bu trajik bisikletin arkasından koşma durumunu karizmama yakıştıramamaya başladım ve pes ettim, onlar baba oğul bisiklete binerken ben kenarda oturup dönmelerini bekledim. Ama hep sinir oldum kendime, zamanında öğrenemediğim için.

Daha sonra geçen yaz Sarhan'ın bisikletini denmeyeyim dedim ama hem bana iki beden büyük geldi, ayaklarım yere değmiyordu, hem de sitenin çocukları çok dalga geçti benimle ve ben de daha fazla madara olmamak için yine vazgeçtim.

Ta ki Sarhan eve benim boyutlarıma uygun bir bisiklet getirene kadar. İki hafta kadar araç bizim mutfakta bekledi, o bana baktı ben ona, içim kıpır kıpır. Derken bu akşam evimin erkeklerini ve bisikletleri alıp parka indik. Özellikle boş bir park seçtik ki ben fazla rezil olmayayım diye ama nafile, akşam yemeğinden sonra yürüyüşe çıkan ve malesef hepsi bisiklet kullanmayı bilen bütün hanımlara (aralarında beni tanıyanlarda vardı) sırasıyla rezil oldum. Çok desteklediler ama haklarını yemeyeyim.

"Hadi biz bakıyoruz sen bin" "hadi bi şööle git de görelim" "yaparsın Mehtap sen, ben inandım sana" şeklinde verdiler çoşkuyu ve ben gül bahçesinin içine serbest uçtum o gazla.

Önce kendi çığlığımı duydum "aaaaaiiiiaaa" ve havalandım ama kısmen. Kısmen diyorum çünkü belde aşağım hala pedal çevirirken belden yukarım yayından çıkmış bir ok gibi kendini araçtan ayırmaya çalışıyordu ama olmadı. Olan şuydu; ben kafa önden gül dallarının arasına girdim. Bir müddet kalakaldım öyle, şok diyorlar sanırım bu duruma. Sonra ellerimin haddinden fazla acıdığını tespit ettim, kendimi zorlukla oradan çıkardığımda ise sol avucumda ciddi bir yırtık, sol baş parmağımda 2, sağ işaret parmağımda 1 olmak üzere yeşil yeşil dikenler bana bakıyordu. Suratı kurtarmıştım...

Dikenlerimi ayıklayıp bir adet mini puro içip birazda soluklanmak için kenara çekildim. O arada hiç tanımadığım bir bayan yanıma gelip bana tarif vermeye başladı. Unutmadan ben düşerken o bayan da bağırıyordu, öyle bir uçmuştm ki kadıncağızın ödünü koparmıştım.

Bu kez vazgeçmeyecektim. Belki çocukluğumda bile bu kadar biçimsiz düşmüşlüğüm yoktu ama olsundu, tanımadığım bayanın da desteği ile mini puromu sert bir hareketle ayağımın altında ezip tekrar bisiklete çıkmıştım ki o da nesiydi fren yapmak için sıktığın o siyah parçayı kırmıştım ama olsundu, mahallenin hatunları arkamdaydı ve ben bu aracı kullanacaktım...

İkinci denemede kelimenin tam anlamıyla parkın ortasındaki ağaca çarptım, arkamdan tanımadığım bayan ve Sarhan finir finir "fren yap fren yap" diye bağırıyordu ama o panikte benim tek duyabildiğim "direndap, direndap" dı ve zaten fren neredeydi ki? Çarptığım ağaçtan geri sekip öyle düştüğümde bu kez oraya ailelerinden gizli tıngırdamak için toplaşan gençlerin "üfff be fena oldu bu sefer" leri arasında bisikletimi düzelttim ve bir daha üstüne çıktım. Daha kötü olamazdı her yerim acıyordu zaten, bunca düşme boşa gitmemeliydi, akan kanlarım yerde kalmamalıydı, rezil olmaksa o da aradan çıkmıştı ve bunun verdiği bir huzur da vardı, artık bu araç kullanılacaktı.

Üçüncü denemede sulama hortumuna takılıp yan düştüm, dördüncü de yandaki çalıların içine düştüm, beşinci de durduğum yerde düştüm, altıncı da fren yapayım derken düştüm. Vaziyet şu; avuçlarımın içi, bacaklarım, kollarım çizik içinde ama artık az buçuk bisiklete binebiliyorum. Bindim yani, sahiden, düşmeden 4-5 metre gidebiliyorum kendi kendime. Hemde ilk kalkışı da kendim yapıyorum, yani Sarhan arkamdan ittirmeden. (Sarhan perişan oldu bu arada, ben bisikletteyken Atahan'a çarpmayayım diye insan üstü bir çaba harcadı, çünkü oğluş da "anne bak şöyle yap" diye etrafımda bisikleti ile dönüyordu).

Vazgeçmek yok, olan oldu, tanımadığım bayan ile sözleştik, o da kendi bisikletini getirecek yarın yine çalışacağız.

Sarhan arabamı çarptığı için yaklaşık 2 haftadır vitesli araba kullanıyorum, bisiklet olayını da hallettim sayılır. (ilk arabam da vitesliydi ama olsun)

Daha artık bana dengesiz diyenin alnını karışlarım...

 

 


Yenilen pehlivan güreşe doymazmış!

Azimle mıçan tahtayı deler de diyebilirdik ama onu başlık yapmak uygunsuz düşer diye düşündüm, öte yandan yazmadan da edemedim. Malum aklımdan geçeni söylemez yada yazmaz ise çatlama durumum var. Bu hal ciddiye alınmamakla birlikte bu yaşa kadar başıma çokca iş açmış bir ruh halidir. Siz aklınıza her geleni söyleyebilirsiniz de bazen! karşı taraf bunu duymak istemeyebilir. O zaman da kıtalar arası antipati güzeli olursunuz şakkadanak.

Hiç boşuna "olsun benim sevimli olmak gibi bir iddiam yok" demeyin. Ben de öyle diyordum ama kazın ayağı öyle değilmiş. Ben mesela, haz etmediğim sevimsiz bulduğum kişi ile en fazla arkadaşlık etmem. Ama bir kesim insan (yada kadın diyelim) sevmedimi işin puştluğuna kaçıyor. İftira atma, yalan söyleme hiç çekinmeden olayları saptırma, çarptırma, başka bir yerde başka bir şey için ettiğin lafı evirip çevirip öyle anlatma hatta senin söylemediğin bir şeyi sen söylemişsin gibi yapma artık aklınıza ne gelirse. Dolayısı ile insanlarla konuşurken dikkatli olmakta fayda var. Duymak istemedikleri şeyleri söylersiniz söylemeye de sonra bir bakarsınız o kimseler beklemiş, beklemiş, beklemiş ve en ummadığınız anda sırtınızdan...  Geriye tek seçenek kalır aynı aynı şekilde hatta daha ağır bir cevap vermek.

Ne alakası var şimdi? Nereden nereye geldik?

Yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali, bu hafta sonu yeniden Solar Beach. Muhtemelen bundan böyle daha sık gireceğiz oyumuzu kullanıp tatile gideceğimiz gün gelene dek. Çünkü allem ettik kallem ettik ve Atahan'ı denize sokmayı başardık, hatta yüzdü bile. Fazla kendini yırtmaya gerek yokmuş. Çocuk zaten suda oynamayı seviyorsa biraz kumda kendi haline bırakıyorsun. Derken kovasıyla su taşırken falan yavaştan girmeye başlıyor denize, sesleniyor "anne bak denize girdim" diye diz kapağına gelen yerden. Sizde alkışlar ve tezahuratlarla destekliyorsunuz olayı ve bir bakmışsınız çocuğunuz yüzüyor işte. İkinci denemede becerdik.

Yine de ben açılırken azıcık "anne beni burda bırakıp gemilere gitmeyeceksin di mi?" diye alt dudağını düşürdüyse de kendisine o gemilere yüzerek gidilemeyeceğini, çooookkkk uzakta olduklarını, gidilebilecek olsalar bile gitmeyeceğimi söylediğimde sakinleştirmeyi başardım.

Solarbeach haftasonu 35 YTL, kolunuza verdikleri saate para dolduruyorlar başta, içerde oradan kullanıyorsunuz. (artanı çıkışta alabiliyorsunuz) Üç kişilik bir aileyseniz yaklaşık 50-60YTL harcanıyor (yarım günde). Yani biz 14:00 gibi gidiyoruz 17:30 gibi çıkıyoruz o arada ,işte hamburger, kola derken gidiyor.

Benim kişisel tavsiyem, biraz daha geç çıkıp, ortalık sakinledikten, üstünüzü başınızı değiştikten yani temizlendikten sonra üst tarafta denize nazır bir kahve içmeden gitmeyin. İnanılmaz bir manzarası var, ben seferinde hayran kalıyorum. Bence plaj olayının en güzel kısmı deniz ve manzarası zaten. Yoksa muhtemelen hayatınızda benim kadar kumdan irite olan biri ile daha karşılaşmamışsınızdır.

Küçük çocuğu olan yanlarında büyük ama hani damacana gibi olan sulardan alıp arabada bıraksın. Duşlardan sıcak su akmıyor, minicik bebeği de soğuk suya sokamazsınız, eve kadar böyle gitsin derseniz de poposunun arasında kalan kumlar eve kadar kum pişiği yapar ki düzeltmek neredeyse imkansız. (sadece Amerikan Desitin'i iyi geliyor, beyaz-mavi bir kutuda, kaçak olduğundan nereden bulabileceğinizi yazamayacağım, mail atanlara söylerim)

Arabada bıraktığınız su dönüşte çok güzel ısınmış oluyor, işte o suyla bebişinizin kasıklarını, gıdısını, poposunun arasını iyice temizlersiniz.

Sırasıyla denediğim diğer plajları da yazacağım hatta ve hatta karşılaştırmalar da yapacağım, çocukla en rahat neresi oluyor, nerenin yemeği daha iyi, neresi daha az rüzgar alıyor, nerenin sahili kum gibi detayları burada bulabileceksiniz.

Aferin bana...

 


Diğer Aktivite Yazılarım:

 

 

 

 

 

 

       
©2006 Bu sitedeki yazı ve röportajlar izin almadan kullanılamaz.