www.KUMHAVUZU.com

       

 

 

 

ROPÖRTAJLARIM:

 

Fotoğraf sanatçısı Emine Ceylan ile hem fotoğrafları hem de kitabı “Kış Yolculuğu” üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

 

"Fotoğraf başka sanat dallarına bir atlama tahtası olamaz. O tek başına güçlü ve kendine ait yasaları var." Emine Ceylan

 

 

Mehtap Erel: Sondan başa doğru ilerleyelim bu sohbette. Babanızın 86. doğumgününü kardeşiniz Nuri Bilge Ceylan ile hazırladığınız çok özel bir sergiyle kutladınız. Babanıza onun portrelerinden oluşmuş muhteşem bir sergi ve ardından sergi resimlerinden oluşmuş bir kitap hediye ettiniz. Önce “neden baba?” diye sormalıyım. Hayatınızda yarattığı yer ve babanızın sizin için anlamından bahseder misiniz?

 

Emine Ceylan: “Neden baba?” ve hayatımızdaki anlamından sergi kataloğuna yazdığım yazıda uzun uzun bahsetmiştim. Çok özel biri olduğu için ve “kat ettiğimiz yolların kaynağında onun ışık saçan varlığı” için.. Gerisi yazıda.

 

 

M.E: Sergi fikri nasıl ortaya çıktı?

 

E.C: Aramızdaki konuşmalar sırasında. İkimizin de fotoğrafçı olmasının bir sergi düzenlemekte etkisi var tabii. Zaten 20 yıldır fotoğraflarını çekiyorduk ama sergidekiler karar verdikten sonraki son iki yılda çalıştıklarımız.

 

 

M.E: Fotoğraflarınızda insanlar çok ön planda. İnsanların duruşları bakışları sizi çok etkiliyor gibi.

 

E.C: Evet. Portre seviyorum. İnsanları gözlemeyi de. Sıradan insanlarla çalışıyorum. Beni etkileyen özelliklerini ön plana çıkararak ya da kendi dünyama ait özellikleri onlara giydirerek fotoğraflıyorum. Doğrusu kendi gerçekliklerini sunmak pek önemli değil benim için. Ben belgeselci değilim. Dünyayı, hayatı bir algılayış biçimim var, kurduğum bu dünyanın içinde yer alabilecek özelliklere sahipse çalışırım zaten. Ve sonra bu fotoğraf ailesinin içinde yer alırlar. Elbette onların kendi özelliklerinden, bulundukları doğal ortamdan yola çıkarım başlangıçta, kendi bakış açımla sunmak kaydıyla. Dolayısıyla modeller ne olup bittiğini pek fazla anlamazlar, sadece saygı duyarlar, sonuçta da biraz şaşkınlık geçirirler. Çalışmanın her aşaması bir ritüeldir benim için. İster çekim, ister karanlık oda, ister makinada basarken, ister kontaklara bakma.. Bu dünyaya yabancı olanlar sevmeyebilirler ama benim yapmak istediğim budur. Gerisinin de pek fazla önemi yok.

 

 

M.E: Çok doğal duruşu olan fotoğrafların yanısıra, hazırlanmış çekimlerle de çalıştığınızı görüyoruz. Bir bakıyoruz kapı önünde kendi halinde oynayan, neredeyse sıfır noktasında müdahale edilmiş iki kız çocuğu, bir başka karede süslenmiş, hazırlanmış, kadife bir koltuğa yanyana oturup poz vermiş iki kadın. Hangisi daha fazla Emine Ceylan?

 

E.C: İkisi de. Aralarında bir fark olduğunu düşünmüyorum, en azından duygu açısından. Ayrıca o iki kadın benim arkadaşlarım ve evimdeki bir partide benim koltuğumda poz verdiler. Aksi de olsaydı önemi yoktu tabii.

 

 

M.E: Sizi nasıl görüntüler heyecanlandırır? Ne gördüğünüzde kalp atışlarınız hızlanır ve o an her ne yapmaktaysanız bırakıp fotoğraf çekmeye başlarsınız?

 

E.C: Beni etkileyen görüntüler karşısında heyecanlanırım. Ama ben elinde her daim kamerasıyla dolaşan bir insan değilim. Kaçıracağım görüntüler umurumda değildir. Nasılsa sürekli devinen şu yaşamda beni etkileyecek görüntüler her aradığımda karşıma çıkar. Ben uzun fotoğraf gezilerine çıkmaktan hoşlanırım. İşte o zaman algılarım çok açık olur. Gökteki bulutlara, ışığa, tarlalara, orda çalışan insanlara, çevremdeki her şeye bir fotoğrafçı gözüyle bakarım. Sürprizlere açık olurum. Makinalarımı sırtlanıp dağ tepe dolaşırım, çobanlarla yarenlik ederim, bazen kuş uçmaz kervan geçmez bir bozkırın ortasında unutulmuş küçük bir tren istasyonunda sabahlarım, umulmadık kişilerin sırlarına ortak olurum. Bu süreç bir terapi de olur benim için. Hayatın içine bu şekilde dalmak biricikliği de un ufak eder.

Bir proje bağlamında çalışmak farklı bir disiplin gerektirir. Onda da adım adım sonuca yaklaşmak ayrı bir heyecandır.

 

 

M.E: Resimlerinizi bir grup altında toplayacak olsak koyacağınız başlık ne olurdu? Melankolik – Gerçekçi -  Sınırsız – Kendine Özgü

 

E.C: Melankolik ve kendine özgü.

 

 

M.E: Duygularınızı sadece fotoğraf kareleriyle değil kelimelerle de çok güzel anlattığınızı söyleyebiliriz sanırım. “Kış Yolculuğu” ismindeki kitabınız Norgunk yayınlarından çıktı.

 

E.C: Evet. Edebiyatı çok seviyorum. Bana göre sanatların içinde en güçlüsü. Yeteneğim ve sağlığım elverdiği ölçüde yazmayı sürdürmeyi istiyorum.

 

 

M.E: Bir fotoğraf sanatçısı hangi noktaya geldiğinde ya da hangi duygunun karşılanması ihtiyacıyla öyküler yazmaya başlar? Yoksa resimlerinizde anlattıklarınızla öykülerinizdeki hikayelerin içiçe olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

 

E.C: Fotoğraf başka sanat dallarına bir atlama tahtası olamaz. O tek başına güçlü ve kendine ait yasaları var. Edebiyatın da kendi yasaları var. Çok sevdiğim yazarları okudukça ben de hayata ait gözlemlerimi, deneyimleri, elimdeki malzemeyi yazıyla anlatabilir miyim diye düşünüp yazma denemelerine giriştim. Yazılarımda fotoğraf konusuna yer yok ama onların oldukça görsel olduğu söylendi, donuk fotoğraf karelerimden yola çıkarak bu öykülere ulaşmakta olası belki. Birbirlerini etkilemeleri normal ama ben onların kendi yasalarına uymaya özen gösteriyorum. Özellikle fotoğraflarımı sözcük yığınına boğmaktan, bir tanım getirmekten hiç hoşlanmam, onları görsel etkileriyle özgür bırakmak en doğrusu sanırım. Bunun tersini yapan sanatçılar var, benim yöntemim bu diyelim.

 

 

 

M.E: Kitabınızın ilk öyküsündeki iki kardeşi tanımlayışınız, oradaki tasvirler beni çok etkiledi. O iki çocuk karakterini yaratırken kardeşinizle Yenice’deki günleriniz sizi ne kadar etkiledi?

 

E.C: Çocukluk çok önemli. O öykü bizim çocukluğumuzdan. Kardeşim benden dört yaş küçük olduğundan öyküde geçenleri hatırlamaz ama sen şu an gözlerimi kapasan o insanlar, mekanlar, konuşmalar bütün gerçekliğiyle gözümün önüne gelir.

 

 

M.E: Fotoğraflarınıza ve yazdıklarınıza baktığımda benim gördüğüm Yenice’de geçen zamanların, kimbilir belki o kendi halinde ve masum yaşamların sizin sanatınızı derinden etkilediği.

 

E.C: Tabiatla içiçe geçen günlerin, kurduğum hayallerin, basit hayatların, zifiri karanlığın, seyre daldığım engin ufukların, dağ silsilelerinin zenginleştirdiği hayal dünyasının filiz verdiği bir fidan gibi hissettiğim oluyor kendimi. 

 

 

M.E: Tekrar fotoğraflarınıza dönecek olursak köy ve doğa üzerine çalıştığınız resimlerin daha dingin, düz ve soluk durduğunu görüyoruz. Sanki fotoğrafların üzerine yapışmış büyük bir masumiyet etiketi var. Ancak daha “şehirli” fotoğraflarda aynı dingin gride patlamış mavi bir göz farı yada yırtılmış kıpkırmızı bir ruj görüyoruz. Merak ediyorum acaba şehir yaşantısının insanı kirlettiğini mi düşünüyorsunuz?

 

E.C: Masumiyet etiketi? Belki.. Ama sanki bu dinginliğin ardından bir şey olacakmış gibi bir tekinsizliği de barındırıyor. Ne de olsa kötücüllük de ilgi alanıma giriyor. Şehir yaşantısının dışında hala daha yabanıl yanımı koruduğum ya da artık karakterimin bir parçası olduğundan ıssız doğa imgeleri, köy , kasaba yaşantısı, sonsuzluk hissettiren mekanlar öykülerimin ve fotoğraflarımın ana konusu olmaya devam ediyor.

 

 

M.E: En başa dönecek olursak siz aslında uzman bir diş hekimisiniz. Yersiz bir pop soru çıkarmaktan korkarak soruyorum. Neydi sizi herşeyi bırakıp fotoğraf çekmeye iten? Aile olarak sanatsal yönlerinizin ağır basması bir noktada yollarınızı mı birleştirdi?

 

 

E.C: On dokuz yıl diş hekimi olarak çalıştım. Sanırım borcumu ödedim ve aldığım uzun eğitim yıllarının karşılığını verdim. Ve sonra öyle bir an geldi ki herşeyi bırakıp, kendimi sadece sanatsal uğraşılara adamak gerektiğini düşündüm, bunu hissettim. Zaman akıp geçiyordu. Saatin tik taklarının dışında, sadece hayal ettiğim şeylerle uğraşmak, güncellikten uzaklaşmak, seyahat etmek, karanlık odaya kapanmak, dışarı çıkmak, yalnız.. yalnız olmak.. seyahat etmek, kitaplar okumak, düşünmek, yazmak istedim. Ya da hiçbirini yapmamak, sadece hayatı gözlemek. Nasıl bir nehir irili ufaklı şelalelerden, çağlayanlardan sonra, denizine kavuşacağı deltasına doğru ığıl ığıl akıyorsa.. Bakarsın bir gün gelir başka bir yola giriveririm. Sanatın “en yüce” olduğuna inanmıyorum.

 Rimbaud henüz yirmibeşinde herşeye sırtını dönüp hayatın içine daldı. Dünyanın en önemli şairlerinden biriydi. Sonraki yıllarda sanatını soranlara “Saçma! Gülünç! İğrenç!” demişti. Yabanıl ruhuna ihanet etmeden savrulup durdu.   

 

 

M.E: Bir sonraki serginiz Kasım ayında olacak sanırım.

 

E.C: Önümüzdeki Mart - Nisan olabilir ama çalıştığım konuyu yetiştiremezsem bir sonraki yıla da sarkabilir.

 

 

M.E: Çok hoş bir sohbetti. Çok teşekkür ediyorum bana zaman ayırdığınız için.

 

E.C: Ben teşekkür ederim.

 

 

 


 

Diğer Ropörtajlar

 

 

 

  

  

   
       
©2006 Bu sitedeki yazı ve röportajlar izin almadan kullanılamaz.