www.KUMHAVUZU.com

       

 

 

 

Ekim 2007 YAZILARIM:

 

Çalışmayan annelerden çocukları utanır mı?

Bundan yaklaşık iki sene önceydi. Oğlumun dahil olduğu oyun grubunun veli toplantısında, toplantı ertesi sohbetine takıldık diğer veliler, ben ve pedagoğumuz. Her telden çalmaya başladık, bizim yaş grubunun yaşadığı sıkıntılardan, korkulardan, heyecanlardan...

Derken sözü iki çocuklu anneler aldı. Yaşadıklarımızın daha hiçbirşey olmadığını yaşlar ilerledikçe daha büyük problemler yaşayacağımızı söylediler bize gülümseyerek. Pedagoğumuz da onayladı. Beş yaş öğrencileri arasında bazı çocukların annelerinin çalışmadığından bahsetti. Annesi çalışan çocuklar göğsünü gere gere “benim annem müdüüürrrr” derken diğerlerinin üzüle sıkıla “benim annem evde oturuyor” dediğini anlattı. 

Hayretler içinde kalmıştım. Ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu hatırlıyorum o an. O küçücük çocuklar için yapılmış küçücük sandalyede büzülmüş, sadece “gerçekten mi?” diyebilmiştim. 

Gerçektendi... 

O gün, o konuşma benim için dönüm noktası oldu diyebilirim. Yaşadığım şoka rağmen ve gayet iyi eğitim almış bir kadın olmama rağmen duyduğum sıkıntı yine de çocuğumu bırakıp işe dönmemi sağlayacak kadar beni tetikleyemedi. Öte yandan birşeyler de yapmalıydım... 

Bunun üzerine yazı yazmaya başladım. Önce kendi internet sitemde, sonra başka yazı sitelerinde, derken yerel bir dergide yazılar yazmaya, röportajlar yapmaya başladım. Derken benim kendi köşe yazarlarım oldu, okunma oranlarım yükseldi, bu daha fazla insanla röportaj yapabilme şansını tanıdı bana, kendime güvenim artı, yine evdeydim, ama oğlum utanmayacaktı işte... 

Yazı yazmak benim için hep bir tutku olmuştu, daha küçükken bile okullar arası yarışmalarda aldığım ödüller, ufak öykü denemelerim, üstüste yığılan yazı defterlerim (bilgisayar yoktu o zaman) hatta inanmazsınız şiirlerim bile vardı benim.  

Şimdi zannediyorsunuz ki beni oğlum tetikledi diyeceğim ama hayır. 

Beni çalışan anneler yarattı. Onlar çalıştıkları için çocuklarına bir açıklama getirmek durumundaydılar. Neden bazı sabahlar onlardan önce çıkmaları gerektiğini, neden akşamları onlardan sonra geldiklerini, neden çoğu zaman evde olmadıklarını bir şekilde o minicik yavrularına anlatmalıydılar. Çalışan kadınlar “en iyi müdafa saldırıdır” dedi herhalde farkında olmadan. Çocuklarına açıklarken “sana daha iyi bir hayat sağlayabilmek için, senin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, babana yardımcı olabilmek için, seni çok sevdiğim ve istediklerini yapmak istediğim için” gibi açıklamalar sundular. 

Biz ne olduk bu durumda, yani çalışmayanlar? İhtiyaçları karşılayamayan, babalara yardımcı olamayan, para kazanamayan, işe yaramayan.... 

Çocuklar konuşuyorlar kendi aralarında, annelerinden duydukları herşeyi birbirlerine anlatıyorlar. Sonra ne mi oluyor? İşte o gün veli toplantısında duyduğum şey oluyor. Bir kısım çocuk “benim annem çalışıyor” diye böbürlenirken çalışmayan annelerin çocukları annelerinden utanıyor. 

Bu konuyu konuştuğum bir arkadaşım bana; “bizde, seni çok sevdiğim için işi bıraktım ve dönmüyorum, bütün zamanım senin olsun istiyorum, ben seni daha çok seviyorum demekki” diyebiliriz o zaman” dedi. 

Diyemeyiz. 

Ne çalışmak zorunda olan yüzlerce kadına bu haksızlığı yapabiliriz ne de işten ayrılmış olma tercihimizi bu şekilde çocuklarımızın üzerine bir borç gibi yıkabiliriz.  

Belki sadece çalışan annelerden biraz daha dikkatli olmalarını isteyebiliriz. Sonuçta herkes ihtiyacı olduğundan ya da kariyerinden vazgeçemediğinden çalışmıyor.  

Ben sırf çocuktan kaçmak için işe sığınan kadınlar biliyorum, birebir tanıyorum, kendi ağızlarından duydum bu açıklamayı... 

Öte yandan zaten çalışmaya niyeti olmayan “hazır doğurdum bu bahane ile kendimi yıkayım adamın üstüne” diyen de çok var. Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil hani. 

Bu sebeple bence, çocuklarımızla konuşurken hepimiz çok dikkatli olmalıyız... 


Evin yeni centilmeni: FAKS BEY! 

Benim eşim, Sarhan, bizim evin dijitallerden sorumlu satın alma müdürü gibi çalışır. Tekstil ürünlerinden sorumlu müdür ben olduğuma göre ona da zaten dijitaller yakışır. 

İnkar etmeyeceğim satın alma konusunda diploma dağıtsalar en birinci ordinaryüs ben olurum, buna bir de herşeye atlayan ve “çok bilen” kişiliği ekleyin, off  di mi? 

Öte yandan iş elektronik aletlere geldiğinde bilmiş kişilik havale geçirir bünyede ve bir bakmışsınız ki “ben bilmem beyim bilir” oluvermişim.  

Bu benim “bilen bey” ise, niyeyse, en karmaşığı en iyisidir halet-i ruhiyesindedir. Piyasada en civcivli en tuşlu neyse onu alır gelir. Daha önceki yazılarımdan bilenler biliyor, Sarhan bana bir scanner aldı da dert-sinir sahibi oldum çıktım. Alet çok havalı, böyle metalik gri, robokop havalarında ama zannedersin yeni gelin, nazından iş yapamıyor. 

Yarabbi bir kağıdı scan etmek bu kadar mı mesele edilir. “Elleme, dokanma, üstüste basma bak bozuluyorum, sakin ol, bekle, oynama o düğmeyle, aha da kitledim kendimi, kapanıyorum” şeklinde sürekli muhalif bir taçsız kral havalarındaydı. 

Bizim çalışma odasını yazı işleri üssü olarak kullanmaya başladığımdan beri ise yeni bir faks ihtiyacı hasıl oldu. Önce bu işlerin kabesi TeknoSa’dan kutsal kitap Teknosa broşürü alındı. Sonra internette ne kadar alım satım yapan yer varsa incelendi. Fiyat ve kullanıcı karşılaştırmaları, istatististikler çıktı. 

Bu arada ben sürekli debelendim “aman renkli ve hızlı basabilsin yeter, dünyanın etrafında iki tur atmasa da olur, gözünü seveyim normal birşey al” diye ama duyan olmadı.  

En sonunda eve bir alet geldi ki gerçek bir aristokrat. “Ben sadece faks çekmem, icab ederse printer olurum, telefona dönüşürüm, ses kaydı falan yaparım, müzik bile çalarım, senin gibi düdük kadar bir kadının ağzına yüzüne fazlayım ama napalım” türünden bir arkadaş benim çalışma masasına konuçlandı.  

Topu topu bir faks çekeceğiz, kuş kadar ekrandan soru üstüne soru, zannedersin MİT ajanı sıpa, bu dökümanı senin için PDF de yapayım mı? Yok deme, bir düşün önce. O zaman istersen iki kopya basalım ne dersin?  Üstüste basma kibar ol. Peki senin için ayrı bir kopya daha yapmamı ister misin hem fax çekip hem bunu da yapabilirim. Ne gıcık kadınsın, üstüste basma dedim bak kitlenirim, ben kibar bir aletim. Peki hem faks çekeyim hem de aklımda tutayım olur mu? Allahın kırosu seni,  beni bir faks çekmek için mi aldın, aha küstüm kapatıyorum kendimi, çatla şimdi…” 

Ben: Sarhaaaaannnnn 

Sarhan:  Yine ne oldu? 

Ben: Yok muydu daha sakin kendi halinde bir alet, yine alıp gelmişin problemlinin tekini 

Sarhan: Yanında söylemiyorsun işallah alınır bak… 

Ben: Ya Sarhan, ciddiyim döverim ben bunu, bir faks çekicem kanter içinde kaldım ya 

Sarhan: Senin için fazla sofistike kalmış olabilir tabi, (alete) sen ona bakma, ne dediğini bilmiyor!

Ben: Hastasın sen!

 

Sarhan: (aletin ahizesini tutarak) güzel konuş, kötü örnek oluyorsun! ehihehei

 

“Bizim Bey”in durumu bu. Bununla birlikte ben de son derece gerçekçi bir kadınım. Japonlar birkaç yıl içinde istediğiniz tüm ihtiyaçlarınızı ! karşılayabileceğiniz son derece kadınsı görünümlü robotlar üretmeye başlıyorlarmış. Prototipler bile görenleri hayran bırakmış. Hatun piyasaya çıktığı anda bir üstüm olan bu versiyonla upgrade edileceğim kesin.

 

Bulaşık makinasını boşalttığı ve çamaşırları astığı sürece bence sakıncası da yok!

 


 

Savaşmaktan değil savaşamamaktan korkmak...   

 

Şu ara Türkiye’de yaşayan pek çok kişi gibi ben de haberlere bakmaya korkar hale geldim.  Heran bir yerde pusuya düşürülmüş askerlerimizin haberleri ya da ağlayan şehit annelerinin görüntüleri ile karşılaşabilirim diye korkuyorum.

 

Karşılaştığımda da bakmadan dinlemeye çalışıyorum, kalbim sızlıyor o görüntüler karşısında, insanı en çok çaresizlik duygusu boğuyor sanki, “elimden hiçbirşey gelmiyor” fikri beni çok sarsıyor.

 

Bir fikir üretmek istiyorum, herşeyi biranda düzeltecek mucize bir yöntem ama

 

olmuyor...

 

Şimdi popülist görüşün tersine hani ağzını her açtığında “aklıseklim” lafını kullanan yazarların aksine ben daha biçimsiz, kimine göre yanlış ama inandığım neyse onu söyleyeceğim politika yapmadan.

 

Bence biran önce Irak’a girilmeli.

 

Neden düzenli ordu var Türkiye’de? Neden askerlik mecburi? Neden savunmaya pekçok ülkeden fazla para harcanıyor? Neden -düzen böyle madem- gerektiğinde kullanmayacağız?

 

Belki Irak’a girmek çözüm olmayacak, dağ taş bombalanacak, arada siviller de kaynayacak ama kavgada yumruk sayılmaz.

 

Teskere çıktığı halde bu adım atılmazsa dış politika anlamında ne kadar zavallı görüneceğimizi, uluslararası alanda tüm saygınlığımızı yitireceğimizi, “aman bu Türkler böyle havlar havlar susar” dedirtmenin bize hiçbirşey kazandıramayacağını “entellektüel” ler göremiyor mu?

 

Hızlı bir şekilde bir çözüm üretemediğimiz takdirde, elimizi taşın altına koymadığımız takdirde, tüm cesaretimizi toplayıp “höt” demediğimiz takdirde tüm bu yaşananların katlanarak artacağı belli olmuyor mu?

 

Zaten 15’erli gruplar halinde öldürülen askerlerimizin pusuya düşürülerek değil çarpışarak ölmesinin doğal hakları olduğunu çözemiyorlar mı?

 

Savaş çığırtkanlığı yapma diyenlere “sende tırsma” deyip kim olduğumuzu hatırlamanın zamanı çoktan gelmedi mi?

 

Asıl korkulması gereken Irak’a girmek değil. Asıl korkulması gereken bence, bu olaylarla alakasız, efendi efendi yaşamakta olan Kürt kökenli vatandaşlarımıza yarın öbürgün mahallenin bakkalının ekmek satmayı kesmesi ihtimali. Kürt işadamlarının ihalelerden dışlanması, Kürt hastaların biraz daha fazla bekletilmesi hastanelerde, Türk hastaların öne alınması, sokağın yaramaz oğlanlarının Kürt çocuklarını oyuna almaması, Kürtçe isimli iş başvurularının geri çevrilip, Kürt’e kız verilmemesi...

 

Etki tepkiyi doğurur, bu olan bitene devlet tepki gösteremediği anda halk kendi kendine tepki koymaya başlar ve asıl korkulması gereken de budur.

 

O yüzden yurdumun entellektüelleri savaşmaktan değil savaşamamaktan daha çok korkmalılar.

 

Hem tarihte hem bugün, ülkeleri mahveden dışarda değil içerde yaşanan huzursuzluklar olmuştur.

 


 

8 askerimiz NEREDE?

 

Burada değiller.

 

Şehitlerimizin arasında da yoklar.

 

Nerede bu çocuklar o zaman?

 

Oradalar mı? Tutsaklar mı? Kurtarılmayı mı bekliyorlar?

 

Yaralılar mı? Korkuyorlar mı? Açlar mı?

 

Gözleri kapıda içeriye girecek bir Türk birliği bekliyorlar mı onları kurtaracak?

 

Sorgudalar mı?

 

Sorulan her soruyu "Ne mutlu Türküm diyene" diye haykırarak mı cevaplıyorlar dişlerinin arasındaki kanı yutarak?

 

Bekliyorlar mı?

 

Burada "hala haber yok", "irtibat da kesilmiş olabilir", "arada birlikler birbirinden haber alamayabilir, olur böyle", "buralardadırlar, çıkarlar biryerden" derken birileri,

 

onlar gözleri kapıda ama ağlamadan, belki aç, belki yaralı,

 

bekliyorlar mı?

 

Var olduklarının kabul edilmesini, orada olduklarının kabul edilmesini,

 

ve harekete geçilmesini,

 

bekliyorlar mı?

 

Aralarında göğsündeki para çantasına sıkıştırdığı karısının resmine bakan var mı gizli gizli?

 

"Merak etme, Türk askeri ölmez" diyor mu bakarken?

 

"Gelirler beni almaya, bırakmazlar burada" diyor mu?

 

Bekliyor mu?

 

Başbakanın izin almak için Amerika'ya gideceğini, Barzani'nin "kedi bile vermeyiz" dediğini biliyor mu?

 

Onların orada olduklarının inkar edildiğini ve geri getirmek için hala hiçbirşey yapmadığımızı,

 

biliyorlar mı?

 

Sekiz tane Türk askeri yok!

 

Birilerinin babası, birilerinin kocası, herkesin evladı,

 

yoklar.

 

Devlet büyükleri mecliste "yazıyor" bizde burdan yazıyoruz,

 

başka da hiçbirşey olmuyor...

 


 

EV ÖDEVİ!

 

Okuldan öğretmeni 4 yaşındaki oğlumun prezentasyon yapacağını söyledi. Şimdi, Milli Eğitim Kanunlarına göre benimki 4 yaşında ama 2003 doğumlu olduğundan 5 yaşa gidiyor, buraya başka bir yazımda derin derin değineceğim.

 

Evden kendi seçtiği herhangi bir şeyi, okulda arkadaşları ile paylaşacak, onlara tanıtacakmış. Öğretmeni ısrarla ödevini bizim değil Atahan'ın yapmasını istediğini, bizim sadece ona yardımcı olmamız gerektiğini söyledi ama ne mümkün?

 

Ben: Dedesiyle biraz daha oynasın ondan sonra yapacağı tanıtımı hazırlayalım.

 

Sarhan: Konuyu seçtin mi?

 

Ben: Ya viking gemileri ya da kendi yaptığı marakkasları anlatsın diyorum.

 

Sarhan: Diğer ödev için öğretmenin istediği İstanbul resimlerini bastırdın mı?

 

Ben: Mürekkep bitmiş, not yazıcam öğretmenine, yapamadık diye

 

Sarhan: Saçmalama, yazma öyle

 

Ben: Niye?

 

Sarhan: Ayıp, olmaz öyle ya, saçmalama

 

Ben: Ay amma ciddiye alıyorsun ya, mürekkep bitti işte, ne var?

 

Kayınvalidem: Benim oğlum ciddiye alır yapacağı işi, herzaman

 

Ben: İyide canım burası ODTÜ değil, daha yuvadayız yani

 

Kayınvalidem: Benim oğlum her neresi olursa olsun ciddiye aldığı için hayatta hep başarılı oldu kızım, yuva deyip geçme, eğitime ilk adım.

 

Sarhan: Daha ilk ödevden laubali görüntü veriyorsun, mürekkep bitti falan

 

Kayınvalidem: Tabi öğretmeni mürekkep ilgilendirmez, mürekkep senin sorunun, öğretmen ödeve bakar

 

Ben: Rüya görüyorum di mi? Bu konuşmalar gerçekten olmuyor deyin bana

 

Sarhan: Ben haklıyım di mi anne ekieheheki

 

Kayınvalide: Daima oğlum, herzamanki gibi

 

Ben: Ay sinir sistemlerim bozuldu, cidden! Atahan, neyin tanıtımını yapacaksın oğlum okulda, ne anlatacaksın?

 

Atahan: Fakingsleri anne!

 

Sarhan: ??!!!???

 

Ben: Viking oğlum o !

 

Sarhan: Ya Mehtap, sen bu çocuğu hiç düzeltmiyor musun? Ne diyorsa eyvallah mı?

 

Ben: Düzelttim işte, ayrıca çocuk Amerikan İngilizcesi konuşuyor, genetik yani!

 

Kayınvalidem: O zaman onu Sarhan çalıştırsın, Sarhan'ımın İngilizcesi çok iyidir.

 

Sarhan: Anne Almanca'yı da bunun yüzünden yarım bıraktım biliyor musun? Mehtap tutturdu "beni sarmadı" diye, yoksa ben ne güzel öğreniyordum eheheki

 

Kayınvalidem: Hİİİİİİ !

 

Ben: Ama cümle cümle öğretiyorlar, kafam almadı öyle, biz kelime kelime öğreniyorduk.

 

Kayınvalidem: Duymamış olayım

 

Ben: Ya gitseydi o annesi, ben bıraktım diye niye bırakıyor?

 

Kayınvalidem: Oğlum çok aşık sana, sensiz içine sinmemiştir, o yüzden evlenicem dediği zamanda yaşı küçük olduğu halde birşey demedik artık, oğlumuzun istediği başımızın tacı dedik.

 

Ben:......

 

Kayınvalide: Küçüktü halbuki ama ses çıkarmadık artık

 

Ben:......

 

Sarhan: Ben ne güzel söktürmüştüm valla, tutturdu ben gidemezsem sende gitme diye

 

Kayınvalide: Hİİİİ !

 

Ben: Anne valla atıyo ya, valla atıyo, Sarhan sen bittin oğlum demedi deme!

 

Sarhan: Anne bak tehdit etti, ehehehe

 

Kayınvalide: Yok yavrum, evinizin huzurunu bozmayın bir Alman için

 

Ben: !!!!

 

NOT: Terör olayları ile ilgili yazdığım yazıyı çalıştığım dergiye verdiğimden orada yayınlanmadan buraya koyamıyorum. Dolayısı ile o konuda yazmıyorsam ilgilenmiyormuşum gibi alıp, bana "aman da nelerle uğraşıyorsun" tadında bir mesaj daha gelirse eğer

 

oyarım!


 

OKUL ÇANTASI!

 

Ne zamandır değinmek istediğim bir konu aslında okul çantası sorunsalı. Anneler bilirler, çocuk özellikle yuvaya giderken iki çanta hazırlanır. Biri okulda kalacak diğeri yanında gidip gelecek şekilde organize olunur.

 

Fakat çanta deyip geçmeyin, ciddi bir güçler savaşıdır aslında bu.

 

Kim daha uzağa işiyor işte o çantalara bakarak karar verilir.

 

Yaptığımız herşey, biz, tüm kimliklerimiz ve sosyetemiz işte o çantada saklıdır. Dolayısı ile kutsal bir tören havasında hazırlanır okul çantaları.

 

Şöyleki:

 

Çantanın kendisi illa iyi bir marka olmalıdır. Adidas, Nike, Puma kabul görür. Ama daha havalı civalı biri iseniz o zaman Imaginarium ya da NEXT Kids icab eder.

 

Oğlansa çocuk, koyu renkler tercih edilirken kızını zaptedemeyen kız anneleri daha cafcaflı ürünlere yönelir. Oysa kalplerinden daha soft renkler geçmektedir.

 

Okul içinde giyilecek ayakkabılar çok büyük önem taşır. Oğlan anneleri Timberland, Puma, Nike Adidas takılırken kız anneleri daha ziyade Zara, B&G store ya da Kifidis olayına girerler.

 

Çantanın içine girecek don fanila ise illaki Chicco ya da Mothercare, yok daha büyüklerse çocuklar o zaman NEXT Kids veya Kanyon'daki diğer dükkanlardan yanar döner bir aranjman ortaya atılır.

 

A'dan Z'ye marka olmalıdır. Çünkü anneye kalırsa kendi ve çocuğunun tüm itibarı işte o çantada saklıdır. Baba istediği kadar "ya bu parayı bir süvetere nasıl verdin?" desin kulak asılmaz. Çocuk yaşıtlarından geri kalmamalıdır.

 

Unutulan çocuğun bu yaşlarda pazardan da alsak ne giydiğinin farkında olmadığı ama ilerde bizden istekleri şekillenirken bugün yaptıklarımızın bir şekilde bize yansıyacağıdır.

 

Açık konuşmak gerekirse bende anneliğimiz ilk yıllarında bu yanılgıya düştüm. Aman kumaşı iyi, rengi solmuyor diye en iyi dükkanlardan aldıklarımı en fazla iki kere giydirebildiğimi sonra leke olduklarından hepsinin evde oyun kıyafetine dönüştüğünü tespit ettiğim anda ki anneliğimin ikinci yılıdır bu, bıraktım.

 

Özellikle yuvaya giderken özene bözene  giydirdiğim oğlumun eve geldiğinde tüm giysisinin parmak boyası olması beni çok süratli caydırdı.

 

Sonuçta ben de klasik anne modeline yatay geçiş yaptım. Gezmelikler ve okulluklar olmak üzere oğlumun giysilerini böldüm ve rahatladım.

 

Başa dönecek olursak, okul içi gövde gösterilerinden ise itina ile uzak durmaktayım...


 

Çocukluğumun mutlu sesleri...

 

Çok eskiden, ben küçükken,

 

ne zaman üzülsem, bir arkadaşımla kavga etsem veya öğretmenime kızsam

 

ya da hasta olsam,

 

annem bana bisküvili pasta yapardı.

 

Ben salondaki üçlü koltukta otururdum genelde, annem hem bana birşeyler anlatır mutfaktan, hem pastamı hazırlardı.

 

Bitince yanına giderdim, ojesiz kısacık tırnaklarıyla, pastaya üçgen şekli verirken sardığı torba da, -evet torba alümünyum folyolar yoktu eskiden-

 

tencerenin dibini bana uzatırdı.

 

Çok sıcak diye yiyemezdim, beklemekte istemezdim.

 

Bu kez mutfak leğenine su koyar, içine buz atar, tencereyi ona oturturdu, ben yemeye başlardım.

 

Şimdiki anneler gibi “bekle o zaman “ demezdi bana, ya da “sabretmeyi öğren” , incilerimde dökülmedi hani, hayat bana sabretmeyi öğretti bir şekilde ama

 

annemi hep güzel hatırladım.

 

Tenceredeki ılık bisküvili pastayı yerken bütün sıkıntılarım biterdi, evet o zamanlar o kadar basitti.

 

Birden olan biten ne ise anlamını yitirir, sadece annem, ben ve pasta kalırdık,

 

evimizin sıcacık huzurunda, tüm sıkıntılar kapının dışında,

 

ikimiz yanyana otururduk ve annem bana masal anlatırdı; “boyalı adam, boyalı kadın ve bacı”.

 

Ağzımın kenarlarında ve burnumun üstünde pasta lekeleri annemi öperdim beni mutlu ettiği için, hiç huylanmazdı,

 

ağzımın kenarından parmağıyla aldığı bir parça pastayı ağzına atardı, sonra da

 

ıslak parmağıyla temizlerdi yanağımı.

 

“Git ellerini yıka hemen” demezdi bana, ellerim çukulatalı severdi beni bir müddet, peki ben öğrenmedim mi ellerimi yıkamayı?

 

Öğrendim elbet ama

 

annemi hep güzel hatırladım.

 

Dün akşam oğluma bisküvili pasta yaptım, leğene oturttuğum tencerenin içinden tahta kaşıkla tencerenin dibini yemesini izledim. Ben de annem gibi dibinde bolca bıraktım.

 

Oğluma en sevdiği vikingli masalı anlatırken kendi ojesiz, kısacık tırnaklı ellerime takıldı gözüm.

 

Sadece tencereyi suya oturtmakla halledemeyeceğimi anladım.

 

Kendi yatağında uyusun diye, yemekten önce ve sonra ellerini yıkasın diye, okula gimeden önce ve akşam yatmadan önce dişlerini fırçalasın diye, üzerinde pijamayla yemek yemesin diye oğluma ne çok talimat verdiğimi düşündüm.

 

Gözüm ellerimde bir bir geçti aklımdan, “önce eller yıkansın, sonra masaya...” çırpınışlarım.

 

Oğluma baktım,

 

Ağzının kenarındaki bir parça çukulatayı alıp parmağımla kendi ağzıma götürdüm, bana “anne pislik yapma dedi”, güldüm,

 

ama aslında çok acıdı canım.

 

Sonra ellerini yıkamadan oğlumun, birlikte yattık yatağına, koyun koyuna uyumaya karar verdik, kakao kokuları arasında.

 

“Ben uyuyunca kendi yatağına gitcek misin?” dedi, “hayır” dedim.

 

“Birlikte mi uyuycaz” dedi, “evet” dedim.

 

“Hani herkes kendi yatağında yatacaktı?” dedi, “boşversene, canım seni koklaya koklaya uyumak istiyor” dedim.

 

“Canım annem” dedi bana.

 

Hiç ama hiçbir kurala uymadan,

 

uyuya kaldık...

 


 

OKULLARDA MAYO SERBEST OLSUN (hem de Sophia Loren tarzı)

 

Anlaşalım.

 

Sonuçta tek taraflı yürümeyecek bu ilişki.

 

Ortak bir noktada buluşalım.

 

Sen bir adım gel ben de bir adım geleyim ve

 

ilişkimizde köklü bir değişiklik yapalım.

 

Eğer Üniversitelerde türban serbest olacaksa o zaman ben de karşı görüş olarak Sophia Loren tarzı mayo öneriyorum. Madem kamu kuruluşlarında kıyafet serbest olmalı, madem okumak isteyen çocuklarımız önünü giysileri ve kişisel tercihleri tıkamamalı...

 

Madem ilim irfan herkes için geçerli olmalı ve

 

okullarımız herkese açık olmalı o zaman

 

Mayo da kampüs sıralarında, hastanelerde, devlet dairelerinde serbest olmalı.

 

Sonuçta örtünen kızlarımız nasıl nefislerine hakim oluyorsa, memleketimin dağı taşı zayıf kalmak için kusan kızlarımıza da açık olmalı.

 

Sıfır beden olmak kolay mı?

 

İnan o kızlarımız da ciddi bir efor sarfediyorlar, nefislerine hakim oluyorlar 34 beden kalabilmek için.

 

O zaman bu kızlarımızda istedikleri gibi giyinenebilmeli. Hanım kızımız “cihan görsün, taş gibiyim” derse içinden, sıcak bir İstanbul sabahı, okuluna bikini üstüne atılmış pareosuyla gidebilmeli.

 

Özgürlükler bir tek senin için değil, tüm farklı düşünenler için olmalı.

 

Sadece örtenin değil açanında yaşama alanı ve hakkı olmalı.

 

Saklayanın değil gösterenin de okuma hakkı elinden alınamamalı.

 

O zaman mayo serbest olmalı.

 

Lanet olsun tatil köylerinde, “restoranta bikinili girilmez” yazanlara.

 

Lanet olsun memeleri gözükecek diye taş gibi bacılarımızın okuma hakkını elinden alanlara.

 

Gencecik delikanlılarımızın göz banyosu yapma hakkı ellerinden alınamaz.

 

 


 

 

CEP TELEFONUNDAN OYLAYALIM MI?

 

Açık açık yazıyorum.

 

Bu yapılanın adı demokrasi değil...

 

Demokrasi demek her takıldığını halka sor demek değildir. Halk seni seçtiyse eğer onun adına da karar alabilecek yetide olmak zorundasın. Yok kendine güvenmiyorsan, aldığın kararların herkesi kucaklayacağından emin olamıyorsan o zaman hiç kalkışmayacaksın bu işlere. Mahallende top koşturmaya devam edeceksin ya da her ne ise önceden yaptığın...

 

Demokrasi demek sıkışınca halka başvurmak demek değildir. Halk bilemeyebilir, yanılabilir, sen bileceksin, bileceğini iddia ettiğin için oradasın, soruları dizeleyip 15 günde bir halka dönmek için değil, elini taşın altına koymak için seçildin.

 

İdeali budur.

 

Ancak;

 

dürüst olmalısın, kendine, içinde yaşadığın topluma, seni oraya getiren kanunlara. "Nasıl olsa ben kapağı attım buraya şimdi istediğim gibi at oynatayım" olmaz, yakışmaz.

 

Ancak;

 

"Bizi buraya getirenlere mahcup olmayalım, bu oylamanın içine şunu da sıkıştıralım, hatta tepki çekmesin, şu cümlelerle yazalım" olmaz, yakışmaz.

 

Yerini sağlam tutmak için iyi işler yapman gerekir, kanunları kendine göre yontmak olmaz.

 

Sana oy vermeyenler "azınlığa" düşmüşse bile onların haklarına sahip çıkmak zorundasın.

 

Elinde bir tülbent, nereye sıkıştıracağını bilemeyen bir görüntü olmaz, yakışmaz...

 

Bir memleket senin kişisel veya duygusal tercihlerine göre şekil almaz.

 

Ve herşey halka sorulmaz.

 

Halk eşit değil, acı ama gerçek, herkes bir değil.

 

Ben oyunu 1 kilo kömüre satan yoksulla bir değilim.

 

Ben oyunu "aman işlerim aksamasın, ekonomi bozulmasın, anlaşmalar yaptık" diye satan işadamı ile bir değilim.

 

Ben "saçımı açacağıma okumam" diyen eğitiminin önüne seti kendi çeken kızla bir değilim.

 

Ben namusumu saçımın teline indirmedim. Erkeklere saygım var, bana bakan her adamın illa seks düşüneceğine başka da hiçbirşey düşünemeyecek kadar aciz olduğuna inanmıyorum.

 

Sene sonu karım %40 altına düşmesin diye oyumu satmam ben. Oyumun yeri bellidir ekonomiler değişebilir, ona göre çalışmam lazım o zaman diye düşünürüm.

 

Evimde iftar açarak ya da kapıda ayakkabılarını çıkararak beni etkileyemezsin çünkü ben içerde çıkarıyorum ayakkabılarımı.

 

Herşeyi halka soramazsın. Onların oyu da 1 benimki de 1 madem,

 

çıkan sonuç doğru olmaz, bazı kararları sen alacaksın.

 

Hükümet işlerini "evetse 5622, hayırsa 2256 ya mesaj atın" havasında yürütemezsin.

 

Her sıkıştığında bana dönemezsin.

 

Sıkışmayacağın işler yapmaya çalışmalısın.

 

Sonradan "pişman oldum" demeyeceğin işler yapmalısın.

 

Onun için oradasın, yapabileceğine inandığın ve etrafını da inandırdığın için geldin.

 

Kaç kilometre yol yaptığın, kaç tane köprü diktiğin umurumda değil.

 

Huzurumuzu bozmamalıydın.

 

Seni destekleyen yabancı devletlere kendi halkını satmamalıydın.

 

Bir memleketin (senin memleketinin) kaderini bir bez parçasının ardından koşturmamalıydın.

 

O yüzden ben sana HAYIR diyeceğim, hiç kusura bakma.

 

Çünkü,  o oturduğun koltukta sağlam oturmaktasın ama,

 

iyi bir devlet adamı olamadın.

 

 


 

Kadınları da askere alsınlar MI?

 

Eşim Burdur'da üç hafta bedelli askerlik yaptı. Ben o üç haftayı üç yıl dinlediğimden ezbere yazıyorum...

 

Sarhan teslim oluyor bölüğe, elinde Amerika'ya döndüğümüz zaman gireceği ekspertiz sınavının kitabı. Kitap deyince yanılmayın, ortaboy bir kadın çantası büyüklüğünde klasör ve haliyle İngilizce. Teslim olduğu kişi eşyalarını kontrol ediyor ve kitapla karşılaşıyor.

 

Çavuş: Bu ne?

 

Sarhan: Kitap, dönüşte sınava gireceğim, Tekstil Kimyasalları hakkında...

 

Çavuş: Bunu mu okuyacaksın burada?

 

Sarhan: Evet, sınav durumu var, akşamları falan...

 

Çavuş: Arkadaşım bu bende kalsın, çıkışta okursun, ha burda illa okuyacam diyorsan, al sana Atatürk'ün 10. yıl nutku, otur bunu oku.

 

Dakika bir gol bir, Sarhan nakavt. Çavuş ne bilsin Sarhan'ın durumunu. Adam ODTÜ Makina Mühendisliğini 1.likle bitirmiş, oradan gitmiş bursla Amerika'ya, 2 senede yapılan master'ı 1 senede tamamlayan tek Türk olmuş, plaket almış, adamın Master tezi ders kitabı olmuş, üniversite kitaplığına girmiş, arkasından Kim Kimdir' e girmiş, yani leb-i derya.

 

Sarhan'ı kes ama okuyamazsın deme!

 

Sarhan: Gelicekmisin yemin törenine?

Ben: Tabi aşkım, hiç seni bırakır mıyım ...

 

Beni gördüğüne bu kadar sevindiği başka bir zaman hatırlamıyorum. Bölüğe gizlice sokmaya çalıştığım Scientific America dergileri bana duyduğu hayranlığın! bir kat daha artmasına yetmişti...

 

Havaalanından bindiğim otobüs Burdur'a takside karargahın önüne getirdi. Karargah da leb-i derya, ucu bucağı yok. Bir kapı buldum ama Sarhan görünmüyor, orada rastaldığım yaşı ilerice bir beyle iletişime geçtim.

 

Ben: Amca yemin töreni nerede yapılacak...

 

Amca: .....

 

Ben: Ay pardon bakar mısınız, amca..

 

Amca: Benle mi konuşuyorsun?

 

Ben: Şey ben eşimin yemin töreni için gelmiştim de, yerlerini bulamıyorum.

 

Amca: Hangi bölükte eşin?

 

Ben: (kotumun cebinden kağıdı çıkararak) valla burda yazıyor da...

 

Amca: Ver bakiim! Bekle burda..

 

Amca bir jeep ve iki asker çağırdı yanımıza. "Bu kızımızı eşinin bölüğüne götürün" deyip kağıdı erlere verdi. Sonra bana dönüp gülerek;

 

Amca: Askeriye kapısından girdiğin anda benim gibi giyinmiş birine konutanım denir. Ama bu seferlik amca da olur...

 

Bakan Nimet Çubukçu'ya kadınlar da askere alınsın diyorlarmış. O da sağolsun, bunu Meclise taşıyacakmış.

 

Bayılıyorum böyle popülist söylemlere. Gazetede iki haber okuyup, gaza gelip, harekete geçen yurdum insanı beni hep keyiflendirmiştir.

 

Kendimi askerde düşünüyorum da;

 

Ben: Komutanım!

 

Komutan: Rahat, ne vardı asker?

 

Ben: Komutanım çarşı izni için geldim komutanım!

 

Komutan: Haftasonuna daha var, ne yapacaksın çarşıda?

 

Ben: Komutanım kantinde satılan jöleleri kullanabilmem söz konusu olamaz, saçlarım için osis+ 3 alıp gelicem hemen, komutanım

 

Komutan: Kızım sen alay berberinde "saçıma balyaj yaptıracam" diye tutturan asker değil misin?

 

Ben: Benim komutanım!

 

Komutan: Ya nedir senin bu saçından başından çektiğimiz, yıkıl karşımdan...

 

**********

 

Ben: Komutanım, er Mehtap Erel (yedek subay olurum herhalde ama)

 

Komutan: Rahat, ne vardı?

 

Ben: Komutanım alay gazetesi çıkaralım ya da dergi çıkaralım, ben yazı işleriyle ilgilenirim.

 

Komutan: Ya sen iki dakka rahat duramıyor musun? 50 şınav, başla...

 

***********

 

Ben: Komutanım

 

Komutan: Ne?

 

Ben: Kantinde topuklarımıza sürmek için krem bulamıyoruz. Malum bu postalların içinde ayaklarımız mahvoluyor ama ben kötü durumdaki ayaklarla rahat edemem, o yüzden kantine topuk kremi getirilmesi hususunda izninizi isteyecektim.

 

Komutan:......

 

Ben: Asker de olsak bayanız Komutanım

 

Komutan: Senin askerliğin bitmez kızım...

 

Nimet Çubukçu'ya sevgilerimi iletiyorum.

 

Ve "bir dilekte bulunurken dikkat etmelisiniz" diyorum.

 

Ne de olsa gerçekleşebilir...

 

 


 

3 Adımda kendinizi nasıl anne-çocuk bloglarından korursunuz?

 

Konuşuyoruz herkesle, özellikle ben "iş icabı" ziyadesiyle kontak halindeyim pekçok kişiyle. Konuşmalar dönüp dolaşıp aynı yerlerde kitleniyor. Özellikle herhangi bir alanda uzmanlaşmış kişiler, kendi uzmanlıkları hakkında duydukları inanılmaz sorulara hayret ediyorlar.

 

Mesela bir doktorla konuşun size der ki; "Nerden duyuyorlar hayret ediyorum, tamam böyle birşey var ama o şekilde değil, kulaktan dolma yarım yamalak bilgiler çok tehlikeli, ama nasıl kulaklarına çalınıyor ya?!"

 

"İnternet" diyorum, "İnternet kontrolsüz bilgiler silsilesi", bilende uızman bilmeyende internette, herkesin bir kimliği var yani. Adam bilmemne 2. sınıftan terk belki birşeyin uzmanı olarak karşınıza çıkıyor, ne bileceksin, kim kime diploıma soruyor? Adam başlıyor, internetten yazmak istediği konuyla ilgili bilgi toplamaya, tam bir kopyala yapıştır cahilliği içinde herkes "site sahibi".

 

Tamam olsun, kimsenin birşey dediği yok, herkes düşündüğünü, duygu ve düşüncelerini, şiirlerini falan paylaşsın da

 

uzman gerektiren konularda bir "höt" demeyelim mi kendimize yani?

 

Okuyanlar perişan durumda, herkeste bir "internetteki bilgi doğrudur" yanılgısı, verilen örneklerin altı "vallahi internetten okudum" sözleriyle çiziliyor.

 

Blog yazarları bir noktada şeyh uçmaz müritleri uçurur misali kendini nimetten saymaya başlıyor. Okuyucuya tamamen kendi kişisel tercihleri ya da yaşadıklarından yola çıkarak öğrendikleri doğrultusunda "bilgi vermeye" başlıyor.

 

Anlaşıldığı üzere anne-çocuk konusunda blog yazanlardan söz ediyorum.

 

Bir bakmışsınız kadın yavrusunu ne kadar sevdiği konusundan kopmuş üç aylık çocuklar neyle oynar yazmaya başlamış.

 

İşte "höt" bu noktada gerekiyor.

 

Uzman doktorların yazı yazdığı internet sitelerindeki yazılar alınmış, biraz değiştirilmiş ve kendi bloğuna "kendi yazısı" olarak yapıştırılmış veya hatun cidden uçmuş, kafasına göre anlatıyor, "benimki bunlarla oynadıydı, iyi eğlendiydi, siz de bunlardan alın".

 

Ne diyoruz? Hadi hep birlikte,

 

HÖT...

 

Kopyacılık benim yazı yazma ahlakıma ters. Alıntı, kaynak bildirme belli bir ölçüde tamam ama insan da tüm siteyi bunun üzerine kurmazki kardeşim, hoşuna gitti, bu konu tutar dedin copy-paste, aferin sana!

 

Uzun süredir yazı yazıyorum internette, birkaç yerde kumhavuzu diye çıktığımdan ciddi bir okunur sayısına ulaştım, bunun şöyle bir geri dönüşü oldu bana, "Mehtap Hanım, doğum yaptım, 6 ayı geçti, hala periodum gelmedi, ne önerirsiniz?"

 

"Bacım ben sana ne önereyim, bir jinekoloğa görün diyebilirim ancak" diyebilecek kadar kendimdeyim henüz. Bunun dışında çocuk ruh sağlığı, cilt sağlığı ve çocuk sağlığı konularında gelen sorular içinde " doktorumuza sorup onun cevabını size ileteyim" diyebiliyorum.

 

Doğrusu budur.

 

Bir tane çocuk doğurmuş olmam (yada 3) beni birşeyin uzmanı değil sadece anne yapar.

 

Bunu söyledikten sonra şöyle bağlamak istiyorum.

 

ÜÇ ADIMDA KENDİNİZİ NASIL ANNE-ÇOCUK BLOGLARINDAN KORURSUNUZ?

 

1) Okuduğunuz sitenin yazarının kişisel bilgilerine bakın, Psikoloji, Pedagoji, Psikiyatri , Çocuk Sağlığı bölümlerinden birinden mi mezun yoksa alakasız biri mi?

 

2) Site sahibinin işin uzmanı değilse (burada olduğu gibi) uzmanlık gerektiren konular doktorlar tarafından mı yazılıyor (yine burada olduğu gibi),  yoksa site sahibi kafasına göre mi takılıyor.

 

3) Eğer site sahibi işin uzmanı değilse ve uzmanlara yer vermiyorsa o sitede sadece duygu ve düşüncelere yer verilen yazıları ciddiye almak bunun dışındakilere pek takılmamak gerekiyor. Çünkü doğruluğu ve geçerliliği şüpheli.

 

İlk defa Kumhavuzu'nu açtığımda Uzman Pedagog Eda Yelkenci Koçak benim sitemde yazmaya başladı, ilk köşe yazarım oydu. Eda Hanım Atahan'ın pedagoğu olduğundan sık sık görüşüyorduk ve ben bir sürü şey öğrendim ondan.

 

Ama öğrendiğim en önemli şey şu oldu;

 

Konuştuklarımızı ya da bana anlattıklarını benim kendi kendime yazmam kanunen yasak. Psikologların ya da pedagogların bağlı bulunduğu kurumlar beni dava edebilirler. Bana "sen kimsin de bunları yazıyorsun, bir kelimeyi farklı yazsan tüm anlam değişir" diyebilirler ve bana dava açabilirler.

 

Bu hal tüm anne çocuk yazarları için geçerli elbet.

 

Hiçbir blog yazarı kendi alanı olmayan bir konuda ahkam kesemez.

 

Okuduklarınızı değerlendirirken bu bilgiyi unutmamaya çalışın.

 

Sonuçta ben keyfimden kapı kapı gezip röportaj yapmıyorum.

 

5 dakika da okuduğunuz o röportajın ses çözümü kaç saat sürüyor biliyor musunuz?

 


 

Çok tepki toplayacağımı bile bile...

 

Çok olmuş birşeydir, arkadaşlar kendi aramızda konuşurken ben "iyi ama ne yaptım ki ben?" derim ve bana derler ki "şu çenen yok mu şu çenen"...

 

Yine aynı şey olacak biliyorum, bir sürü insan ayıplayacak belki, bir sürü insan tenkit edecek, çok farklı belki yazarken benim aklımın ucundan geçmeyen şeyler yakıştırılacak, komple teorileri gelişecek ve iş yine dönüp dolaşıp halk dalkavukluğuna gelecek ondan eminim. En kolay populizm aracı o çünkü, parası olan yapar olmayan yaya kalır ya da benzeri.

 

Hiç alakası yok onu söyleyeyim önce, kimse boşuna çene yormasın yani.

 

Yazacaklarım tamamen bir annenin iç sesi...

 

************

 

Erkek çocuk annesi olmanın bütün ağırlığı kemiklerimde bu ara, sabahları kalbim sızlayarak kalkıyorum, mutsuz...

 

Televizyon açmaya korkuyorum ya da gazete okumaya, olduğunu bilsem bile görmek istemiyorum, dayanamıyorum...

 

Sürekli kendimi rahatlamaya çalışıyorum, o aileleri, o anne babaları düşünüyorum, aklımda bağrı yanmış, başındaki yemeniye gözünün

 

yaşını silen kadınlar elleri kınalı,

 

biz burada kınasız ellerimiz direksiyon simitlerine yapışmış, çöp tenekelerinin yanına park etmemeye çalışarak,

 

belki uzak yerlerde aynı korkulu dumanlı havayı ciğerlerimize çekerek,

 

suratımızda olmayan bir gülümseme ile yanımızdaki evlatlarımıza bakarak, acısından kan işeyen babaları düşünüyorum,

 

"vatan sağolsun" diyen,

 

olsun mu gerçekten?

 

vatani duygularım ağır basar benim, milliyetçi yanım hep bir adım önündedir demokratik tarafımın,

 

kökten CHP'li bir ailede yetişmeme rağmen, annemin dedeleri ilk CHP'lilerden olmasına rağmen,

 

oyunu gözünü kırpmadan MHP'ye verecek kadar ucunu kaçırabilirim bazen,

 

yine de,

 

"vatan sağ olsun" mu?

 

Ben diyebilir miydim bunu?

 

DİYEMEZDİM...

 

DİYEMEM!

 

Ben işimi ittim bir kenara elimin tersiyle, ne okuduğum okullar ne maaşım ne de sosyal hayatım,

 

herşey "2. derece" oldu benim için oğlumun gelişiyle,

 

peki vatan?

 

Vatan da öyle!

 

ÖNCE OĞLUM sonra vatan burası kesin,

 

çünkü ben önce anneyim.

 

Yurt dışına yollarım oğlumu, okusun, stajyer olarak başlasın bir yerde, allem edip kallem edip çalışma izni aldıktan sonra, 21 gün

 

Burdur'da,

 

Vatan sağolsun, topçu tugayında.

 

Bunu bana bile söyleten memlekete de helal olsun!

 


 

Bir annenin kimyasal halisülasyonları!

 

Kış geliyor, annelerin -özellikle çocuğu yuvaya giden annelerin- en korktuğu dönem değil midir kış?  Peki, yuva yaşı gelmiş çocuğu  olan annelerin en büyük handikapı nedir? Çocuk evde dizinizin dibinde en steril ortamda, etrafında aksıran tıksıran olmadan devam edemeyeceğiniz kadar büyümüştür ama öte yandan okul yaşı gelip "bağışıklık sistemi gelişmiştir artık" diyemeyeceğiniz kadar da küçüktür.

 

Yuva çocukları iki arada bir derededir anlayacağınız. Evde sıkılır, arkadaş arar, sokağa salınmaz, ortalık sapık manyak doludur, ya oyun grubuna ya da yarım gün yuvaya verilerek çocuğun sosyalleşme anlamındaki ihtiyaçları kapatılmaya çalışılır. Aynı zamanda bu dönem çocuğun yanından hızla biri geçse rüzgarından hastalık kaptığı bir zamandır.

 

Kaçarı yoktur.

 

Derken anneler psikopata bağlamaya başlar. Sanki ellerinden gelen birşey varmış gibi. Sanki birşeyleri değiştirebilirlermiş gibi.

Bir de benim gibi kendini fazla ciddiye alan, gerçekten birşeyler yapabileceğine yürekten inananlar iyice sapıtır.

 

Nasıl mı?

 

Geçen sene oğlum yuvada 4 yaşa giderken baktım ki sürekli hasta oluyor, ben kafamda sorunu çözdüm. Diğer anneler çocuklarını hasta hasta okula getiriyor, benimki de ondan sürekli hasta oluyor. Önce "hanım" kişilik öne plana çıktı, okul müdürü ve diğer veliler ile "arkadaşlar böyle olmuyor, hasta çocukları yuvaya getirmeyelim, hepsi hasta oluyorlar, yazık, günah" şeklinde damardan girmeye çalıştım.

 

Ama olmadı...

 

Derken oğlumun yeni iyileştiği hafta tam çocuğu bıraktım çıkıyorum yuvadan, başka bir velinin kapıdaki öğretmene antibiyotik şişesi verdiğini gördüm.

 

Ve "esenekli" kişilik hanım olanı dövüp üste çıktı. Bahçeşehir'in tenhasında kıstırdığım diğer anneye kafadan "Bacım niye getiriyorsun hasta çocuğu, demedik mi yapmayalım diye?" şeklinde daldım.

 

Yine olmadı...

 

Ne hanımlıkla ne de kaba kuvvetle çözemeyeceğimi anlayınca daha radikal ve akılcı bir çözüm buldum.

 

Bahçeşehir'de anne-çocuk sağlığı semineri düzenledim. Ücretsiz...

 

Belediye'nin konferans salonuna, bir çocuk doktorunu ve bir pedagogu ücretsiz -tamamen hatırım için- getirdim. Benim oğlanın yuvasındaki tüm velilere davetiye dağıttım. Hızımı alamadım Bahçeşehir'deki çarşıların camlarına da yapıştırdım. Hafatasonu, bütün annelerin çocuğu babaya bırakacağı bir saatte herkesi "çocuklar hangi şartlarda yuvaya gidebilir, hangi şartlarda evde istirahat etmeli, hangi hastalıklar bulaşır, hangileri bulaşmaz" konusunda bilgilendirmek üzere organize oldum.

 

Zaten çocuğu hastayken yollamayan anneler ve benim eküriler geldi...

 

Bir sene böyle geçti...

 

Bu sene;

 

Sarhan: Napıyosun allahaşkına?

 

Ben: Atahan'a karışım yapıyorum

 

Sarhan: Ne o?

 

Ben: Doping, bomba, artık ne dersen...

 

Sarhan: Neleri karıştırıyorsun ya, zehirliycen çocuğu

 

Ben: Bişi olmaz, balıkyağlı vitaminle bağışıklık sistemi güçlendiriciyi az bişey portakal suyu ile karıştırıp vericem işte

 

Sarhan: Ters birşey olmasın

 

Ben: Ya niye olsun, sen de farmakolog kesildin başıma

 

Sarhan: Yok canım, sen farmakoloji okumuşun da benim haberim yok anlaşılan

 

Ben: Farmakalog olmak gerekmiyor vitaminleri karıştırmak için

 

Sarhan: Tabi, elbette, senin gibi pazarlama okumak yeterli di mi?

 

Ben:.....

 

Sarhan: Eczacılar falan boşuna okumuş zaten

 

Ben: Eczacılar bişi bilse bunu karıştırıp satarlar, benim böyle uğraşmam gerekmez

 

Sarhan: Nasıl saçmaladın biliyor musun?

 

ben: Amma stres yarattın, şunun topakları bi geçsin, mis gibi olacak

 

Sarhan: ha bide topak mı oldu? Hayatta içirtmem onu, kusturucan çocuğu

 

Ben: Boşuna mı uğraştım o kadar, 5cc şundan 3cc bundan, kimyager gibi çalışıyorum deminden beri, içecek, çok güzel oldu

 

Sarhan: Sen niye kitlendin yine?

 

Ben: Bu kış Atahan daha az hasta olacak

 

Sarhan: Bunu içtiği için öyle mi?

 

Ben: Evet, dua edeceksin bana, sen daha dalga geç, çok mahcup olacaksın

<