|
|
MAYIS 2007 YAZILARIM:
Buhran başlangıcı Pek iyi hissetmiyorum kendimi, gerçekten, bir tuhafım. Canım hiçbirşey yapmak istemiyor, yazı yazmak istemiyor, Hoşdere'deki okula gidiyorum çocukların kermesine, çocuklar halk oyunları oynamaya başlıyor, herkes mutlu, ben ağlıyorum, içim tuıhaf oluyor baktıkça, bana ne oluyorsa, oysa herkes mutlu hayatından ama ben bir fena oluyorum... Oysa ben yaz mevsiminde doğmuşum, 31 Temmuz'da bir gece yarısı. Herhalde bu sebeple ben yazları, yaz akşamlarını, yaz sabahlarını, yaza ait herşeyi çok severim. Havalar ılımaya başlar başlamaz plaj çantamı, güneş yağlarımı, havlularımı hazırlar hazırolda beklerim. İlk cemreden önce havuza düşmeye çalışır, yazı dibine kadar kullanırım. Ziyan edilemeyecek kadar güzel bir mevsimdir ve ben herkesden güzel yaşadığıma inanırım. Daha önce de yazmıştım ya hani, yazın daha güzel olurum ben, bronz ten yakışır çünkü çingene karası olmam hep açık kahvede kalırım. Dişlerim bembeyaz parlar, daha sağlıklı, daha dinç, daha genç, daha güzel, daha mutlu görünürüm, öyle hissederim. Sabahları günün ilk ışıklarıyla birlikte yorgun da olsam, uykusuz da olsam mutlu kalkarım yataktan, vakit kaybetmekten korkarak, bir an önce güne başlamak isterim. Tatile gittiğimizde o korkunç öğlen sıcaklarında oğlum ve babası otel odasında uyurken ben gözümden uyku da aksa yatmam, iner aşağıda otururur en heyecanlı macera kitaplarımdan birini okurum bunala bunala, yüzerim, alkolsüz meyva kokteyli içerim, esnerim ama uyumam, mutluyken uyuyamam. Böyle deli deli sevdiği bir mevsimde ne olur bir insana? Şimdi benim zamanım işte, rengarenk terliklerim ve eve yakın bir havuz yeter de artar bana ama bir tuhafım yine. Niye? Hamile değilim, yani hormonları sıyırdım da toparlayamıyorum desem. O zaman buhran geçirmek üzere miyim? Ne oluyorum yani şimdi durduk yerde? Yorgun olabilir miyim acaba, çok mu bunaldım bu kış, ondan mı saldım şimdi? Ne zorum var yani şu anda? Sağlığımız yerinde ailecek, sevdiklerim yanımda, herkes iyi, herşey yolunda? Ee ne oluyor peki? Bilmiyorum. Tez zamanda toparlanmayı umuyorum... 7 çok geç mi gerçekten? Herhalde yapılan kampanyalar arasında benim en gıcık olduğum "7 ÇOK GEÇ" kampanyası. Tüylerim diken diken oluyor görünce, hani altta biryerlerde kontak numarası olsa hemen arayıp "kime göre, neye göre, sana ne?" diye üstüste yağdıracağım ama vermiyorlar işte. Bulduğum her e-postaya ise ısrarla yazmaktayım, "BENCE DEĞİL" diye ama şu ana kadar tek satır cevap alabilmiş değilim. Ya verecek doğru düzgün bir cevapları yok ya da işlerine gelmiyor bilemem. Bildiğim tek bir şey var 7 geç falan değil efendim. Hani derler ya "Anca..." Yurtdışında, hadi böyle demeyelim biraz daha ağır konuşalım, gelişmiş ülkelerde genellikle (özellikle) erkek çocukları okula 7 yaşından önce kaydettirilmiyor. Bunun belirli sebepleri var tabi, baş sıralarda erkeklerin kızlardan geç olgunlaşması, oturarak minimum 45 dakika ders dinleme düzenine daha geç geçebiliyor olması, kızlara nazaran koşmalı ve atlamalı oyunlara daha yatkın olması ve yine bunun sonucu olarak sınıfta tüm ders boyu bir türlü totounun üstünde oturma kısmına uyum sağlayamaması gibi gerekçeler gösteriliyor. Hadi bunu geçiniz... Birde "oyun çocuğu" denen bir kavram var. Çocuklar belli bir yaşa kadar ki bu 7 den önce değil, dikkat toplama, topladığı dikkati uzun süre aynı noktada tutma, anneye şikayet etmeden başının çaresine bakamama, zamanın çoğunu oyun oynayarak geçirmeyi tercih etme gibi bir psikolojide oluyorlar. Buna göre bu çocuklara ne kadar ZAMANINDA "hadi otur ödevini yap" demeye başlarsak o kadar iyi bizim için. Çünkü o kadar okuldan soğuma, ders çalışmaktan sıkılma gibi sorunlar az yaşanır, ne demişler herşey zamanında güzel. Arkamızdan atlılar kovalıyor gibi, yada biran önce büyütelim şu çocuklarıda dünya turuna çıkalım gibi zamanından önce çocukları strese sokmanın neden bu kadar moda olduğuna anlam veremez haldeyim. Hayır efendim, bence 7 geç değil, bence bir çocuk 6 yaşında en fazla, EN FAZLA anaokulunda olmalı, ancak 7 yaşında ilkokula başlamalı. Henüz 6 yaşında, at gibi top peşinde koşan, daha tam oturmamış oğlumu alıp, bir sınıfa oturtup "hadi bakalım şimdi kırkbeş dakika boyunca yan çizgi çizeceksin" demekten daha aptalca birşey düşünemiyorum. Çünkü benim oğlum 45 dakika boyunca oturmazsa ve öğretmeni de beni çağırıp "Atahan ara ara ayaklanıyor" derse muhtemelen ben o kişiyi döverim. Niye? NİYE? Bok mu vardı düdük kadar çocuğu tuturdunuz bu sene 2003 lüler ilkokula başlayacak deyip kayıt yaptırttınız? Diye hırs yapacağımdan ve kayıt gününe kadar işte bu fikirle, tam da bu fikirle, kamyon lastiği gibi şişmiş olacağımdan, beklenenin ve normal olanın evirilip çevirilip "YANLIŞ" gibi bana geri satılmasından kaynaklı o sinir buhranı içinde herşeyi yapabilirim. Anlaşılacağı üzere alakasız bir yerde, alakasız birşey ararken, son derece kel alaka bir şekilde "EFENİM 7 GEÇ, erken gelin ki bir an önce senede 12 milyar (minimum) geçirmeye başlayalım" türü bir yazı ile karşılaştım. Karşılaştığım siteye "biz parası neyse verelim, bizim oğlanın yakasından düşün" diye yazı yazdım. Yine anlaşılacağı üzere çok kızgınım... Dergimizin demirbaşı BİBER Pazarola'nın sahibi Semra Hanım ile konuştuk telefonda, bana "yavru köpek aldım, daha beş aylık, bu öğlen geliyor, gel bak istersen" dedi. Yavrudan kastı bu arkadaşımızmış meğer, tamam hakikaten bebek daha ama genç irisi derler ya hani, o gruptan Biber. Sağolsun Semra Hanım "iri" veya "kurt" gibi detayları verme gereği hissetmemiş, Allahtan köpek korkum yoktur, yerimde başkası olsa kalp krizi geçirirdi. Biber yaklaşık iki aydır var, geçen ay eğitimdeydi, bu görüntüye bir de eğitim ekleyin, SAT komandosu gibi birşey düşünüyorsunuz herhalde ama değil işte. Biber hala bebek ve gücünün farkında değil işin garibi. Uzun zaman görüşemedik kendisiyle, geçen hafta içi derginin kapısını çaldığımda, içerden Mine'nin "dur bakiim, dur, sakın çıkma bak" diye konuştuğunu duyunca bizim "minik" oğlanın geldiğini anladım. Ben de kapının diğer tarafından heyecan yapıp "Biber, oğlum, ben geldim, özledin mi beni, biber" diye onu keyiflendireyim dedim. Aman efendim Mine'nin kapıyı açmasıyla bizim minik dostumuzun üstüme atlaması bir oldu. Arkadaşlar biber ayaktayken bir Mehtap boyunda oluyor, tamam ben çok boylu poslu bir kadın değilim de, çocuk bir ayaklandı burun buruna geldik, bir de onda kulak mesafesi var, sıpa kafadan beni geçti haliyle, ağırlıklar da neredeyse bir, haliyle beni devirdi. Kendimi duvarlara tutunarak biraz toparlayacaktım ki bu kez ayağımda sandalet olduğunu farkeden Biber sanki kedi yavrusuymuş gibi ayaklarıma saldırıp ayak parmaklarımı ısırmaya başladı, hani kazara ölçüyü bir kaçırsa var ya bir elimde buz torbası içinde parmaklar Acil'de alırım soluğu. Ben ayakları kurtarayım derken bu kez tekrar boynuma hücum edip tırnaklarıyla boğazımı çizdi, tam "ayı yavrusunu severken öldürürmüş" olayını naklen yaşıyoruz. Bu arada ben "Biber tamam tatlım, bende seni gördüğüme çok sevindim" falan diye biraz sakinleştirmeye çalışıyorum ama ne mümkün, bebek işte, oynamak istiyor. Ben en iyisi merdivenlere atayım kendimi dedim, bu kez de ayak bileğimden yakaladı, arkadaşlar ciddi diş var sıpada öyle böyle değil, "bırak çocuum ayağımı, biber yav, böyle olmuyo" falan dedim bıraktı. Bir baktım högüdü högüdü tüyleri dalgalandırarak koşuyor, napacak bakalım derken gırtladığından yakaladığı gibi oyuncak kedisini getirdi. Kedinin hali içler acısı tabi (tekrar ediyorum, oyuncak kedi) kuyruk kopmuş, kafa göz bir yerde, getirdi kediyi önüme, ağzından çekeyim istiyor, oynayacak. Hadi sıkıysa çek şimdi.... Çektik tabi napıcan, zamanında köpek besledik ya, "ben korkmam" havalarındayım ama sıpa öyle ani hareket ediyorki. Zarar vermeyeceğini biliyorsunda hayvan oynayayım derken bir hadise çıkaracak diye korkuyorsun. Uzun süren boğuşmamızın ardından eve döndüm. Üst baş değişti haliyle, akşam üstü tekrar uğramam gerekti dergiye, Biber yine kapıda karşıladı beni, ayakkabılarımı görmesiyle üstüne atlaması bir oldu. Benim üstü fiyonklu babetlerime çok kötü takmıştı, unutmuşum hatırlasam giymezdim, o fiyonklar bir şekilde Biber'i çok fena irite ediyor, önce ayakkabıların üstüne atlıyor, sonra ağzıyla bir güzel fiyongu çözüyor sonra çözdüğü fiyonktan yakaladığı gibi beni sürüklemeye başlıyor, o esnada kendimi kurtarabilmemin tek yolu ayakkabıyı çıkarıp sıpaya teslim etmek, bende onu yapmıyorum, bir müddet sürüyor beni Biber sonra ben bir kolon, kiriş birşey bulup tutunuyorum, o esnada eğer oralardaysa bizim yazı işleri müdürü müdahale ediyor, yoksa geri kalanımızı taktığı yok, zannediyorum hepimiz bayanız diye bizi kaile almıyor. Bu haftadan itibaren her gittiğimde Biber orada olacak, hal böyle olunca da dergiye gitmek ekstra bir keyif oldu benim için çünkü hakikaten seviyorum sıpayı. Bir de ilginç şeyler yaşanıyor tabi orada, onları yakalamak da zevkli oluyor... ben: içerde köpek var ama... kargocu çocuk: yok ben korkmam köpekten Biber: habada habada habada (Biber ağzında kedisiyle koşuyor) kargocu çocuk: neyse ben burdan bırakiim, çıkiimm
"Oğlum, öğretmeni ve arkadaşları"... Güzel olaylar hep hüzünle sona erer niyeyse, insanoğlunun yapısından mıdır bilinmez, güzel olan herşey, yaşanırken, "bitecek ama" diye düşünüp üzüntü yaratır. Yaşanan mutsuzluklar ise hiç bitmeyecekmiş gibi karşılanır. Bugün çok güzel bir gündü aslında, oğlum ve sınıf arkadaşlarının fotoğraflarını çekmeye için oradaydık, dergi için sırf sınıf pozu aldık ama bir tane de öğretmenimizle, kendimize çektirdik tabi. Selda da ben de çok hüzünlendik ister istemez... Şimdi biraz tuhaf gelecek ama ben Atahan'ın Selda'nın öğrencisi olmasını çok özleyeceğim. Sabah Selda'nın bize kapıyı açıp oğlumu güle oynaya karşılamasını, "Atahan nerdesin ya, seni bekliyorum kaç saattir" demesini, "üstünü ince giydir, sen montla mı geziyorsun da çocuğumu montla yolluyorsun" demesini, oğlumu bu kadar benimsemesini, bunun bende yarattığı mutluluğu.
Gün içinde Selda'yı rahatlıkla arayabilmeyi, herşey yolunda mı, bir aksilik yok dimi diye sorabilmeyi, bunu yaparken "manyak bu kadın" diye yargılanmamayı, Atahan'ın dört yaş olmasını...
Sabah Selda'nın okuldan dışarı "Ilgaaaazzzz Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" diye taşan sesini, bu sese gülmeyi :), çıkışta faliyet verirken tek tek izah etmesini neresini Atahan yapmış, nereleri kendi yapmış, oğlumun dört yaş olmasını...
Biz geçen sene Gönül'ün öğrencisiyken ben Selda'nın çok soğuk bir kız olduğunu sanmıştım. Öyleki Eda Hanım'a tutturmuştum "Atahan üç yaşta kalsın dört yaşa geçmesin" diye (Eda Hanım'da az çekmedi benden vallahi). Çok ciddi duruyordu Selda ve biz de Gönül ve Kıymet dışında kimseyi çok fazla bilmiyorduk geçen sene.
Meğer ne kadar tatlıymış Selda, ne kadar sevgi dolu, cana yakın, sımsıcakmış, nasıl içten sevdi çocuklarımızı, nasıl bağrına bastı, nasıl rahat ettirdi beni. Bugün Selda çocuklarımızı tek tek giydirmiş, süslemiş, hazırlamış, resimleri çekilecek ya, dört dörtlük olsunlar istemiş. Öyle yapar o, doğumgünlerinde tek tek yüzlerini boyar, saçlarını jöleler, çok süsler çocuklarımızı, oyuncak gibi oynar onlarla. Bugün resim çekilirken çocuklarımızın arkasında durdu, şimdi çok abartıyorum zannedeceksiniz ama değil işte, Allah canımı alsın ki içimden birşey kopmuş gibi oldum sanki.
Ben Selda'nın oğlumun öğretmeni olmasını çok özleyeceğim, oğlumun dört yaş olmasını...
Sabahları kostümünü giyip koşa koşa yuvaya gidişini, arkasından Atahan koşma diye bağırmayı, yuva çıkışı salıncaklarda sallanırken ayaküstü diğer annelerle konuşmayı, arkadaşlarımla karşılaşmayı, bizim oğlanların birbirine yapışıp, "ataanlara gidelim, erenlere gidelim, kağaanlara gidelim" diye ağlaşmalarını, kimin evinde yemek var kimin evinde yemek yoksa ona göre ayar yapıp toplaşmayı.
Çocuklarımızı hala kucağımızda taşıyabildiğimiz şu günleri, hala "bu ne demek ?" diye sordukları birşeylerin olduğu bu kısıtlı zamanları, oğlumun dört yaş olmasını...
Zamanı şu anda durdurmayı çok isterdim...
"OBSESİFLER BÖYLE İŞTE"... Kardeşim psikologlar, psikiyatristler, pedagoglar için derki; "bunların birinin koyduğu teşhisi ancak diğeri çürütebiliyor, sen yırt kendini hayır değilim diye nafile, teşhisi koyduysa bittin sen artık, bir eşini bulup tezi çürütmek durumundasın". Bu sebeple çok dikkatli olunmalıdır bu meslekteki kişilerle sohbet ederken. Düşünsenize karşınızdaki kişi elinizi kolunuzu nasıl koyduğunuzdan tutunda, mimiklerinize ses tonunuza kadar bir anlam çıkarabilecek eğitimde, yanarsınız. Eşimin dayısı psikiyatrist. Bende az buçuk farkındayım bendeki bazı tahtaların seyrek durduğunun, düşünebiliyor musunuz o ilk tanışma anını. Size bir teşhis koyduysa eğer ve aile meclisinde de bu görüşü bir paylaşırsa "bence bu kız nörotik" hadi bakalım. Yırt mağbadını değilim diye, kim takar? Ben bunu yaşamadım Allahtan ama bu işin ilmini almadığım halde sağa sola teşhis koymakta da üstüme yoktur. Zaten dememişler mi yarı cahilden kork diye, köşeye sıkıştığım anda patlatırım hemen "psikopat o", "takıntılı kişilik", "problemli naapsın", "kişiliksiz", "obsesif"... Şimdi diyeceksiniz ki kim takar senin koyduğun teşhisi, vallahi kimse takmıyor açıkcası ama ben söyleyip rahatlıyorum işte. Bu hafta içi yaşadığımız düzenli aile buluşmamızda sevgili kayınvalidem buzdolabında çürümüş meyva bulamadığı için oradan takamadı, evde içinde ekmek kırığı olan tepsi bulamadığı için "acaba oğlum yalnız mı yiyor?" gibi de uçamadı, Atahan'a istediği oranda çilek yedirememiş olmasını da bana bağlayamadı ve ne yaptı dersiniz? Oğlumun yere dökülen oyuncaklarını babası toplarken bende Atahan'a "oğlum ama sen döküyorsun baba topluyor böyle olmaz" deyince ebelendim ve bana "evet oğlum yorgun argın geliyor işten birde oyuncak topluyor, zaten bütün gün yoruluyor, birde evde yoruluyor, bende tespit ettim bu durumu vallahi hiç hoşuma gitmedi" dedi. Tabi onun gül gibi oğlu değil benim toplamam gerekirdi o oyuncakları ama ben oturdum, oğlu topladı. Bu durum benim kayınvalidemin kaldıramayacağı bir görüntü bittabi, ben bunu düşünememiştim. "Aa çok yoruluyor cidden, haklısınız", dedim ama yerimden de kalkmadım. Bende yoruluyorum ama olsun, Sarhanımıza bin tane Mehtap feda olsun di mi? Onca öyledir yani, haklıdır, annedir, anlarım... Ama teşhisimi de koyarım, kimse takmaz benim teşhisimi ama olsun, yaparım. Bugüm Eda Hanım'la, acaba Atahan iyi bir okula gitsin diye benim şehire mi taşınmam lazım, konularını konuşurken (burada oturunca orası şehir oluyor), aslında taşınma olayının beni ne kadar allak bullak edeceğini, benim çok takıntılı bir insan olduğumu, cüzdanımı bile 7-8 senede bir değiştirebildiğimi, ev değiştirme yapabileceğimi ama semt değiştirme olayının benim için travmatik olabileceğini anlatıyordum. Eda Hanım tak teşhisini koydu, "obsesifler böyle işte", cüzdan örneğinden ebelendim :) . Biz zaten biliyorduk benim durumumu daha önce konuşmuştuk, benim annelikten ne anladığımdan belli zaten takıntılı bir kişilik olduğum. Sence iyi anne nedir deseler "yavrusu için ölendir" gibi birşeyle çıkardım karşınıza bundan iki sene önce. Şimdi fikrim değişti mi, elbette hayır. Ama ilk cevap olarak bunu vermemeyi öğrendim :) . Bazen, acaba bende de benzer yönler var diye mi kayınvalideme oldukça! sakin kalabiliyorum diye düşündüğüm an, elimi tahtaya vurup Allah korusun diye irkiliyorum. Sadece ikimizin de anne olmuş olması, benim ona daha anlayışlı olmamı sağlıyor. Öte yandan Eda Hanım'ın bütün tavsiyelerine rağmen hala açık veriyorsam, kendi takıntılarımla ilgili biraz daha çaklışmam lazım. Bir başka akıl sağlığı doktoru bulup, "yok bu iyidir, doğrusu budur" dedirtene kadar, obsesif kalacağım... :) BÖYLE ŞEYLERİ ÖNDEN SÖYLEMEMEK LAZIM ASLINDA AMA... Sonuçta herşeyin becerilememe, kotarılamama, başarı sağlayamama, kabul edilmeme, onay bulmama, sevilmeme ihtimali vardır değil mi? Akıllı kişi de kendini sağlama almadan bodoslama girmemelidir olaylara. Herhalde iddialı olmadığım tek konudur "ben çok akıllı bir kadınım" konusu. Bunun dışında her konuda sidik yarışına hazırım hatta ve illaki de ben uzağa işerim ama akıl ayrı birşey. Öte yandan pratik zekalı olduğum söylenebilir, şöyleki; benim bir projem var kafamda, yazı yazan hemen herkesin kafasında olan birşey. Bir kitap sahibi olmak. Basılmış bir kitabımın olması. Hani ilerde oğluma vereceğim türden. Benimle gurur duysun diye. Öte yandan göze de alamıyorum, en azından ilk kitapta, edebiyat çevreleri tarafından aforoz edilmeyi, önüne gelen kitap çıkarıyor tadında bir muameleyi, kaş yapayım derken göz çıkarmayı. Aklımda bir hikaye var yazacağım ama onun yazılabilmesi için icap ettiği iddia edilen "eve kapanma, izole olma, dünya ile ilişiği kesme, bunalıma girme, tek başına bilgisayarın önünde beyaz sayfa sendromu yaşama" gibi bir lüksüm yok şu anda. Belli saatlerde dışarda olmalıyım, oğlumu okula bırakıp okuldan almalıyım, eve gelince onunla oyunlar oynamalı, hikayeler anlatmalı, yürüyüşler yapmalıyım. Akşam eve yorgun gelen eşime neşeli durmalıyım biraz, ortalığı toparlamalıyım, dergi için yapılacak işleri yapmalı, yazılarımı yazmalı, çevirilerimi yapmalı, veli toplantısına katılmalı, ailemle ilgilenmeli, oğlumun arkadaşlarının ailelerini tanımalı, bir yandan da ilkokulda gideceği okulları araştırmaya başlamalıyım. Korkum; yapmak istediğim herşeye destek olan eşime bir de "şu anda yalnızlığıma ihtiyacım var, üretebilmem için" dediğim anda beni kapının önüne koymasıdır, başka birşey değil. Diğer taraftan bana ait bir kitabım da olsun istiyorum elimde, eşe dosta imzalayıp dağıtacağım, kızlarla bir araya gelince dalga geçeceğimiz, babamın görünce takılacağı, annemin "çocuğu ihmal etme de bunu yaparken" diyeceği, Eda Hanım'ın destekleyeceği, kızların alay edeceği, bizim yazı işleri müdürü Mustafa Bey'in "ben kapak tasarımını yaparım" diyeceği bir kitap istiyorum. Kapağında ismim yazmayan, resmim görünmeyen, mahlas kullanılmış bir kitap. Bir müddet daha yazmaya devam edip sonra en sevdiğim yazılardan bir "en iyiler" toplaması yapıp, bir yayın evine göndermeye karar verdim. Basmak isterlerse ne ala, yok istemezlerse parayı basıp kitabını bastırttığın profesyonel yerler var. Öyle çok pahalı da değil. Her türlü çalışmayı senin adına yapıyorlar. Merak edenler için; http://www.ciniusyayinlari.com/ Atahan büyüyünce de ilk romanımı yazacağım işallah. Başta dediğim gibi, bu tip işleri olmadan söylememek lazım. Hem de benim gibi nazara inanan bir insansan kesin susmalısın ama önümüzdeki sene bu zamanlar yapmayı planladığım bir hayal bu. Size söyleyince "aman boşver" deme şansım kalmayacaktı. Zaten paylaşmasam çatlardım yapı icabı...
Hafta sonundan kısa kısa...
Çocukların zevk alacağı aynı zamanda kafadan atmadan içindekileri olduğu gibi okuyabileceğiniz kitaplar bulmak zor. Ya yazılar çok uzun oluyor atlaya atlaya gidiyorsunuz bu sefer hikaye kopuyor ya da kısa oluyor ama içinde hırsızlık, ölüm, fırına atıp yakma, karnına taş doldurup dikme ne arasan var. Bize nasıl okundu bu kitaplar? Bugün yarı üşütük bireyler olarak yetişmiş olmamızda kırmızı başlıklı kızın ananesini yiyen kurdun, sonrada kurdun karnından ananeyi çıkarıp içine taş doldurup diken avcının rolü nedir? Hakikaten kalbimizi kanlı gömlekte isteyen üvey annelerin gerçekliğinden endişe edip obsesif, nörotik ve güvensiz bireyler olmuş olabilir miyiz? O zamanlar pedagoji bilinmiyor muydu?
Ben oğluma o şekilde anlatmıyorum masalları, muhtemelen biraz daha ilerde biryerlerde kırmızı başlıklı kızın gerçek öyküsünü okuduğunda "ama ama kırmızı başlıklı kızla kurt arkadaş değil miydi?, beraber oynamıyorlar mıydı?" diye ağlamaya başlayacak. Yine de bugün oğlumun renkli dünyasını böyle saçmalıklarla dolurmamaya kararlıyım. O yüzden herkese "Winnie ile okumaya başlıyorum" (Doğan Egmont) serisini öneririm. Okuması kolay, resimler şirin, içinde vahşet yok, çok kocaman kitaplar olmadığından çocuğun kütüphanesine yerleştirmek yada kendi kitaplığınızda yer ayırmak kolay, içerik öğretici. Atahan şu ara "Tavşan kayboldu!" ya takıldı. Hafta sonu gazetede "Kaptan Şarki" yi tavsiye ediyordu, bizde var, gerçekten güzel bir kitap, bende öneririm. Heryerde bulunmuyor galiba , internet satış adresi alfakitap.com muş.
************
Atahan ve Kaan'ı "Sevimli Ejderha" ya götürdük. Güzel, eğlenceli, çocuklar hoşlandı. Bahçeşehir'deki Prestije Mall'da alışveriş yapar ya da birşeyler yer, içerseniz sinemaya 3,5 YTL'ye girebiliyorsunuz. Bilet başı bir harcama fişi göstermek gerekiyor, koltuklar deri, kocaman ve azıcık yatıyor bile, biz Atahan'la çiftli koltuklarda oturuyoruz, oğlum kucağıma yatıyor bende onun saçlarını seviyorum öyle seyrediyoruz, çok zevkli.
************
Cumartesi günü Atahan'ı Levent Polis Karakolu'na götürdük. Annem oranın Şişli Çocuk Karakolu'ndan daha sevimli olduğunu, bahçe içinde villa, çiçek böcek ortamı olduğunu söyledi. Oradaki polislerle konuşmuş, "tabi getirin" demişler, bizde gittik. Yine de ben önden inip polisleri bir kere daha uyardım ve özellikle bayan polisden ilgilenmesini rica ettim, yanımda götürdüğüm çukulataları verip, oğluma ikram etmesini istedim. Önce biraz şüpheli yaklaşır gibi oldular, babasına kalsa" çoktan unutmuş" olan oğlum, önceden uyardığımız halde bana yapışıp "anne gidelim, anne götür beni burdan, anne arabaya binelim" diye ağlamaya başlayınca unutmadığını anladı. Polisler de şok oldu, önce biraz tedirgin duran bayan polis durumumuzu görünce çok üzüldü, "Atahan'cım gel bak bizim burda kedilerimiz var, gel senle kedi besliyelim, ben o seni üzen polisi tutukladım, işten attım, sen merak etme" falan dedi. Sonra da mahcup mahcup bize "her meslekte oluyor işte" diye yaklaştı. Ben kaskatı vaziyetteydim o anda, fazla yorum yapamayıp donuk onuk bakmakla yetindim. Allah'tan gerçekten kedi varmış, kediydi çukulataydı derken çocuk sakinleşti, "Atahan yine gel, bizi ziyaret et, biz seni çok sevdik" dediler ayrılırken, oğlumda onlara el sallayarak ama yine de yanaşmadan ayrıldı. Eda Hanım "korkusuyla yüzleşmesi lazım ki kalıcı olmasın" demişti, sanırım işe yaradı. Karakola girişimiz ve çıkışımız arasında ciddi fark vardı.
************
Saçlarım uzadı, iki yandan toplayabiliyor ve açıkken şekil veremiyorsam uzadı demektir. Ciddi bir lojistik planlama yapıp, kuaföre gitmem lazım, (ben Bahçeşehir, kuaför Ulus olunca öyle oluyor). Kendimi acayip şekilsiz hissediyorum, yeniden kendimi bulmam lazım...
************
Ben:........... ve Sinbad kaya parçasının aslında kocaman bir balık olduğunu görmüş Atahan: Balık değil, balina Ben: E balina da balık Atahan: hayır değil, balina ben: kuş mu oğlum balina, balık işte Atahan: hayır, balina Ben: Sarhan balina balık değil mi? Sarhan: memeli Atahan: meme mi dedi :)))) Ben: ya allah allah, Sarhan: Solungaçları olmadığı için balık sınıfına girmiyor oğlum, balina memeli hayvan. Ben: Alın kendiniz okuyun o zaman, okumuyorum ben Atahan: anne babam meme dedi :)))
Travma Tedavileri
Geçen hafta sizlere "Suç duyurusu aslında" başlığıyla, Büyükçekmece Emniyet Amirliği'ne pasaport uzatma işlemlerim için gittiğimde olanları anlatmıştım. Denge sorunu yaşayan bir polis tarafından, oğlum yanımdayken, sırf "buraya park edebilir miyim?" diye sorduğum için başımıza gelmeyen kalmamış, sonrada olan biten örtbas edilmiş, yok sayılmıştı.
O günden sonra Atahan sistemli bir şekilde okula gitmek istememe, benden ayrılmak istememe, gece kalkıp yanımıza gelme, gün içinde bana yapışma hatta annemle bile kalamama, hep benimle bir arada olmaya çalışma hallerine girmişti. Üzerine gitmek istemediğim için ve bütün kış tatil de yapmadığımızı düşünerek oğlumu neredeyse bir hafta yuvaya göndermedim. Zaten gitmek istemiyor zırıl zırıl ağlıyordu. Bu hafta başı itibariyl düzeleceğini ummuştum ama ne yazıkki olmadı. Atahan daha da şiddetli bir şekilde benden ayrı kalacağı her ortamı reddetmeye başladı.
Muhtemelen aklımın üstü iyice örtülmüş olduğundan olan biteni Eda Hanım'a da anlatmamıştım. Fakat Allahtan Eda Hanım Atahan ile yaptığı olağan sohbetlerden birinde olanları çocuğun kendi ağzından öğrenmiş ve beni görüşmeye çağırdı, konuştuklarını, Atahan'ın söylediklerini anlattı, hakikaten çok üzüldüm. Şu anki durumumuzun da, ya ben onu okula bırakıp dışarı çıktığımda bana birşeyler olursa, polisler beni tutuklarsa endişesinden kaynaklandığını söyledi. Ne şekilde çözebileceğimizi anlattı.
Tahmin edersiniz ki ben iyice tutuştum, çünkü Atahan'ın bu durumdan etkilendiğini tahmin ediyor ama bu boyutta takıldığını açıkcası ummak istemiyordum. Sarhan'ın "unutmuştur o çoktan" larına inanmak daha kolay gelmişti.
Öte yandan Atahan "babam yokken evin erkeği benim ama seni koruyamadım" dedi.
O an oğlumla konuşurken ağlamamak, sakin sakin birşeyler anlatmaya çalışmak çok zor oldu benim için, Allah o adamı kahretsin...
Dün bir kez daha okula gitmeyi denedik, zaten arkadaşları bahçedeydi, öğretmeni "biz bahçedeyken gelin" dedi, hep beraber Atahan'ı karşıladılar, Selda Öğretmen tek tek en samimi arkadaşlarını yanına yolladı "Atahan gel oynayalım" dedirtti ama oğlum kucağıma sarılıp, "anne eve gidelim anne n'olur" diye sızlandı. Ne kadar üzüldüğümü tahmin edersiniz...
Bende o an aklıma gelen ilk fikri uyguladım. En sevdiği arkadaşlarından üçünü alıp bize gelmeyi teklif ettim. Çok sevindi buna haliyle, arkadaşları zaten seviyorlar bize gelip oynamayı, doldurdum hepsini arabaya, doğru bize. Bu arada o kadar panik halindeydim ki, Serap'a yoldan haber verdim "ben Eren'i aldım bize gidiyorum" diye, yoksa kız okula gelecek çocuğu almaya, oğlan yok. :) (Neyse Selda söylerdi nasılsa)
Ayşe ile birlikte çocukları bize getirdik, önce bir güzel sofra kurup karınlarını doyurduk, sonra saldık ortaya, ,iyice bir oynadılar, kurtlarını döktüler, boğuştular, tepindiler, kavga ettiler, tekrar barıştılar, film seyrettiler, tekrar boğuştular, bisiklete bindiler, tekrar boğuştular, tekrar kavga ettiler, yine barıştılar, biraz güreştiler, takla attılar, tekrar kavga ettiler, anında barıştılar...
Sonuçta çok güzel vakit geçirdiler. Anneler çocukları götürürken durumu bildiklerinden, ortaya, direkt Atahan'a değilmiş gibi, "hadi birazda yarın okulda oynarsınız" dediler. Bu sabah Serap'lara gittik, Eren'i alıp okula öyle gittik, okulda da Selda "Atahan seni çok özlemiştim, iyiki geldin, nerelerdeydin" diye yaklaşmış, Atahan'da gidip gidip öğretmenine sarılmış. Muhtemelen o da çok özlemiş öğretmenini, arkadaşlarını ama beni bırakamadığından gidemedi işte.
Sonuçta şundan iki hafta önce Atahan'ı almaya gittiğimde ağlayıp "biraz daha oynıycam sonra gel" diyordu aynı çocuk. Bugün okul dönüşü "bugün çok güzel durduğun için yarında böyle yaparsan Selda 2 gün tatil verecek" dedik. Bir de Eda Hanım "tam rapor verin bir müddet, ne yapacağınızı söyleyin" demişti. Sabah Atahan'ı okula götürmeden önce karşıma oturtup iyice gözlerinin içine bakarak, "seni okula bıraktıktan sonra etrafta dolaşmıycam, dergiye gidip yazı yazıcam, sonra seni gelip alıcam, başka hiçbir şey yapmıycam" dedim. Bu fikir de onu rahatlattı, annesi sokaklarda dolaşıp tutuklanmayacak, dergide yazı yazacak, derginin yuvaya yakın olduğunu biliyor, kaç kere beraber gittik, içeriyi, içerdeki insanları tanıyor, içi rahat etti.
Şimdilik hallettik gibi sanki. Eda Hanım bu korkusuyla yüzleşmesi için daha önceden haberdar edilmiş bir çocuk karakoluna gitmemizi, orada Atahan'la ilgilenilmesini, şeker falan verilmesini önerdi. Annem yarın Şişli Çocuk Karakolu'na gidip olan biteni anlatacak. Cumartesi oğlumu oraya götürüp, "bak bütün polisler kötü değil, bak buradaki polis ablalar abiler ne kadar tatlı, korkacak birşey yok" mesajı vereceğiz. Bende artık güven kalmadığından, ikinci bir süprizle karşılaşmamak için annemin önden içerdekileri uyarmasını rica ettim. Umarım Cumartesi'den itibaren tekrar huzurlu günlerimize geri döneriz.
Şeytan diyor al Eda Hanım'dan rapor, aç manevi tazminat davası, uğraş ama bende sinir kalması bu ara. Güven kalmadı birde, kimi kimi şikayet edeceğiz sonuçta, adamlar şahit bile olmadılar, isim bile vermediler, siz yanlış anladınız deyip işin içinden çıktılar.
Neyse, ben şiştim, sizi de daha fazla şişirmeyeyim, dua edinde biran önce atlatalım bu durumu, bende de artık tekrar tekrar okula alıştırma yapacak enerji kalmadı.
Okur mektubu
İnanamıyorum!!! Kızım şoktayım. Resmi gördüğümde dedim ki bu kim? a)Mehtapın teyzesi b)Mehtapın bahsetmediği bir ablası olabilir mi? c) Mehtap!!! yo yo derken önceki yazında 1.64 boya 87 kilo olduğunu yazdığını hatırladım. O zamanda kafamda seni öyle hayal etmeye çalışmıştım. İşte şimdi bu resim o tarife uydu. Kızım o kadar kiloyu nasıl aldın? Ama asıl soru onca kiloyu nasıl verdin? Helal olsun.Swanden önce ve swanden sonra gibi. (hani şu aylarca estetik olup, deli gibi kilo verip, psikolojik yardım aldıkarı programda yeniden doğan kadınlar) Bugünkü yazın yine çok güzeldi. Herşey gelip geçiyor dediğin gibi. Yeter ki sağlık olsun. E wallahi helal olsun. Sabah sabah şok ettin beni p.s: ama yüzündeki o mahzun, kuzu gibi, içten içe çaresiz bakışı yerim ben. Çok dokunaklı ,çok minnoş bi resim Arzu ************** Bacım (senin tabirinle) bu ne hal ya, aptal oldum sabah sabah, nasıl, nerde, kim, ne, MEHTAP MI??? yok canım falan yani, çok büyük özgüven ister böyle bir resmi ortamlara pörtletmek, medeni cesaretinden ötürü kutlarım vallahi, başka varsa onlara da bakalım süpersin. Nilüfer
***************
Mehtap baktım, gördüm ve galiba kör oldum yahu, çok komik bir resim bu kızım, çok alemsin, ne cesaret ya, millet en havalı halini atar ya hep ortaya, bir karizma, bir karizma, işte senin ne kadar gerçek ne kadfar bizden ne kadar doğal bir kadın olduğun bu resmi göğsünü gere gere ortaya çıkarmandan bellidir. Yoksa nereden bilicez, hep şu hallerinni koyar durursun, helal olsun sana, sayfana attığoım her tık gani gani helal Mine
**************
Mehtap başka varmı, allahını seversen onlarıda koy bakalım, öldüm gülmekten, çok komik ya, biz seni hep böyle gibi düşünüyoruz tabi, sarışın, ayşe arman saçlı zayıf, gezenti bir hatun gibi ama değilsimn ya, bizdensin işte, bizim gibisin, en büyük mehtap başka büyük yok, helal olsun sana Nazan
**************
Hiç mi endişe etmedin millet benle dalga geçecek diye ya, ne alem kadınsın, hani biz neyse de azbuz da var işin içinde (biz yabancı değiliz anlamında), o basenler ne öyle, böyle resim çıkaracak kadın azdır inan, bi sen bi de exlarge rahşan, tebrik ederim, büyük kadınsın Selin
***************
Al benden de iki resim. Biri dogumdan 20 saat once (elindeki guzel resmimle paket edip Duygu'ya yollarsin; bak duzeliyor insan diye ileride), digeri dogumdan 2 dakika sonra oglumla ikimiz bakisirken :))))) Hemsire tam o anda soyle diyordu, " Please!!! Karninizi dikmedik daha!!!! Lutfen, sirtustu donun bagirsaklariniz cikacak" HAHAHA simdi gulebiliyorum... O zaman "Nasil yani?" diye dusundugumu hatirliyorum. Ayşenil
***************
Ya mehtap kusura bakma da çok komik olmuşsun, insan o kadar yemez ya o ne hal, nasıl verdin o kiloları sen, hakikaten şu anki halinle alakan yok, güldürdün beni sabah sabah, allahta seni güldürsün. Biz burda neyse de, hani kaç senedir okuyoruz seni, azbuz daki karizman bayağı bir çizildi derim ben, zor toparlarsın orayı artık arzum
*************** bitane daha, ay nolur bi tane daha, bende aynı böyleydim ya, çok komikmişsin vallahi, çok iyi birisin sen, iyi yaptın bu resmi koymakla. Alen
"Geçicek dimi?"
Niyeyse bu resmime baktığımda öyle geçti aklımdan, kafamın içinde bir soru belirmiş ama sormaya korkmuşum gibi. Korkmuyormuşum gibi yapmaya çalışmışım ama o acayip gülümsemeyle kendime ebelenmişim sanki. "Geçicek dimi, tekrar uyuyabilicem ben, zayıflıycam da, olucak dimi?"
Geçtide nitekim, uyumaksa uyunuyor, zayıflamaksa zayıflanıyor, yaşadığın her saniye de yanına kar kalıyor. O resim çekildiğinde "daha lohusasın" denildiği zamanlardı, Atahan bir aylıktı, ben perişan vaziyetteydim aslında, annem beni kuaföre yollamıştı o gün, kendime çeki düzen vereyim diye. O zamanlar oğlumu memeden ayıramıyorduk, beni emzik gibi kullanıyordu, çekebilkdiğim kadar süt çekip bırakmıştım anneme, bir de emzik, benim yerime...
Kuaföre gittiğimde manikürcü kızlardan biri, "doğum ne zaman?" dedi bana, o kadar uykusuzdum ki kızamadım bile, lohusa bir kadına söylenmeyecek bir söz hani ama takılmadım. Yine de unutmamışım...
Şimdi kardeşim hamile ya, çok komik geliyor halleri bana. Ben o kadarlık hamileyken maşallahım vardı, gerçi boyum Duygu'dan bi hayli kısa olduğundan olduğumdan kelli felli duruyordum ama yine de maşallah kardeşim iyi gidiyor. Hala tam idrak edemediğinden şüpheleniyorum durumu laf aramızda, çünkü karnına bakıp bakıp "gazım var" diyor, sabahları böyle değilmiş öğleden sonra daha çok şişiyormuş sanki, çok alem. "Kızım hamilesin" demek istiyorum ama bu ara birşey de denmiyor. Bana "sen bana güzel iltifat edemiyorsun" dedi. Hakikaten çok komik bir hamilelik geçiriyor.
Bir yazsa çok eğleneceğinizi, çok güleceğinizi düşünüyorum, ara ara, durup durup çok komik laflar ediyor hamileliğiyle ilgili, sersemlemiş durumda aslında. Bana "tebrikler teyze oluyormuşsun" diye mesaj yollayan herkese çok teşekkür ediyorum, çok kibarsınız gerçekten.
Teyze oluyorum, bir minik bana "Teyze" diyecek ama Mehtap Teyze değil, teyze...
Benden iyi bir teyze olur diye düşünüyorum, biraz kollar, biraz şımartırım yiğenimi sanki.
Birgün, kardeşim doğum yaptıktan sonra, yüzünde böyle bir ifade görürsem eğer, "geçicek korkma", diyeceğim, hakikaten geçiyor çünkü, "böyle kaldım ben galiba" diyorsun ama olmuyor öyle
Yaşadığın her an yanına kar kalıyor, onun dışında herşey geçiyor....
Kurban olsun annen palet gibi ayaklarına
Bugün anneler günü, benden beklenen de haliyle şööle duygu yüklü bir anneler günü yazısı yazmam olsa gerek ama yapmayacağım bunu. Anneler günü yazısı yazacağım elbet kenarından köşesinden de olsa ama duygu yüklü kısmı bir muamma, benden öyle fazla "benim annem güzel annem beni al kollarınaaa" çıkmıyor, (kassam çıkar da) sevmiyorum öyle insanları üzerek güzel yazı çıkarma modelini. O şarkıyı da hiçbir zaman sevmedim zaten...
************
Sabah olmak üzere, sabaha karşı 5 suları, uyuyorum aslında, yada uyuyormuşum. Böyle ciğerime doğru bir sızlama ve acıyla uyanıyorum, sanki kaburgalarım çatlamış gibi, elim karnıma gidiyor, gözlerim hala kapalı, "uyandın mı oğlum" diyorum, uyanmış, dönüyor dönerkende tekme atıyor oğlum göğüs kafesime doğru. Bu nasıl bir uyanmak diyorum, uyurken de hareketli oğlum ama uyanınca tekme üstüne tekme yiyorum. Ah diyorum bir gelsen, bir çıksan, bir görsem o bana tekme atan minik ayaklarını, koklaya koklaya öpsem. Yavaşça doğruluyorum yataktan, her tarafım yastık dolu, son aylarımdayım, 1.64 boya 87 kilodayım, yatmam bir mesele, kalkmam bir mesele, mutfağa gidiyorum söylene söylene, işe gitmem lazım, hazırlanmam lazım. Oysa ben evde televizyonun karşısında keyif yapıp biraz daha uyumak istiyorum ama en geç saat dokuzda da ofiste olmam lazım, giyinmiş ve makyajlı. Halbuki ben oğlumla evimizde keyif yapmak istiyorum ama o zaman hırslarım aklımın önünden gidiyor, sımsıkı tutunmuşum işime, vazgeçmiyorum.
Tekmeyle uyandığım sabahlarda hep oğlum doğduğunda böyle uyanan bir çocuk mu alacak acaba derdim. Büyüyünce sabahları bizim yatağımıza gelecek, aramızda yatacak, o zaman da böyle döne döne savrula savrula mı uyuyacak diye düşünüyordum.
Bugün anneler günü, oğlum neredeyse dört yaşında, akşam geç yattık, sabah da geç kalkarız diye düşünüyorum ama öyle olmuyor, sırtıma yediğim bir tekmeyle uyanıyorum. Atahan'ım koynumuza gelmiş, aramıza girmiş, yatakta kendine yer atmak için sırtıma tekme atıyor. Dönüp oğlumun sırıtarak bana bakan suratını görünce o Mayıs ayını hatırlıyorum. Oğlumun karnımda gezdiği son Mayıs ayını, tekmeyle uyandığım sabahları. "Bu ayaklarla mı ulan, bu ayaklarla mı?" diyorum." hala mı?"
ısıra ısıra seviyorum ayaklarını, koklaya koklaya öpüyorum, 30 numara erkek ayaklı oğlumu. "Kurban olsun annen palet gibi ayaklarına" diyorum, Sarhan "hani şöyle Anadolu kadınları gibi sevmiyor musun bu çocuğu çok komiğime gidiyor" diyor, hani şöyle "yavrıımmm yavrım" tadında. Seviyorum diyorum, kalbimden geldiği gibi, içimin çektiği gibi seviyorum yavrumu. Oğlumu severken belli bir "çizgi" tutturma endişem yok benim, asil durma, klas bildirme, farklı olma, fark yaratma, değişik anne olma, modern durma gibi cahilliklere takılmıyorum.
Anne gibi seviyorum oğlumu ben, annemin beni sevdiği gibi, insan gibi, kadın gibi...
Yavrusunu severken karizma yaratma çabası içinde olmayan tüm doğal ve gerçek annelerin anneler gününü kutlarım.
***********
Oğlumun doğumundan önce benim bencil anne olduğum bir dönem var aslında, bilirim yani bencil anne nasıl olur, kardeşimle öyleydik biz. Ben büyük olduğum için sokakta oynarken Duygu'nun gelmesini istemezdim çünkü ona zarar gelmesin diye, ne bileyim düşmesin, sapıklar kaçırmasın veya oğlanlar sıkıştırmasın diye dikkat etmek durumunda olmaktan oynadığım oyundan zevk alamazdım. Sokakta özgürce top koşturmak varken, hem ip atlayıp hem tek gözle kardeşi kollarken ipe basıp oyun dışı kalmak ters gelirdi. O yüzden annem Duygu'yu yanımda yollasın istemezdim. Ne kadar bilir ne kadar bilmez bilmiyorum ama Duygu da bana azbuçuk evlat gibidir. O yüzden büyük kızımla ilgili bir anımı da anlatmam lazım.
Annemler bizi lunapaka götürdü Maçka'da, o zaman küçüktük ama yine ben ortaokul Duygu ilkokul sıralarında, yani ufal da cebime gir değiliz. Meşhur Gondol'a bindik bir uçta biz diğer uçta Arap turistler. Alet çalışmaya başladı, kardeşimde sağolsun hem tırsar hem biner böyle şeylere, dini yönü de kuvvetli alet hızkandıkça duygu başladı;
Allahu Ekber....
Önce ne olduğunu anlayamadık tabi, noluyo çocuk itikata geldi falan ama Duygu olayı biradım ileri götürdü ve korkudan bağıra bağıra kelime-i şehadet getirmeye başladı. Gondol her diklendiğinde Duygu avaz avaz bağırıyor;
Eşhedü enla ilahe illalah....
Derken gondolun diğer ucunda, karşı tarafımızdaki Arap turistler gaza geldi...
Duygu: Eşhedü enla ilahe.... Arap turistler: lülülülü Duygu: Allahu ekber Arap turistler: lülülülülü
Ben kafayı yiyeceğim neredeyse, Duygu korkudan bayılacak ya tekbir getiriyor ya da kelime-i şehadet ama karşı tarafta boş durmuyor, çok kötü gaza geldiler, tam tribün durumu yaşanıyor döt kadar gondolda, kırmızı- beyaz, en büyük- Türkiye karşılıklı bağrışırlar ya işte aynı öyle.
Derken alet durdu, Duygu alkışlar ve çığlıklar eşliğinde gondoldan indi, Arap hatunlar hayran hayran kardeşime bakıyorlar, gözleri pırıl pırıl, böyle dini bütün bir Türk kızı görmekten mutlular. Babamların gülmekten gözleri yaş içinde...
Bu çocuk (Duygu) Amerika'ya gelip oradaki (hemde oradaki) eğlence parkındaki tüm aletlere bineceğini bildirdiğinde ilk aklıma gelen manzara buydu, ikincisi ise Allah'ın Amerikalılarına bu tekbir seslerini nasıl açıklayacağımız ama Allah'tan yapmadı. Yine de kardeşimin bu aletlere binerken ve inerken çok komik resimleri var elimde, tutunma yerlerine sıkı sıkı sarılmış, gözler kapalı.
Sarhan bana anneler günü hediyesi olarak scanner aldı, kimbilir artık ne amaçlarla kullanırım, anneler günü hediyesi olarak bir kahve ikram edilmesi lazım :))
BEN mi daha aptalım yoksa SEN mi?
Bugün bir soruyla başlayalım isterseniz. Hangi kadın daha akıllıdır?
Gerçekten akıllı olduğu iddasıyla etrafta veya aile içinde caka satarak gezip eninde sonunda hep yaya kalan mı? Yoksa sürekli mağdur, yaralı, pasif ve güçsüz olup bütün işi başkalarına yıkanlar mı?
Çok olağanüstü bir konu atmış değilim ortaya sık sık gündeme düşen (en azından benimkine) bir durumdur ama bu kez şöyle cidden bir inceleyelim bu iki kadını.
Bir tanesi iddialıdır. Buna "BEN" tipi kadın diyelim, sürekli "tamam ben yaparım, sen git ben hallederim, bana bırak, ben bi düşüneyim, ben ne yapabilirim, ben yapayım" tipi bu kadın kendinden aslında yapabileceğinden fazlasını bekler. Belki kapasitesi olduğunu sandığının yarısı kadardır ama içinde yanan iddia ve başarı ateşini söndüremediğinden ister istemez herşeye atlar. Bir müddet sonra herkes alışır. Artık "o yapar" olur herşey. Yapamayacağı şeyler çıksada karşısına çevrede hayal kırıklığı yaratmamak için oldurmaya çalışır. Yırtınır, yorulur, hırpalanır, hatta erken yaşlanır.
Bir müddet sonra tüm "başarıları" normal algılanmaya başlar, "a o yapardı zaten" olur herşey. Bu sefer daha fazlasını daha zorunu başarmak zorunda kalır ki tekrar eski, parlak, takdir gören günlerine dönebilsin. Başarırda, bir şekilde yapar. Öte yandan birgün gerçekten zorlandığında başta kocası "ne varki bunda" diyebilir, "büyütüyorsun" diyebilir, "boşver takma" diyebilir. Çünkü o sorun değil çözüm üreten kadındır. Önce kocası bu lükse alışmıştır ve yan çizmesine izin vermez.
Gelelim diğerine. Buna "SEN" tipi kadın diyelim. "ben yapamam sen yap, ben gidemem sen git, ben çok frenayım sen hallet, ben kaldıramam bunu şimdi sen uğraş". Bu kadın etrafta zavallı, garip, beceriksiz, silik gibi sıfatlarla anılır, kimse ondan birşey istemez, birşey beklemez, tam tersi bu kadın birşey yapacağı zaman herkes yardımcı olmaya çalışır. Çünkü hassastır, kırılgandır, beceriksizdir ve el atılması gereklidir.
Ama hakikaten öyle midir?
Başta kocası herkes bu kadını koruyup kollamaya uğraşır, "sen otur ben yaparım, sen kalkma ben getiririm, sen gitme ben giderim, sen yapamazsın oralarda şimdi ben şirketten birini yollar yaptırırım, oralar sana göre yerler değil" denir bu kadına. BEN tipi kadın belkide olduğundan daha güçlü ve sert görünmeye çalışarak kendini yırtarken dışarda, bu SEN tipi kadın keyiftedir.
Ve nedense bu SEN tipi kadınlar için diğer kadınlar "aptal o" der, öyle mi peki?
Tabiki böyle sadece saptama yapıp bırakmayacağım. Şimdi bu "BEN" tipi kadınlara çeşitli öneriler getireceğim. Hala geç değil, birşeyleri değiştirilebilir. Mesela önce baş ağrısı ile başlayın. "Bu ara çok kötüyüm sürekli başım ağrıyor" diye birşey atın ortaya. Sonra yavaş yavaş tansiyonum düşük, sinirlerim bozuk gibi şeyler çıkarın kendinize ve yardım istemeye başlayın. Tüm problemleri bölüşmeye alışmış adam tipini yada sizin için endişelenme ihtiyacı duymayan aile tipini tekrar şekillendirmek zordur ama deneyin. Birazda birşeyleri "yapamıyor olmak" için çabalayın. Siz amele gibi uğraşırken millet leydi gibi yaşıyor bunu hatırlayın.
Gelelim SEN tipi kadınlara.
Bacım sadece helal olsun diyorum o kadar...
Anlamsız fikir sıçramaları
Hani şimdi çok klasik olacak ama ben gerçekten inanıyorum bir kadının cildinin en değerli hazinesi olduğuna. Mesela şimdi gidip Freud'a sorsak muhtemelen benim bu makyaj yapmayan paçoz halimin altında aslında gizli gizli cildime zarar verme korkuları çıkarabilir gün ışığına. Önce ve mutlaka saçım gelir derken cildim, muhtemelen genç kızlığımda sivilcelerimden çok çektiğimden aklım çıkar tekrar yüzüm bozulacak diye, elleyemem.
Yaptığım tüm bakımları aslan oğlum bir tırnak darbesiyle dağıtabiliyor ama o ayrı. Bu nasıl bir tırnaktır, yarabbi nasıl böyle hızlı uzar anlamak mümkün değil. Bugün kesiyorsun, yarın bir bakıyorsun hem kazma gibi olmuş hemde içlerinde ya kurumuş oyun hamuru ya pastel boya ya da benim deri parçaları birikmiş.
Ben kendimi istediğim kadar nemlendiricilerle ovalıyim, aman efendim peelingler yapayım, oğlumla bir boğuşuyoruz, jilet gibi kesiyor o tırnaklar beni ve her yanım yara bere içinde tamamlıyorum kafadan iki ayı. Şu an kollarımdaki yara izleri yetmiyormuş gibi bugün bir de cilt doktoruna gittik Atahan'la. Uzun zamandır canımı sıkmakta olan kılcal damarlarıma bir el attırayım diye düşünmüştüm ve yuvadan erken çıkan oğlumu da aldığım gibi kendimizi doktor muayenehanesinde bulduk. Atahan'ım için tam şok, yaşadığımız polis kabusundan sonra birde cazır cuzur lazer olayı, travmalardan travma beğen yani. Neyseki doktor çok tatlı bir bayandı, Atahan orada balonla oynarken benim seans tamamlandı.
Yaz geliyor, benim deli gibi tatile ihtiyacım var, oğlumun bana daha fazla çentik atmasına engel olmalı ve tez zamanda kendimi bir şekle sokmalıyım diye düşünüyorum. Klasik yaz kadını haleti ruhiyesi.
Bu arada Bahçeşehir'de alternatif dergiler çıkmaya başladı, en son çıkan derginin yazarlarından biri Vahe Kılıçaslan diğeri Medyum Memiş, düşünün yani!! (ünlü biri de var ama adını hatırlayamadım şimdi, Flash TV de anchorman!!)
Şimdi Medyum Memiş'in bizim dergideki alternatifi kim olabilir diye düşünüyorum, bana en uygun isim Yavuz Saltuk gibi geliyor. Kendisi musallat bir kişilik, hangi ay nereye dolayacağı belli değil, geçen iki ay belediyelere taktı, ona kızan belediyeler beni aradı, ben perişan oldum. Bu ayki yazısında Genelkurmay'a dolamış, kapatacaklar bizim dergiyi yakında böyle giderse. Şimdi ben diyorum ki Yavuz'a tarot dersi aldıralım, arkadaş laz zaten yani böyle elinin tersiyle "kodumu oturtma" durumu genetiğinde mevcut, e bundan iyi şamda kayısı, Memiş'e karşı Yavuz'u sürelim piyasaya diyorum.
Aynı dergi, bana alternatif, en kıllısından genç bir oğlan bulmuş, ama nasıl biçimsiz şekilsiz birşey anlatamam. Ben böyle hayır işleri yardım kampanyaları yapıyorum ya, bu çocuğun eline de beş saksı çiçek tutuşturmuşlar, huzurevine yollamışlar, çocukta oradaki yaşlıların kucağına çiçekleri koyup resimlerini çekmiş, altına da anneler gününüz kutlu olsun yazmış ki çok trajik. Çok hüzünlü bir görüntüydü.
Ben diyorum ki Bahçeşehir'de iki yazarın rakibi olamaz, biri ben isem diğeri Memiş'tir!!!!!!
Ne benim gibi ne onun gibi adam öyle kolay çıkmaz, o yüzden bize kapışmak yakışır aslında ama kulvarlar farklı. :)
Bunun dışında lazerlerim acıyor hafiften, anlamsız bir duş alma istediğindeyim ama 24 saat su değmemeliymiş, o yüzden kafamı tam toparlayamıyorum.
Sizin de kafanızı bu alakasız fikir sıçramalarıyla daha fazla karıştırmamak için burada kesiyorum...
Suç duyurusu aslında... Kendimiz ve ailemiz dışında hiçkimseye güvenemeyiz, bunu iyice anladım. Ne yazık ki -ama farkındalıklarımız açık ama kapalı- Türkiye buhran geçiriyor. Diğer illeri bilemem ama İstanbul'da yaşayan herkes aklını ya oynatmış ya oynatmak üzere. Ne yazık ki bazen, hem de en ummadığınız yerde başınıza öyle birşey geliyor ki tüm değer yargılarınız altüst oluyor. İnanmak istediğiniz herşey duman oluyor, ister istemez "sonuçta burası Türkiye" diyorsunuz. Çok kınadığım tüm o insanlar gibi aslında bende kurtarılmış alanlarda yaşadığımdan ara sıra mecburiyetten de olsa "halka indiğimde" gerçeği yumruk gibi yiyorum ağzımın üstüne ve "vay be " diyorum. "Ben de burada, hakikaten salak salak birşeyleri düzeltebileceğimi, birşeyler yapabileceğimi sanıyordum, hiç şansım yokmuş" Sarhan yaz tatiline işleri nedeniyle geç gireceğimizi ama ilerleyen aylarda "problem kadın" a dönüşmemem için istersek, o iş için Berlin'e giderken kendisiyle gelebileceğimizi söyledi. Bende biraz süpheli durdum bu teklife, biraz üşendim, biraz "çocuk ne yiyecek orada" diye düşündüm, bir de "ben önden gideyim siz arkadan gelin" diyor, Atahan'la yalnız uçak yolculuğu demek bu, gözüm yemedi açıkcası. Nitekim pasaportumun süresi de dolmuş, ama en azından pasaportu uzatalım da sonradan hadi dersek gidebilelim diye düşündük. Ve benim bu iş için Büyükçekmece Emniyet Müdürlüğü'ne gitmem gerekti. Daha bismillah kapıdan içeri girmeden nöbet bekleyen polisin saldırısına uğradım. Cidden saldırdı... Ben: Afedersiniz, birşey soracaktım, arkada çocuk uyuyor, yakın olması için buraya parkedebilir miyim? Polis: Manyak mısın lan sen, s.....tir git nereye parkedersen parket, buraya parkedemezsin!!! Yok yok yanlış okumuyorsunuz, aynen böyle gelişiyor konuşma. Ben dedimki kendime, hani önce ailesini sonra "beylik" tabancasındaki son kurşunla kendisini şakağından vuran polisler var ya bunalıma girip. Birkaç haftaya Hürriyet'in üçüncü sayfasında böyle bir haberini okuyacağım bir polisle karşı karşıyayım, hiç bulaşmamak en iyisi. Öte yandan içime de oturdu inkar edemem. Alakasız bir yere parkedip, uyuyan oğlumu kucakladığım gibi güvenlik kapısından geçtim, içerde biraz daha genç dolayısıyla bozulmamış olduğunu sandığım iki polise "kapıdaki polis çok kaba konuşuyor insanlarla, küfür ediyor, bence uyarmanız gerekir" dememe kalmadan, muhtemelen şikayet edeceğimi tahmin ettiği için kapıyı dinleyen deli polis içeri dalıp bana avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Genç polisler müdahale etmiyor... Neye uğradığını şaşıran Atahan uyanıp tüfeğini bana doğru sallaya sallaya "aldırırım lan seni içeri" diye bağıran polisi görünce avaz avaz ağlamaya başladı. Deli polis kendini yırtıyor "tutuklatırım seni, yıkıl karşımdan" diye. Bunun üzerine ben de bağırmaya başladım, "deli misin kardeşim sen, neyin sinir krizini geçiriyorsun?, üstünde üniforma var diye kimseyle bu şekilde konuşamazsın" diye. O esnada ana binadan çıkmakta olan ve yine pasaport işlemleri için içerde bulunan, normal, halktan, sivil bir kadın beni azarlamaya başladı, "polisle tartışma, polis olmasa gece uyku uyuyamayız" Kadın konuyu bilmeden, ne olduğunu anlamadan, direkt bana dalaştı polisle birlik olup, yağcılıkta son nokta. (kadın kadının kurdudır) Derken ben şuurumu yitirmiş olmalıyım çünkü kendime geldiğimde kadın polisler Atahan'ı benden ayırmaya çalışıyorlardı sakinleştirmek için, ben bir yandan "tutukla lan manyak, tutukla bakim nasıl tutukluyosun sen beni, kimsin lan sen, adam mısın?" diye höykürüyor diğer yandan babama cep telefonundan, "baba bu it beni tutuklayacakmış çabuk gel" diye bağırıyordum. Arada olanları boşverin, sonuçta adamla ilgili hiçbir işlem yapılmadı. Ana binaya girdikten sonra herşeyin bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğu aslında deli polisin bana öyle şeyler söylemediği benim yanlış anladığım!! söylendi. Kendisinden şikayetçi olduğumu ve ismini istediğimi söylediğimde ismini bilmediklerini!! ve bunu uzatmanın benim için iyi! olmayacağı söylendi. Anlayacağınız, "aslında siz burda bile değilsiniz, rüya görüyorsunuz" şeklinde "ikna" edilip ama yine de dışardaki deli polise güvenemediklerinden -belki çıkışta birşey yapar diye- iki kadın polis nezatretinde arabamıza ulaştırıldık. Kendime gelmem iki gün sürdü, sonuçta insanın hergün başına gelen birşey değil bu. Uzun süre herhangi bir sebeple karakola gidebileceğimi sanmıyorum hatta yolda kazara polis görürsem yaşadığım travmanın etkisiyle kusmaya falan bile başlayabilirim, öyle midem bulandı olan bitenden. Tekrar Bahçeşehir'e döndüğümde "Allahtan buraya jandarma bakıyor" dedim, en azından buradan çıkmadığım sürece polisle karşılaşmayacağım için. Peki jandarma daha mı iyi, yooo belki de ama polis görmek istemiyorum bir süre, oğlumun da görmek isteyeceğini sanmıyorum. İşte birtek böyle zamanlarda "aslında hep Amerika'da mı kalmalıydı?" diye düşünmüyor değilim. Senede üç ay Türkiye yeterde artırdı sanki. Bu hadiseyi sizinle paylaşma sebebim; 1) Malesef Türkiye'de hiçbirşey ve hiçkimse için "gelişmiş" diye düşünerek işe başlamayın, çok büyük hayal kırıklığı yaşarsınız. 2) Bir gün bir yerde zor durumda kalırsanız asla sırtınızı bir kadına dönmeyin, sırtınızdan bıçaklanırsınız
FAZLA MI CİDDİ OLMUŞ ? Şu aşamada beğenmeme gibi bir şansınız olduğunu söyleyemem, dolayısı ile ciddi olmuş diyorsanız da size, "bekleyin gözünüz alışacak" diyorum. İlk gördüğümde ben de kendimi "en fena medikal hastalıklar.org" sitesindeymişim gibi hissettim ama zamanla gözüm alıştı diyebilirim. Yine de ilk anda buz gibi gri mavi çizgilerle gözünüzü korkutmuş olmamak için ana sayfaya eflatun çiçekler attırdım ara ara çiçeklerin rengini ve şeklini değiştirerek zaman içinde size atraksiyonlar yapacağım. Benim sitelerin encümenleri var. Sürekli yazıştığım ama henüz yüzbeyüz tanışmadığım "Kumhavuzu murahhas azaları" diyebileceğimiz bir grup arkadaşımla bu değişikliklere girmeden önce yazıştık. Açıkcası daha profesyonel bir görüntüye geçmeyi hem istedim hemde soğuk görünecek diye korktum. Bir kısım kızlar "değiştir samimiyet senin yazdıklarında" dedi, bir kısmı kızlar "elleme böyle iyi" dedi, bende arada kaldım açıkcası. Derken benim "Yazılar" linki çöktü. İşte bunun üzerine Sarhan ilk defa benim sitemin içeriğine yani iç yüzüne baktı ve bana; Sarhan: Bu ne ya? Ben: benim site işte Sarhan: Bu mu? Ben: Öyle b...ka bakar gibi bakmaz mısın!! Sarhan: Bu kadar kolayına kaçılır mı bu ne hal, insan birşeyleri biryerlere dosyalar, karman çorman etmişsin Ben:..... Bunun üzerine fazla tartışmadım artık, ve böylece kumhavuzu yeni yüzüne ve daha da önemlisi daha düzgün bir alt yapıya kavuştu (diye umuyoruz, bunu da çökertmezsem eğer) Bu arada en önemli yenilik, Jinekolog Dr. Yüksel Koçak Kadın Hastalıkları ve Doğum konularındaki yazılarıyla bundan böyle bizlerle birlikte olacak. Herkes adına Yüksel Bey'e hoşgeldiniz diyorum ve beni kırmadığı için çok teşekkür ediyorum. Artık benim siteminde bir Kadın Hastalıkları ve Doğum doktoru var hemde erkek. Bu demek oluyor ki portal olmama az kaldı :)) Arkadaşlar yeni sitemiz hepimize hayıorlı uğurlu olsun. Hiç korkacak birşey yok, görüntü değişmiş olabilir ama ben yine aynı şekilde yazmaya devam edeceğim. Sonuçta malzeme belli değil mi? not: daha eksikler var, bitmiş değil, bir yandan tamamlıyorum, ana sayfadaki yazarların kutuları öyle boş kalmayacak, Yüksel Bey'in resmi gelecek, daha çok iş var. Ama sizi merakta bırakmamak için olduğu kadarıyla attım işte...
EYVAH ANNEM ÇAĞLAYANDA! Annem ve kankalarının cevvaliyeti kendilerini tanıyan herkes tarafından bilinir ve bir de takdir gördükleri için her geçen gün artarak ilerler. Hani yaş ilerledi durulur halleri yoktur bizim ailede, bilakis yaş ilerledikçe delilik artar sanki. Benim Duygu'dan ama annemin hepimizden heyecanlı bir kişi olması buradan gelir. Gençleri olgun yaşlıları ise ellerinde bayrak meydanlardadır bizim ailenin. Bu haftasonu klasik programın aksine annemler bize geldi. Erken geldiklerinden Atahan'ımı babası ve dedesiyle bırakıp annemle Bahçeşehir pazarına doğru yola çıktık. Yaklaşık 5 dakikalık yolda bir ömürlük konuşma yaptık. Ben: Gidiyor musun kankalarınla Çağlayan'a? Annem: Aaa tabi gidiyoruz Ben: Ciddi misin? Annem: Gidicez tabi, Saadet ablanla konuştuk, Melehat, Yıldız, Sema, Figen,Ümit herkes geliyor... Ben: Anne başınıza bir iş gelmesin oralarda, çok kalabalık olacakmış Annem: Hiçbirşey olmaz, kadın dernekleri organize ediyor, ayrıca çok kalabalığız bizde Ben: Tamam ben de geleyim o zaman Annem: hadi canım, ne işin var senin, çoluklu çocuklu kadın... Ben: anne ne alakası var şimdi? Annem: olmaz, sen otur çocuğunla evde ********* Ben tatmin olmadım tabi. Eve gelince Sarhan'a "ben yarın mitinge gitsem" dedim, Sarhan yan çizince milliyetçi damarından sonra feminist damarı atak yapan annem "gelsin gelsin" dedi, zıt gidecek ya illa. :)) Akşam hem yemek yiyoruz hem babam annemi caydırmaya çalışıyor. Babam: Robokoplar dövmeye gelirse sizi, o Çağlayan yokuşuna doğru koşacaksınız, hep öyle oluyor eylemlerde Annem:ne dövmesi canım kim kimi dövüyor? Babam: Siz yine de dikkat edin, sonra avukatımı istiyorum diye beni ararsın Ben: anne ben de geliim... Sarhan: Çocuğun düzeni bozulur, bütün gün sürer o iş Ben: Rejim elden gidiyor, bunlar tepemize çıkarsa o zaman görürüm çocuğun düzenini, nasıl baksın benim oğlum dört tane hatuna? Babam: Almasın o da dört tane, döve döve vermiyolar ki Sarhan: Ben ODTÜ'de öyle kazara cop kafama gelmişti bir kere, yemekanedeydik, acıtıyo vallahi! Annem: Sen bakma kızım bunlara, vatan hizmet bekliyor, Cumhuriyet çocukları yollara dökülecek Sarhan: Senin çocuğun var, Duygu dökülsün ailenin genç nüfusunu temsilen... Ben: Çağlayan'da Starbucks var mıydı? Babam: He var, Pizza Hut'ın yanında, gerizekalı benim bu çocuklarım, ne Starbucks'ı kızım onca adamın arasında? Ben: Hayır yani, Starbukcs yoksa Duygu gitmez diyorum... Annem: Kardeşinin yanında böyle söyleme kızar Ben: Ne, kötü bişey mi dedim, takılı değil mi kahveye, paso gırtlak, kız yediğinin içtiğinin resmini çekiyor var mı ötesi? Babam: İyi de besledim ben bunları ama niye böyle oldular bilmiyorum! Annem: Ay sus Tekin, ciddiye alacak şimdi, çocuğun gururunu kırma damadın yanında!!!!! Ben: Bende mitinge gidicem... Sarhan: Ya ne işin var, biz burdan bayrak açarız Ben: Vatan hizmet bekliyor Babam: Siz üçünüz gidin, huhuşcuk (duygu) uda alın, sıkışırsanız arayın, hangi şubedesiniz söyleyin, gelip alalım Sarhan: Baba şunlara gaz verme, gözünü seviim ya ************ Sonuçta ne ben ne de Duygu gidemedik Çağlayan'a. Annem kankalarıyla vatanı bekledi ama, elinde bayraklarla, ön saflarda. Annemi kendilerine bulaştırmayacaktı bu hükümet. Çok tarihi bir hata yaptılar, henüz haberleri yok... OĞLUM VE KAYİNVALİDEM Oğlumla olan ilişkimiz gün geçtikçe kayınvalidem ile olan ilişkime daha çok benziyor gibi. Her şart altında ben hatalıyım... Bugün Atahan'la kitap günümüz. Aslında Pazartesi günleri yuvaya kitap götürüyor çocuklar, benim malı kıymetli oğlum (bu da aynı babanne) okula kitabını götürmyi reddettiği için biz her Pazartesi eve yeni bir kitap alıyoruz. Bunu kendi aramızda hoş bir ritüele çevirdik. Beraber o gün canımızın çektiği çocuk kitapları satan bir yere gidiyoruz. Sonra ben oradan bize uygun birkaç tane kitap ayırıyorum, derken oğlumla kah yere kah varsa puflara oturarak hangi kitabı daha çok beğendiğimizi bulmaya çalışıyoruz, yeni alacağımız kitabın sayfalarını kokluyoruz, "ohh mis gibi yeni kitap kokuyor" diyoruz ve satın alıyoruz. Bugün oğluşumun son takıntısı üzerine korsanlı çok güzel bir kitap aldık, önce güzelce okuduk sonra benden üzerinde gördüğü resimlerden birini çizmemi istedi. Şimdi buradan itibaren benim için tam bir azap oldu olay çünkü benim resim kabiliyetim sıfır. Kendimi yırtıyorum olmuyor, zorlukla istediğine yakın birşeyler yaptım. Bu kez de "boya" diye tuıtturdu onu da hallettim, sonra çizdiğim resmi defterden ayırmaya çalışırken cart diye "faliyetimi" yırttı. Bende (yani nerden aklıma estiyse, herhalde o olsa affetmezdi diye) "yaaa yırttın faliyetimi ya" diye sızlandım. Aman yarabbi... Aman yarabbi..... Kapıları çarpıp çıkmalar, hızını alamayıp geri dönüp kapıyı açıp tekrar çarpmalar, kıyametler koptu evin içinde. Alt dudak düştü, ağlamamak için kendini zor tutuyor ve avaz avaz bağırıyor bana "bi daa çizzz". "Oğlum deli misin, divane misin?" yok, nuh diyor peygamber demiyor, yırtıyor kendini. İşin sonunda ben Atahan benim faliyetimi yırttığı için özür dileyecektim neredeyse, o kadar kastı yani. Neyse ki Sarhan yetişti imdadımıza, onların ailesinin genetik yetenek durumundan dolayı, benim yaklaşık 20 dakika uğraştığım köpek balığını 5 saniyede, hemde benden iyi çizip çocuğumuzu sakinleştirdi. Dün babannemizle dedemiz bizdeydi yine, Sarhan'ın annesi önce itinayla buzdolabımızı kontrol etti, hangi meyveler yenmiş, hangileri hala duruyor, neden Atahan'a karpuz verilmiyor, yoksa veriliyor mu kontrolü yapıldı. Ben tamamen teslim bir şekilde salona oturup genel kontrolün bitmesini ve eleştirilerin başlamasını bekledim. Bize getirdikleri meyveleri yerleştirirken çileklerin börttüğü demek çilek yenmediği yorumlarını sükunetle karşıladım. Kayınvalidem mutfaktan bana sesleniyor, ben nakavt bir şekilde salonda bu acının bitmesini ve günlük sohbete geçilmesini bekliyorum. Tam karşımda acımaklı gözlerle bana bakan kayınpederimle göz göze gelip güldük ki aslında kendisi de son derece huysuz bir kişiliktir, o kadar aksidir ki lakabı anarşisttir, düşünün, o bile artık bana daha yumuşak, üzülüyor halime, neyse kayınvalidem salona gelip bizi gülerken gördü ve küstü... Yani küsmedi de çok bozuldu ve ondan sonra bütün akşam niye Sarhan'ın babasının daha sempatik bulunduğunu anlayamadığını, oysa bütün aile düzeninin kendisi tarafından sağlandığını, bu durumdan hoşnut olmadığını, bütün işi kendisinin yaptığını ama herkesin benim kayımnpederi sevimli bulduğunu söyleyip kırıldı. Bende onun gönlünü almak için "aa olur mu anne herkes sizi çok seviyor " dedim. Hatta neredeyse buzdolabımı kontrol ettiği için özür dileyecektim kendisinden. Anlayacağınız oğlum ve sülalesi beni tuş etmiş durumda, çok önce direnmeyi bıraktım, çok önce teslim oldum da hala yakamı kurtaramıyorum... Diğer Yazılarım:
|