www.KUMHAVUZU.com

       

Victorian Pansy Victorian Pansy

 

 

NİSAN 2007 YAZILARIM:

Annem ve kankalarının cevvaliyeti kendilerini tanıyan herkes tarafından bilinir ve bir de takdir gördükleri için her geçen gün artarak ilerler. Hani yaş ilerledi durulur halleri yoktur bizim ailede, bilakis yaş ilerledikçe delilik artar sanki. Benim Duygu'dan ama annemin hepimizden heyecanlı bir kişi olması buradan gelir. Gençleri olgun yaşlıları ise ellerinde bayrak meydanlardadır bizim ailenin.

Bu haftasonu klasik programın aksine annemler bize geldi. Erken geldiklerinden Atahan'ımı babası ve dedesiyle bırakıp annemle Bahçeşehir pazarına doğru yola çıktık. Yaklaşık 5 dakikalık yolda bir ömürlük konuşma yaptık.

Ben: Gidiyor musun kankalarınla Çağlayan'a?

Annem: Aaa tabi gidiyoruz

Ben: Ciddi misin?

Annem: Gidicez tabi, Saadet ablanla konuştuk, Melehat, Yıldız, Sema, Figen,Ümit herkes geliyor...

Ben: Anne başınıza bir iş gelmesin oralarda, çok kalabalık olacakmış

Annem: Hiçbirşey olmaz, kadın dernekleri organize ediyor, ayrıca çok kalabalığız bizde

Ben: Tamam ben de geleyim o zaman

Annem:  hadi canım, ne işin var senin, çoluklu çocuklu kadın...

Ben: anne ne alakası var şimdi?

Annem: olmaz, sen otur çocuğunla evde

*********

Ben tatmin olmadım tabi. Eve gelince Sarhan'a "ben yarın mitinge gitsem" dedim, Sarhan yan çizince milliyetçi damarından sonra feminist damarı atak yapan annem "gelsin gelsin" dedi, zıt gidecek ya illa. :))

Akşam hem yemek yiyoruz hem babam annemi caydırmaya çalışıyor.

Babam: Robokoplar dövmeye gelirse sizi, o Çağlayan yokuşuna doğru koşacaksınız, hep öyle oluyor eylemlerde

Annem:ne dövmesi canım kim kimi dövüyor?

Babam: Siz yine de dikkat edin, sonra avukatımı istiyorum diye beni ararsın

Ben: anne ben de geliim...

Sarhan: Çocuğun düzeni bozulur, bütün gün sürer o iş

Ben: Rejim elden gidiyor, bunlar tepemize çıkarsa o zaman görürüm çocuğun  düzenini, nasıl baksın benim oğlum dört tane hatuna?

Babam: Almasın o da dört tane, döve döve vermiyolar ki

Sarhan: Ben ODTÜ'de öyle kazara cop kafama gelmişti bir kere, yemekanedeydik, acıtıyo vallahi!

Annem: Sen bakma kızım bunlara, vatan hizmet bekliyor, Cumhuriyet çocukları yollara dökülecek

Sarhan: Senin çocuğun var, Duygu dökülsün ailenin genç nüfusunu temsilen...

Ben: Çağlayan'da Starbucks var mıydı?

Babam: He var, Pizza Hut'ın yanında, gerizekalı benim bu çocuklarım, ne Starbucks'ı kızım onca adamın arasında?

Ben: Hayır yani, Starbukcs yoksa Duygu gitmez diyorum...

Annem: Kardeşinin yanında böyle söyleme kızar

Ben: Ne, kötü bişey mi dedim, takılı değil mi kahveye, paso gırtlak, kız yediğinin içtiğinin resmini çekiyor var mı ötesi?

Babam: İyi de besledim ben bunları ama niye böyle oldular bilmiyorum!

Annem: Ay sus Tekin, ciddiye alacak şimdi, çocuğun gururunu kırma damadın yanında!!!!!

Ben: Bende mitinge gidicem...

Sarhan: Ya ne işin var, biz burdan bayrak açarız

Ben: Vatan hizmet bekliyor

Babam: Siz üçünüz gidin, huhuşcuk (duygu) uda alın, sıkışırsanız arayın, hangi şubedesiniz söyleyin, gelip alalım

Sarhan: Baba şunlara gaz verme, gözünü seviim ya

************

Sonuçta ne ben ne de Duygu gidemedik Çağlayan'a. Annem kankalarıyla vatanı bekledi ama, elinde bayraklarla, ön saflarda. Annemi kendilerine bulaştırmayacaktı bu hükümet.

Çok tarihi bir hata yaptılar, henüz haberleri yok...


Politika yazan biri değilim. Üç beş politik röportaj yüzünden yorgun düştüğümü sağır sultan biliyor. Elimden geldiğince uzak durmaya çalıştığım, zaten fazla da hakim olmadığım bir konudur. Fakat hem yazı yazan bir insan, hem bir TC vatandaşı, hem de kadın olarak, böyle gündemi meşgul eden Cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında fikir buyurmazsam yarılıvereceğim orta yerimden.

Benim görüşüme göre; geçmiş dönemlerde de Başbakanlık makamı farklı görüşleri temsil eden parti liderlerince doldurulduğu, tam sayı tutturulamadığı için farklı fikirlerdeki partilerin (DYP + Refah= Refahyol) birlikte çalıştığı, topluma hizmet! ettiği bir makam olmuştur.

Ancak her ne olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamı Atatürk İlke İnklaplarına yani Türk Devleti'nin kimliğine uygun kişilere teslim edilmiş, ve oradaki kişiler zaman zaman akrabalık ilişkilerinden dolayı sıkıntılar yaşasalar da (Demirel) en azından başka konmularda insanları germeden görevlerini tamamlamışlardır.

Laik olduğu iddia edilen bir ülkede nasıl ki "senden Cumhurbaşkanı olmaz çünkü karın sisteme uymuyor" demek çok dik görünse de aynı şekilde bir devletin iki farklı kurumunun da aynı partili kimselere teslim edilmesi, devlet içindeki tüm atama ve yürütmelerin "al gülüm-ver gülüm" şeklinde yapılması fevkalade yanlış durmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin nizamı yasa ve kanunlarla düzenlenmiştir. Bu yasalar hiçkimseye sen saçını örtemezsin dememekle birlikte belli mekanlara girişte giysi mecburiyeti koymaktadır. Yine aynı kanunlara göre başörtülü birinin Çankaya'da olması devletin en üst kurumu olduğundan ve nizama ters düştüğünden yanlıştır.

Hayrinüssa Hanım başını açmak zorunda değildir çünkü laik ülkeler insana şunu yap bunu yapma demez. Öte yandan hiçbir hukuk cumhuriyeti de kişiye göre esneyemez. Yasaksa yasaktır ve o yasak sana uymuyorsa yapılacak en onurlu davranış ittirebileceğin kadar ittirip mümkün olduğunca esnetmek değil, "teşekkür ederim ama sizin sistem bize uymuyor" diyerek gitmektir.

Farklı dini yada siyasi görüşteki insanların tamda istedikleri gibi yaşayabilecekleri memleketler mevcutken, oraya gidip yaşamlarını oralarda istedikleri gibi idame ettirebilecekken, içinde bulundukları ülkeyi kendi keyiflerine göre şekillendirme çabası hem boş hem yanlıştır.

Türkiye gibi içinde kozmopolit yapı barındıran topraklar için en iyi çözümün demokratik ve laik olmak olduğu bu kadar aşikarken ben sade bir vatandaş olarak hem başbakanlıkta hem Cumhurbaşkanlığında aynı partili siyasilerin bulunmasını ve bu kişilerin Atatürk İlke ve İnklaplarına uymayan davranışlarını doğru bulmuyorum.



Mutlaka birçoğunuz biliyorsunuzdur. Digitürk kanallarından birinde "queer eye for the straight guy" diye bir program var. Bu programda klasik bir erkek yani dağınık, pis, kendine bakmayı bilmeyen bir adam gidiyor, bu beş tane birbirinden muhteşem ama feci gay adama başvuruyor. Bu gay kişilerde bu klasik erkeği düzene sokuyorlar.

Hepsinin ayrı bir uzmanlığı var, biri yemek gurusu, biri saç yapıyor, biri evi düzenliyor, biri yaşam felsefesine katkıda bulunmaya çalışıyor ve yandaki resimde görmüş olduğunuz Carson'da giyimini düzeltiyor.

Bu adamların hepsi normal erkek gibi. Özellikle yemek olaylarına bakanın gay olduğuna ihtimal vermek çok güç. Ama Carson...

Carson tek kelimeyle muhteşem, oldukça!! erkek gibi giyinmekle birlikte mutlaka bir yerden ucunu kaçırıyor, halleri, tavırları, gülmesi, saçını atması enfes. Konuşması inanılmaz, tam yaşı azıcık ilerlemiş kokoş hatunlar gibi. Malesef hangi gün, hangi saat, hangi kanal bilgileri bende yok. Yalnız anladığım kadarıyla tekrarları sık dönüyor olmalı ki benim kadar az televizyon seyreden biri bile haftada bir rastlıyor bu programa. Bu adamları ekranda gördüğüm zaman takılıp kalıyorum.

Şimdi nedir bu kadar özel olan diyeceksiniz ama nasıl açıklasam bilmiyorum ki. Bunlar adamı şekle sokarken ve işleri bittikten sonra ekranda adama öğrettiklerinin uygulanmasını seyrederken çok komik konuşuyorlar. Alt yazıları takip etmediğim için çeviriler aynı kalitede yapılıyor mu yada aynı tadı veriyor mu bilmiyorum. Yalnız benim tavsiyem İngilizce biliyorsanız alt yazılara takılmamaya çalışarak bu beş çok komik adamın kendi aralarında konuşmalarını bir dinleyin. Başta Carson olmak üzere inanılmaz komikler. Çok eğleneceksiniz...

*********************

Gelelim bir diğer haberimize, bu haftadan itibaren Kumhavuzu'na bir köşe daha ekleniyor. Pedagog Eda Koçak Yelkenci'nin yazılarının yanı sıra, bundan böyle İnsan kaynakları Uzmanı Pınar Efendioğlu'da buradan yazılarıyla sizlere seslenecek. Pınar Efendioğlu; insan kaynakları, işe alım, hamilelik izini, cv hazırlama, uygulanan testler, yüzyüze görüşme gibi ve daha burada saymadığım pekçok konuda sizlere ulaşacak ve aynı zamanda kendisine sorularınız olursa onları da cevaplayacak.

*********************

En kısa zamanda hem Eda Hanım'ın hem de Pınar Hanım'ın resimlerini köşelerine koymak istiyorum. Zannediyorum Pınar Efendioğlu'nun fotoğrafı yarın elimde olacak, önümüzdeki haftada Eda Yelkenci Koçak fotoğrafı eklenecek ve benim resimlerle birleşince biz üç kadın dünyanıza nur gibi doğacağız artık.

Şaka bir yana yazılarımı okuduğunuz ve sitemle ilgilendiğiniz için çok sık teşekkür etmediğimiz farkındayım. Siz benim yaptıklarımla ilgilendikçe, yazdıklarımı okudukça ben daha fazlasını ve iyisini yapmak için motive oluyorum. O yüzden burada olan ve gelmeye devam eden hatta yeni başlayan herkese teşekkür ediyorum.

Aferin size, demekki dekolte vermeyen kadınların da yazıları okunuyormuş, demekki hakikaten kaliteli bir kalabalık toplamayı başarıyorum etrafıma.

Aferin...



Biran önce yaz gelmesi lazım ki burnu açık ayakkabı giydiğimde bir heves, serin serin esen rüzgardan, ayak parmaklarımın ucu morarmasın. Bir an önce yaz gelmeli ki istediğim gibi bir bronz tenim olsun ve kaprilerim böyle nahoş durmasın beyaz bacaklarım yüzünden. O cildimizi bronza boyayan spreylerden lise çağlarımızda vazgeçtim ben, Ebru kendini o kremlerle turuncuya boyadığı dönemde. İçimin rahat etmesi için biran önce yaz gelmesi lazım. Böylelikle oğlum dışarda oynarken daha az endişelenip acaba üşüyor mudur diye, rahat rahat kemiklerimi ısıtan güneşin tadını çıkarabileceğim bende.

Okullarda kapanacağından yazın, daha az çalışmam gerekecek ve eve aldığım "abla" hayatımı kolaylaştıracak diye umuyorum. Daha az yatak toplayıp daha az bulaşık makinası boşaltacağım mesela, ya da oğlumun pırtık pırtık yapıp yerlere döktüğü oyun hamurları silsilesi daha az bezdirecek beni diye umuyorum.

Kendimi beş yıldızlı -hatta yedi- bir otelin sahilinde denize karşı alkolsüz meyva kokteyli içerken hayal ediyorum. Daha az kalorili olduğu için yaptığım tercihten dolayı içim rahat, oğlum ve kocam ayağımın dibinde, gözümün önünde kumdan kale yapıyorlar, ben döne döne tenimi yakarken. İkisinin keyifli sesleri arasında ara sıra uyukluyor ara sıra kaldığım yerden elimdeki macera romanını okumaya devam ediyorum.

Üstüme üfleyen rüzgar yandığımı hissetmemi engelliyor, o yüzden boynum ensem ter içinde kalmadan efil efil güneşleniyorum, ama oğlumla kocam şemsiyenin altında.

İyice ısındığıma kanaat getirince hayatımın erkekleri ile birlikte denize girmeye karar veriyoruz. Canım Sarhan'ım yanımda, diğer canım kucağımda, sımsıkı dolanmış bana hem elleri hemde ayaklarıyla. Hem kum kokulu saçlarını öpüyor hem sırtından ıslata ıslata suya alıştırmaya çalışıyorum oğlumu. Üzerimize gelen her dalgada ben arkamı dönüyorum ki suya oğlum birden çok ıslanıp çıkmak istemesin diye.

Daha bir süre oradayız, eve dönmeye çok var, kafam boş, en büyük derdim akşam açık büfede sevdiğim tatlıları bulup bulamayacağım düşüncesi yada Atahan'ımın çişi geldiğinde bu kez kim götürecek tuvalete seçmeleri. Televizyon yok, gazete yok, beni dünyaya bağlayan tek şey bilgisayarım, onu da belki iki günde bir, akşam Atahan'ı uyuttuktan sonra yanımızdaki yatakta, Sarhan'la yepyeni serilmiş sakız gibi bembeyaz çarşaflarımıza uzanıp, mini bardan açtığımız biralar eşliğinde maillerimizi kontrol etmek için kullanıyoruz.

Dönmemize daha çok var, oğlum yorgunluktan baygın düşmüş uyuyor, minicik kahverengi ayaklarına bakıyorum, ayaklarına taş batmasın diye sahilde giydirdiğim sandaletlerin izi çıkmış. Parmakların üstü bembeyaz, ayakların üstü bronz, çok komik duruyor. Nasıl olsa bütün gün çok yoruldu ağır uyuyordur diye rahat rahat öpüyorum alnından, ayaklarından, tombul kollarından. Çaktırmadan ateşine bakıyorum ne olur ne olmaz diye ama sorun yok herşey yolunda.

Sarhan'a "bir ay sonra birdaha tatile çıkalım bu sefer daha hesaplı biryere gideriz "diyorum. "İşlerimi ayarlayabilirsem yaparız" diyor. Bu "evet" demek, benim kocam bana kıyamaz. Başımı göğsüne koyup hayat arkadaşımın, oğlumun uyumasını seğrederken, ne kadar şanslı ama ne kadar çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Sadece sağlıklı bir eş ve sağlıklı bir evlat sahibi olmak bile yeterli şükretmek için.

Bu akşam eşiniz ve çocuğunuz birlikte oynarken yada kitap okurken kenara çekilip şöyle bir bakın.

Bütün hazineniz karşınızda duruyor...


Bir Cumhurbaşkalığı kabusu yaşıyoruz şu ara. Kimdi neydi derken şimdi tartışmalar boyut değiştirdi. Abdullah Gül silik bir adam mı bu iş için? Tayyip Erdoğan olsa türban olayı ne olacaktı? Peki ya Ahmet Hakan haklı çıksaydı, yani Nimet Çubukçu olsa hakikaten daha iyi mi olurdu?

Duygu kendi Cumhurbaşkanı adayını açıklamış. Benim oğlumu (yani yiğenini) aday göstermiş. Vallahi bana da first lady olmak yakışırdı hani. Her daim karmakarışık saçlar, makyajsız bir surat ve rengarenk t-shirtlerimle çok alternatif dururdum Çankaya'da.

Teyzesi çok güzel anlatmış oğlumu, hem çok duygulandım hem de çok güldüm okurken. Buyrun siz de bir bakın.

http://bubenimhayatim.azbuz.com/readArticle.jsp?objectID=5000000001970560


Dün Hürriyet Gazetesinin Kelebek ekinde, çocuklar için hazırlanmış, "Çıtır çıtır felsefe" isimli kitapla ilgili Nilüfer Kas'ın görüşünü okudum.

Normal şartlarda bu tip dolduruşlara geldiğimi söyleyemem, çünkü genellikle böyle çalışmaların promosyon nitelikli olduğunu ben kendi yazı yazdığım dergiden biliyorum. Arkadaşlar buna pek çoğunuzun da bildiği gibi "advertorial" deniyor. Yani "reklam değil" havasında reklam. Gazete ya da dergiden hatırı sayılır biri çıkıp "denedim iyiydi" diyor, tabi bu reklamdan daha etkili olduğundan normal bir reklamın 2 katı para alınıyor, ne yazıkki sistem böyle işliyor.

Öte yandan Nilüfer Kas (kitabı öneren yazar) beyaz t-shirt ve siyah ceketi ile ciddi bir hava verdiğinden bir denemekte fayda var diye düşündüm. Ama takdir edersiniz ki beni esas etkileyen Nilüfer Kas'ın giysisi değil yazısında geçen bir bilgiydi. "Çocuğun biri üstüste yüzme dersine mayosunu evde unutarak gidiyor ve bunun üzerine öğretmeni çocuğa çıplak yüzme cezası veriyor. Bu andan itibaren çocuğa onun anlayacağı şekilde hiçkimse ama hiçkimsenin onu gururunu kıracak şekilde cezalandıramayacağı anlatılıyor." diyordu.

Bunu okuduğum an olay bitti. Benim artık bu kitabı bulmam, hiçkimse ama hiçkimsenin onu gururunu kıracak şekilde cezalandıramayacağını anlatabileceğim bir ürün Fizan'da olsa gidip almam gerekiyordu. Tabi fazla duygusal davranmayıp önce matematik yapıldı. Haber Hürriyet'te çıktığına göre D&R'lara bakılacaktı. Girdiğim ilk D&R'da kapının tam karşısındaki ilk tezgahta kitaplar üstüste konmuş satılmayı bekliyordu.

Sevimli bir yazı karakteri ile, kuşe kağıda, renkli resimlerle anlatılan kısa kısa öyküler şeklinde bu kitap. Çocuk isimleri hep yabancı o yüzden çocuğunuzun kulağına önce biraz saçma geliyor, isimleri Türkçe'leştirmeyi deneyebilirsiniz. Mevzu bahis havuzlu öykü "Adalet ve Haksızlık" başlıklı sayıda var. Zannediyorum 10 farklı kitap söz konusu. Biz birde "İş ve para" başlıklı olanı aldık. Onun da arkasındaki özetten anladığım kadarıyla "işe gitmekte okula gitmekte zorunlu, canım istemiyor gitmeyeyim diye bişey yok" gibi bir mesaj veriliyor.

Benim oğlum 4 yaşına girmek üzere, açıkcası bu kitap bizim için seneye  daha uygun olacak gibi geldi bana, sanki bizim yaş grubuna daha erken. Çocuğun kafasını karıştırmayı ve henüz bilmediği şeyleri aklına sokmayı istemediğimden (hırsızlık gibi konular da var) ben sansürleyerek ve atlayarak gitmenin doğru olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan kaç yaşında olursa olsun çocuğunuza hiçkimsenin -hatalı dahi olsa- istemediği birşeyi zor kullanarak yaptıramayacağını yada gururunu kıramayacağını anlatmak lazım derim ben. Çocuk kendisine istemediği birşey dayatıldığı anda sinmek yerine "hayır" demenin doğru olduğunu bilmeli bunu ona verebilmek içinde piyasada bulunan veriler değerlendirmeye alınmalı, bence tabi...

Biz şu ana kadar olayı, "oğlum istemediğin birşey olursa, anneme söylersem parçalar seni dersin" şeklinde çözüyorduk :) .

Bir müddet çıtır çıtır felsefe çıtlayalım, bakalım aynı etkiyi yaratacak mı?

fiyat: 7,5 YTL. (tanesi)


Hafta sonu Tamer Karadağlı'nın eşi için "ben ona sadakat sözü vermedim" başlıklı söyleşini okuyunca "işte bununla ilgili yazmam lazım" dedim. Ancak dün Duygu'nun İclal Aydın yazısını okuyana kadar unutmuştum. Duygu'nun yazısı bana da "Neden sevmiyoruz böyle insanları?" sorusunun cevabını düşündürdü.

Ben neden sevmiyorum?

Her ne kadar yazı yazan kişinin yapacağı en "akıllı" hareket bu tip olaylarda taraf olmamaksa da ben İclal Aydın-Tuna Kiremitçi ilişkisine sinir olanlardandım. İkisininde küçücük çocuklarından vazgeçip aşkı ve cinselliklerini yeniden keşfe çıkması bana ters gelmişti. Muhtemelen ortada bir aşk olduğuna inanmadığım için...

Aşık insanlar ortaya çıkıp "ikimizinde koltuk altında yağ bezesi var, ne güzel değil mi?" demez gibi gelmişti bana. Aşık insan kazara ebelenince büzüşür diye düşünmüştüm böyle don lastiği gibi esnemek yerine. O yüzden Aşkın Nur Yengi'nin Zuhal Olcay'ın kocasıyla yaşadığınında aşk olduğuna inanmıyorum. Bence Aşkın da inanmıyor ki tüm klasik Türk kadınları gibi "hazır adamı yakalamışken" deyip ne pahasına olursa olsun bir tane üredi. Üredi ki adam gidemesin, kendince tabi. Oysa bak piyasaya, adamlar bir gamzenin peşine takılabiliyor yada "nasıl olsa yemin etmediydim" diye araziye uyabiliyor.

Bence herkes bu tip ilişkileri okuduğunda kendisininde bırakılıp gitme ve karşı tarafın da bir şekilde olaydan sıyrıksız kurtulabilme fikrinden korkar. O yüzden sevmeyiz böyle insanları ya da kendimizin de birgün böyle istenmeyebilme ihtimalimizi...

Belkide sevmediğimiz onların aşkının bizimkinde büyük olma ihtimali değil. Belkide gerçekten mevzunun kim daha uzağa işerle alakası yok.

Belkide sadece bizim niye böyle zırt pırt aşık olamıyor, o "duyguyu alamıyor", "kadınlığımızı yeniden keşfedemiyor" olmamızdan kaynaklı bir kızgınlık söz konusu.

Yada sadece yaşananların basit bir ahlaksızlığa kılıf uydurma çabaları olduğunu anladığımız için yesek bile hazımsızlık yapıyor işte.

Midemiz bulanıyor...


Şöyle son günlerde çektirdiğim resimlerime bir bakıyorum da, saçlar haddinden fazla Ayşe Arman duruyor gibi. İşin aslı şu; genelde erkekler uzun saç sever ama benim eş kişisi kısa saç beğendiğinden ve saçlarım az biraz uzamaya görsün, "hadi kestir, git kestir" diye başımın etini yediğinden ve saygıdeğer kuaförüm, ulu kişi Sabahattin Bey'de bana en çok bu kesimi (tombul suratlı olduğumdan) yakıştırdığından bu modeldeyim. Yoksa hazır yazı yazıyorken, saçlarda sarı kısa, röportaj, çocuk, yeşil cepli pantalon (hani birde çarpık dişlerim olsa tamam) derken Ayşe havalara girelim değil derdim. Bu malzemeden ancak bu çıkıyor, açıklayayım dedim.

Bu aralar ciddiyetin suyunu çıkardığım fikri beni hayli gerdi. Fazla politikacılarla falan konuşmaktan espri yapamaz hale geleceğim diye korkuyorum, öyle kasılmış haldeyim. Bunun üzerine kendime çeki düzen verebilmek için bir süreliğine işi gücü boşlayıp hayatımda ilk kez "gün" yapmaya karar verdim. Cuma gününden kendimi bu fikre hazırladım, arkadaşlarımı toplayacağım, pişireceğim, taşıracağım, hangi beldenin belediye başkanı, kimin basın danışmanı ararsa arasın aldırmayıp ıspanaklı börek yiyeceğim. Şişirdiler beni bu ara, normale döneceğim.

Bizim klasik Denizatı ekibine, Önde Koleji ekibinden bir hatun arkadaşımızı daha ekleyip sırayla hepsini çağırdım. Anlayamadığım bir şekilde hepsi dalga geçerek gülüp, "birşey yapalım mı ne lazım?" dediler. Muhtemelen aç kalmaktan korkuyorlar geldiklerine :) ama olsun, hepsini şaşırtmaya karar verdim. Gaza geldim, pişirdikçe pişiriyorum. Benim yardımcı hatun Leyla bile şaşırdı bana bugün, "yav mehtap hanım sen ne hamaratmışsın meğer" dedi. Bende annesinin kuzusu olarak, "eee annem hep gördüğü yeter der, yetiyormuş demekki" diye havamı attım, ne o çilekli turta yapıyorum, Leyla bana coşkuyu verdikçe benim havamdan yanıma yanaşılmıyor. (Yine de kısırı onun üzerine yıktım).

Şimdilik menüde; pizza, ıspanaklı börek, Hatay usulü kısır, çilekli turta ve saray muhallebisi var (Arzu beklerim izin alabilirsen işten). Şimdilik dizlerim ağrıyor ve elimde patlayan kırmızı yemek boyası paketi yüzünden sanki kan revan içinde kalmış gibiyim. Şimdi üç parça birşey yapıp misafir ağırlayacağım ya, artık 3 ay dinlersiniz benden.

Perşembe gününe kadar böyle, normal insanlar gibi takılıp yine eski, neşeli, rahat beni bulmaya çalışacağım. Perşembe diş macunlarımı ve diş doktorunu aldığım gibi yine Hoşdere İlkokulu'nda meslek tanıtım olayına devam. Birşey değil de, benim araç Metro City, Kanyon falan gezmekten hassas ya, Hoşdere'nin yollarında arka süspansiyonları patlatmışım, her viraja girdiğimde arkadan sanki Anadol'la geziyormuşum gibi gacur gucur sesler gelmekte. Olsun, vatan sağolsun da, o kadar yoğundum ki bu ara, bir saatliğine dahi servise bırakamadım arabamı, o vaziyette gezmekteyim.

O yüzden bu ara biraz serbest dalacağım. Ara sıra lazım...

Not: Arzu sen benim maillerimi almıyor musun aşkım?


Bu aralar -her ne kadar peşpeşe yayımlayamıyor olsam da- üstüste röportaj yaptım. Ciddi anlamda röportaj yapmaktan yorulduğumu hissediyorum, ilk başlarda iyiydi, yeni insanlar tanımak, değişik bakış açılarını öğrenmek hem keyifli hem öğretici oluyordu. Fakat gün geçtikçe kaliteli insan bulmak ve o insanların konuştuklarını saatlerce çözmek zorlaşmaya başladı.

Bir de birbirlerine kızıyorlar. Buraya yazamıyorum şimdilik ama, biri birşey diyor, diğeri kızıyor bana cevap hakkı doğdu diyor, git onu dinle onun kasedini çöz, dön öbürünü dinle öncekini kırmadan onun kasedini çözmeye çalış falan...

Bu politik olaylar beni fazlasıyla gerdiğinden yorulmuş hissediyorum kendimi. Şöyle bir karar aldım, -şimdilik- benden üstüste, Süheyl Batum, Mustafa Sarıgül, Kemal Aydın(Bahçeşehir Belediye Başkanı) röportajlarını okuyacaksınız. Bunlar yapıldı bitti. Ondan sonra bir müddet röportaj olayından izine ayrılıyorum. Bir müddet kafamı dinledikten sonra benden ARTO röportajı çıkmayacağına göre, ya tekrar doktor-sağlık-eğitim gibi konularda röportaj yapayım diyorum, veyahutta yazı dizisi olayına gireyim diyorum ne dersiniz?

Yazı dizisi yapmayı denemedim hiç, ciddi değişiklik olabilir. Mesela cezaevlerine gidip orada çocuk büyütmeye çalışan kadınlarla konuşabilirim. Böyle değişik olaylara bakış atabilirim diyorum (burdan fikir çalmaya kalkan olursa oyarım ona göre, zaten mail üstüne mail alıyorum şu dergideki de senin gibi yazıyor, bu da seni taklit ediyor diye).

Ayrıca da öyle her canı isyteyen gidip pat kapı cezaevine giremiyor hanımlar, benim babam avukat ben girebilirim, hohoyt... Neyse, taklitler aslını yaşatır, ben bile taklit edilmeye başladıysam vah bu memleketin haline diyorum ve bu günkü yazıma geçiyorum.

*********

Dün annem kankası Melahat Teyze ile bana oturmaya gelecekti. İşin komik kısmı ne o ben misafir ağırlayacağım, annem kekini, pastasını, böreğini yapıp, saklama kaplarına doldurup, misafirimi de yanına alıp öyle geliyor.

Şimdi "yuh artık" demeden önce durun. Çünkü bu daha ne ki?

Bizimkiler yola çıktıktan sonra Bahçeşehir Belediye Başkanı'nın özel kalemi arayıp, "senin üniversite röportajınla ilgili Başkanımıza cevap hakkı doğdu, yarım saat sonra burada olabilir misin?" dedi. Bu arada ben neredeyse pijamalarımla (hani neredeyse) Starbucks'ta Ayşe ile tam latte lerimizi almış masaya yerleşmek üzereyim. En ciddi halimle "yarım saatte hazırlanamam mümkün değil, bu kılıkla gelmeyeyim" dedikten sonra "o zaman bir saat" cevabını alınca apar topar çıktık tabi.

Ayşe terziden boyunu kısaltmaya verdiğim yeni lacivert (sırf bu kabil işler için alınmış) pantolonumu almaya gitti, ben doğru eve, apar topar üst değişti, Ayşe pantalonu getirdi, tam gidecek.

Ben: Nereye, hayırdır?

Ayşe: Eve...

Ben: Olmaz, misafirim geliyor!

Ayşe: ...

Ben: sen kal, onları karşıla

Ayşe: manyak mısın sen, ben oturamam senin evinde tek başıma?

Ben: Ayşe, kurban oliim saçmalama bacım, bak geliyorlar, annem oyar beni, hiçbir yere gidemezsin

Ayşe: ya mehtap ya, offf...

Ben: yapacak bişi yok aşkım, gidemezsin

Ben Ayşe'yi bırakıp çıktım, önce biraz vakit gerildiyse de çok iyi vakit geçirmiş (diyor). Önce misafirlerime Türk kahvesi ikram etmiş, masayı kurmuş, çaylar demlenmiş, kekler, pastalar falan...

Benim belediyeki görüşmem uzayınca eve döndüğümde herkes gitmişti. Arayıp sırayla hem Melahat teyzeden hem annemden özür dileyip, Ayşe'ye elli kere teşekkür ettikten sonra, gıyabımda yaşanmış bu misafirlik olayından artan tatlıları yedim.

Ondan sonra da dedim ki kendime, beş kuruş para kazanmadığım bir iş benim hayatımı bu kadar etkiliyorsa eğer, yapmam abi bundan sonra olur biter. Uzun bir süre muhtarlığın bile önünden geçeceğimden şüpheliyim...


Pazarola bu Cuma baskıdan çıkacak. Böylelikle haftasonu itibariyle aslanlar gibi Süheyl Batum röportajıma vakıf olabileceksiniz. Buna ek olarak son üç aydır Bahçeşehir halkını geren yazılar yazdığımı düşünerek Mayıs sayısında daha neşeli birşeyler yazayım, fazla "mesaj" kaygısı gütmeyeyim dedim. Bunun üzerine daha önce yazdığım iki yazımı mix yaptım (birazdan okurken hatırlayacaksınız). Tam yazım hazırdı ki sevgili kayınvalidem gündeme bomba gibi düşen açıklamalarıyla beni ihya etti. Yazının başını hatırlayıp, "aa bunu okuduk" deyip okumayı bırakmayın, yeni kısım ortalardan itibaren başlıyor. Ben yazarken kahkahalarla güldüm (yaşayan ben olunca daha komik oluyor sanki), bir de siz okuyun, bakalım eğlenecek misiniz.

Aşağıda yazan olaylar, her ne kadar birkaç ayrı vaka mix yapılmış olsa da, trajik bir şekilde gerçektir...

SALATA YAPMAYAN GELİN...

Haftanın belli günleri Atahan’ın babannesi ve dedesi bize kahveye gelirler, kahve bahane aslında torun sevmeye. Bu akşam da o akşamlardan biri işte. Bizde de (ayıptır söylemesi) menüde balık var ama balık alırken salata malzemesi almayı atlamışım.  Şimdi biliyorum herkes "salatasız balık olur mu?" diyecek, “vallahi bal gibi oluyor” diyorum bende size.

Ben, başıma geleceklerden habersiz, en mağrur edamla, sofrayı sadece limonla kurdum ama kayınvalidemin bize geleceğini duyduğum anda mağruriyet falan havagazı tabi. Aklım sıra eşime de durumu çaktırmayacağım, kayınvalidemden ne boyutta çekindiğimi basın bülteni yapmanın alemi yok.  Bu sebeple,  sadece “çabuk ye, hadi çabuk, hadi toplayalım masayı” diye baskı kurma yolunu denedim ama hain eş kişisi sallandı da sallandı  (kaldı ki kasıt olduğundan şüphelenmekteyim). Sonuç; ben delilleri ortadan kaldıramadan denetleme kurulu geldi ve salatasız sofra ebelendi.

Sarhan'ın annesi balığın yanında salata olmadığını görünce bütün dengesi altüst oldu, "oğlum ben hemen bir salata yapiim" dedi, "oğluna", evde malzeme varda ben yapmıyorum sanki. Bir keresinde bana "Atahan'a meyva yedirmiyorsunuz" dediğinde, "evet hepsini ben yiyiyorum, Atahan'da bacaklarıma sarılıp ağlıyor anne bana da ver diye ama ona vermiyorum" demiştim. Bu tip ironik yaklaşımlarımın ciddiye alındığından endişeliyim. Yoksa salatasız masaya salata yapmaya kalkılmaz, "malzeme yok herhalde" diye matematik yapılırdı diyorum.

Eşimin annesi genel hatlarıyla benden memnun olmakla birlikte ara sıra kendisini hayal kırıklığına uğrattığım hissiyatına kapılmaktayım. Mesela bana oğlunun “ergenlik” resimlerini, “ah benim ODTÜ’lü genç mühendisim” diye gösterirken sanki aralarda biryerde, parantez içinde ve italik “bunlarda mı başına gelecekti” yazılı gibi gelmekte. Yine böyle resim bakma seanslarımızdan birinde, ben “ODTÜ’lü genç mühendis” oğlunun 80’li yıllarda taktığı kolormatik camlı gözlüklerle dalga geçmeye başlayınca sevgili kayınvalidem duruma acayip alınıp, joker hakkını kullanarak beni tuş etti.

Ben, eşimin babası ile o zamanki kıyafetler üzerine şakalaşırken kayınvalidem şırraakkk diye eşimin fi tarihinde, saçları aslan yelesi bir genç kız kurusuyla dans ederkenki resmini kamuoyuna sundu. Ve sıkı durun “kimler koştu benim yakışıklı oğlumun peşinden, kimler” diyerek altın vuruş yapıp, beni tek hamleyle yendi.

Şimdi burada kaldı sanıyorsunuz muhtemelen ama nayır!! Hızını alamayan anne, tıpkı ormanda yavrusu tehdit altında bir dişi aslan gibi hısmının işini bitirmeden savaş alanını terk etmedi. “Ceylan gibi yavrum ziyan olmadı Allahtan!” “Senin ailen çok iyi bir aile, evliliklerde ailelerin uyumu da çok önemli”. Zannediyorum annemle babamın yüzü suyu hürmetine idare ediliyorum. Yani bu benim idare edilen halim... :)

Bir kolormatik cam esprisine bu kadar bozulan kayınvalidem, oğlu salatasız, kayış gibi balığı yerken kimbilir içinden neler geçiriyordur artık Allah’la onun arasında. Şu anda içerde, malzeme olmadığı için salata yapamadığı küçük ceylanına acımakla meşgul, bense "az birşey işim var" diyerek buraya kaçmayı tercih ettim.

Biliyorsunuz, “en büyük komutanlar bile kazanamayacakları savaşlarda geri çekilmeyi bilirler” diyorum.

Ve hiç gurur meselesi yapmadan, en azından kaçabileceğim bir çalışma odamız mevcut diyerek halime şükrediyorum.

 

 

"İntikam soğuk yenen bir yemektir..."

Oh, nihayet benimde bir yerden alıntı yapma şansım oldu, okuduğumu not alma huyum yok, ezberden bildiğim klasik birkaç söz var, biri buydu, yeri geldi, affetmedim. Ama yazının böyle gelişmemesi gerekiyordu tabi. O yüzden siz yabancı değilsiniz, dışarı çıkıp tekrar kapınızı çalıyorum.

****************

"İntikam soğuk yenen bir yemektir..."

Dünya kadınlar günü ardından yazdığım yazıyı hatırlıyor musunuz?

 

 

""Bugün hem Bahçeşehir Belediyesi'nin düzenlediği Kadınlar Günü programına, hem Esenyurt Belediyesi'nin düzenlediği Kadınlar Günü programına davetliydim.

 

İkisine de gittim, fotoğraflarımı çektim, Başkan'ların konuşmalarını kayda aldım. Aslında oldukça ilginç bir kadınlar günü geçirdiğimi söyleyebilirim çünkü daha önce hiç bu tip organizasyonlarda yer almamıştım.

 

Her iki Belediye de güzel ama farklı hazırlanmıştı, her iki Belediye de halkına hitap etmeyi planlamış, içinde bulunduğu coğrafyaya göre hareket etmişti.

 

Çok ilginç bir tecrübeydi benim için.

 

Bu arada benimle aynı maksat yada benzer maksatla orada bulunan diğer hanımlar bir şekilde bana kıl olmuş vaziyetteler. Sanırım onlardan daha çok çalıştığım için, daha iyi yazdığım için, daha işe yarar şeyler yaptığım için, daha iyi okullarda okuduğum için ve daha zayıf olduğum için beni kıskanıyorlar. :)

 

Çünkü bunların dışında benim bu hanımlarla hiçbir alakam yok, bana kıllık yapılmasını gerektirecek birşey yok, tabi daha üstün bir kişi!!! olmam dışında. :P

 

Kızdığımı söyleyemeyeceğim, kızabilmem için öncelikle aynı klasmanda olabilmemiz gerekli, sadece haklı olmaktan dolayı hicap duydum.

 

Hakikaten kadın kadının kurdu, hakikaten başarılı insanlar çekilemiyor, hakikaten kendi yapamadıklarını yapan kadınlarla bir arada olmak rahatsızlık yaratıyor, hakikaten işbirliği yapmak yerine tribal yapmak daha kolay geliyor.

 

Halbuki beni görünce saç savurtacaklarına, "Böyle böyle bir çalışma yapıyormuşsun, nasıl yardımcı olabiliriz?" deselerdi, diyebilselerdi yada ne bileyim, "bu işlere yeni girdin ama güzel şeyler yapıyorsun" diyebilselerdi çok daha farklı şeyler yazıyor olurdum şu anda. Ama ne yazıkki insanlarda ne kadar kompleks yarattığımı anlatmak durumunda kaldım, istemeyerek de olsa.

 

Önemli değil, Bahçeşehir Belediye Başkanı Kemal Aydın bana, "Aferin Mehtap, güzel şeyler yapıyorsun hiç bozma kendini böyle devam et" dedi.

 

Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu, "Yaptığın işlere baktım, aferin kızım sana,  çok isterim sana röportaj vermek" dedi.

 

Bu durumda bana Dünya Kadınlar Gününde tavır koyan diğer "yerel yazar takımı" kadınlara tek birşey demek düşüyor.

 

Çat-la-yın...""

 

 

Pazarola'nın Nisan sayısında bu hanımların hepsinin çok bozulacağı işleri üstüste sıralayacağım. Bunlar hep yediğini, içtiğini, gezdiği anlatıyor ya, ben yaptığım işleri bir bir yazacağım. Zaten benim yazımda da "ben bunları yapıyorum siz süslenip, püslenip gezmekten ve her fırsatta dergiye resimlerinizi sıkıştırmaktan başka ne yapıyorsunuz" diye de kibar kibar soruyorum.

 

Hakikaten bir sürü şey yaptım ve kimse kusura bakmasın hiç tevazu göstermeyeceğim.

 

Fakat en önemlisi, son anda bir detay ekledim bugün kendi sayfama, aslında olayın fikir anası -farkında olmadan- Ayşenil oldu da diyebiliriz. Fakat bu hatunları öyle bir dağıtacağım ki, değil beni gördüklerinde saç savurtmak nefes bile bırakamayacaklar.

 

Sonuçta ortaokul mu lise mi, ne mezunu olduğu belli olmayan bir sürü çapsız kadın ben tevazu gösterdikçe havalara girdi. Babam hep "fazla tevazu gösterme insanlar inanır" der, yine haklı, yine haklı....

 

Bu aydan itibaren kimse tutamaz beni...

 

 

Not: Bahçeşehir'de oturmayan hanımlar, ciddi tantana kaçırıyorsunuz vallahi :))



Aylık dergi beni kesmiyor aslında, bir röportaj yapıyorum, yayınlanana kadar zaman geçmek bilmiyor, biran önce çıksın herkes okusun istiyorum, çocuk gibi heyecan yapıyorum.

Prof. Dr. Süheyl Batum'la çok keyifli bir röportaj yaptım. Vakıf Üniversitelerini, neden Bahçeşehir'den taşındıklarını, yeni yerlerinin avantajlarını, son zamanlarda yaptıkları çalışmaları, onların okulunda da zengin çocuklarının bursluları üzüp üzmediğini, aklıma takılan herşeyi sordum. Süheyl Bey'de sağolsun tüm sorularıma son derece dürüst ve içten cevaplar verdi.

Biliyorsunuz aslında röportajcı tarafsız olmalı, bende öyle oluyorum ama röportaj yaptığım kişilerle ilgili yorum yapmadan da duramıyorum. Süheyl Bey'in üzerimde bıraktığı ilk intiba; mütevazi oldu. Beni suratında kocaman bir gülümsemeyle, odasından çıkıp "Pazarola nerde Pazarola, hah burda mısın, gel bakalım" diye son derece şirin ve samimi, sanki öğrencilerinden biriymişim gibi karşıladı, çok hoşuma gitti. Sorduğum her soruya son derece akıllı cevaplar verdi ki haliyle ikinci aklımdan geçen; "çok zeki", oldu.

Özellikle dürüst konuşmalarına bayıldım. Mesela dedi ki; bizim okulumuz paralı çünkü fabrikatör Ahmet Bey'in oğlu her türlü imkana sahip hazırlanıyor sınava bizim okula geliyor, öbür çocuk odasında kendi çalışıyor, daha zor bir bölüme giriyor. İşte benim her iki çocuğa da aynı kalitede eğitim verebilmem için, fabrikatör Ahmet Bey'den para almam lazım. Almam lazım ki, o kendi kendine çalışıp yüksek puan alan gibi beş tane adamı bedava okutayım burda. "Eğitim bedava olmalı" yanlış bir düşüncedir. Doğru olan, hiç kimsenin parası olmadığı için okuyamadığı sistem olmamaktır.

Çok güzel konuşuyor Süheyl Batum, kendini çok güzel ifade ediyor, ağzım açık dinledim baştan sona kendisini. Röportajını okumanız için sabırsızlanıyorum.

*************

Geçen gün Sarhan'la evimize dönerken bizim yol tıkalı diye Esenyurt çıkışını aldık. Uzun zamandır Esenyurt'un içinden geçmediğim için yapılan çalışmaların farkında değildim açıkçası. Politik olaylardan kopuk olduğumdan ne övmek ne de yermek için incelemediğim bir yerdi Esenyurt.

Fakat çok güzel şeyler yapmışlar, alt geçitler, üst geçitler, hastaneler, sağlık ocakları, parklar, spor merkezleri, kültür merkezleri, aklınıza ne geliyorsa döşemişler Esenyurt'a. Bu konularda hep arkadan gelen bendeniz utana sıkıla Sarhan'a sordum, "buralar ne zamandır böyle?" diye, Sarhan "ya, buranın belediyesi iyi çalışıyor, bayağıdır toparladılar buraları" falan dedi. Tabi kaçınılmaz soru geldi, "hangi parti ki burası?"

AK Partiymiş. Pazarola sağolsun böyle azçok bir gazetecilik durumumuz hasıl oldu ya, kendimi bütün ön yargılarımdan sıyırıp bir daha baktım etrafa, yapmış adam, diyecek birşey yok.

Bunun üzerine anneden kaynaklı genetik cevval Mehtap Erel ertesin gün atladığı gibi Esenyurt Belediye'sine gitti.

Açıkcası beni direkt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu'nun karşısına çıkaracaklarını ummuyordum, umsam kotla gitmezdim şekilde görüldüğü gibi, hani basın bürosu ile konuşup döneriz gibi düşünmüştüm.

Fakat Pazarola hakikaten bu bölgenin en saygın dergisi olduğundan Basın Bürosu'ndan Metin Bey beni direkt Başkan'ın yanına götürdü.

Açıkcası iyi de oldu, bende yapılmış herşeyi birinci elden öğrendim, bir de ilginç gözlemler yapma şansım oldu.

Mesela Bahçeşehir Belediyesi genelde boştur. İçeri girersiniz halk yoktur ortalıkta, biraz klastır, arada klasik müzik çalar, etraf sakindir, sebebi malum...

Öte yandan Esenyurt Belediye'sine gittiğimde, Mustafa Sarıgül ile görüşmek üzere Şişli Belediye'sine (bende iyiki siyasi olaylardan kopuğum di mi?" gittiğimde rastladığım manzara ile karşılaştım.

İçerisi kalabalık, halk içerde, herkes Başkanı görmek istiyor, kızı için iş isteyenler, oğlu için torpil isteyenler, oğlu asker olup da haber alamayanlar, gelini kaçanlar, aman yarabbi, Belediye Başkanı odasından çıktığı anda mübalasız bir 30 kişi -sadece halktan- etrafını çeviriyor, bir de belediye çalışanlarını ekleyin buna, hani "hoş görünmeye çalışan" personel diyelim artık...

Her iki Başkan'da işte tam o kargaşanın ortasında kalakalıyor, duymaya çalışıyor, dinlemeye çalışıyor, çok fena. Necmi Kadıoğlu'na da aynı şey olunca ben aradan kaçayım dedim ama "gel bir dinle" dedi, öyle alakasız şeyler isteniyor ki nutkum tutuldu.

Sadede gelecek olursak;

200 yataklı, tam teşekküllü Devlet hastanesi, Kızılay Tıp Merkezi, Verem Savaş Dispanseri, Engelliler Rehabilitasyon Merkezi, Kadın Hastalıkları ve Ana-Çocuk Sağlığı Merkezi, Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi yapılmış ve yapılmakta. Bunlara ek olarak; 9 adet kültür merkezi, 6 adet park, 7 adet sağlık ocağı açılan Esenkent’te yol problemleri ise yeni açılan kavşaklar, köprüler ve tünel geçitler ile halledilmiş.

Necmi Kadıoğlu; "Şimdilik bunları yaptım, daha çok şey yapacağım" dedi. Vallahi yapar gibi duruyor zaten, kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

   

  

       
©2006 Bu sitedeki yazı ve röportajlar izin almadan kullanılamaz.

Victorian Pansy