www.KUMHAVUZU.com

       

 

 

 

Ekim 2008 YAZILARIM:

 

Yeni bir Merhaba,

 

Çok özel bir yazı olacak bu seferki ama yazılması gerekli.

 

Üç senedir hem kendi internet sitemde hem de iki ayrı blog portalı (Azbuz ve Milliyet Blog) olmak üzere toplam üç ayrı platformda yazı yazıyorum. Okuyucu ile aramda iyi kötü bir kader birliği oluştuğunu söylemekte ise bir sakınca görmüyorum. Sadece bir yazıma dayanarak benden nefret edip her satırıma takanlarla birlikte, benimle birlikte yolculuğa devam eden herkese önce teşekkür etmeliyim.

 

Beni tanıyan herkes ulusal bir gazete veya dergide yazmayı ne kadar çok istediğimi biliyor zaten. Bugün nihayet bunu başardığım gün. Ne kadar mutlu olduğumu anlatacak kelime yok.

 

Bununla birlikte şunu da açıkça söylemem gerekiyor. Newsweek Türkiye gibi ciddi bir dergide yazmak çok büyük bir sorumluluk. Herşeyden önce gazete köşe yazarlarının yaptığı gibi “kafaya göre takılma” söz konusu dahi değil. Benim yazım o hafta Newsweek’de ise bunun bir sebebi olmak zorunda.

 

Şöyle söyliyim; bugün içimden geldi, üst kat komşumu yazıcam modeli Newsweek’de yok. Yazdığın yazıya bakılıyor, konun dahilinde mi? O haftanın güncel bir olayı işlenmiş mi? Haftalık bir dergi olduğu için senin yazdığın yazı yayına çıkana kadar iş işten geçecek mi?

 

Kısaca her yazının vermesi geren bir cevap var. Soru ise şu  ;

 

“Bu yazı neden bu hafta burada?”

 

Bu iş ciddi bir çalışma gerektiriyor. Konsantre olmam ve adam gibi yazmam gerekiyor.

 

Yine bilenlerin bildiği üzere başarısızlıkla başetmek konusunda çok başarısızım. Dolayısıyla yaptığım iş her ne olursa olsun çok ciddiye alıyorum. Newsweek için yazacağım yazılar çok itinalı olacakken, arta kalan zamanlarda, sırf sayfa doldurmak adına, “artık” yazılardan site yapmak istemiyorum.

 

Bu sebeple yazılarıma sadece Newsweek Türkiye çatısı altında devam etmeye karar verdim. Böylelikle üzerinde en çok düşündüğüm yazılarımı okuyabileceksiniz sizlerde.

 

Ancak bu ayrılık demek değil.

 

Hem bir Newsweek Türkiye alarak hem de Newsweek Türkiye’nin internet sitesi,  www.newsweekturkiye.com adresini tıklayarak yazılarımı okumaya devam edebilir ve yorum yazabilirsiniz. Yine sadece bir tık uzağınızda ancak bu sefer -nihayet ulaştığım- bir başka adreste olacağım. Hatta bence ana sayfanız yapıp haftaya benimle merhaba da diyebilirsiniz. Bence öyle yapın J

 

Vedalaşmıyoruz arkadaşlar. Aksine yeniden ve daha güzel başlıyoruz.

 

Herşey için hepinize çok teşekkür ediyorum.

 

Tekrar görüşünceye kadar...

 

Mehtap

 

NOT 1: Ücretsiz bir şekilde üye olduktan sonra yorumlarınızı yazabilirsiniz. Beni bulmak içişn yazarlar tarafında “ev kadını” başlığını arayın.

NOT 2: Ahmet Abi’nin sen misin ev kadını diye sorduğunu duyar gibiyim J

 

www.newsweekturkiye.com

 

 

 

 


 

Çok eğleniyorum, çooooookkk

 

Ayşenil ve ben stüdyoya giderken

 

Ayşenil: Şurdan dön istersen

 

Ben: İstemezsem dönmeyeyim yani

 

Ayşenil (pis pis bakar): ......

 

Ben: ehihehe, bacım stresli gördüm seni

 

Ayşenil: Mehtap bak, adama iki kere telefon açıp adres sorduk hala maslak oto sanayiyi bulamıyoruz

 

Ben: EEE?

 

Ayşenil: Ben alışkın değilim bu kadar sersem durumuna düşmeye

 

Ben: Ben alışkın mıyım sence?

 

Ayşenil: Bilmiyorum artık

 

Ben: Allah allah

 

Ayşenil: Dön şurdan

 

Ben: Nerden?

 

Ayşenil: Dön, sağa dön

 

Ben: Dur şu amcalara yol soralım

 

Ayşenil: Saçmalama ya, amca dediğin en fazla 30lu yaşlarında, bırak bulaştırma bize

 

Ben: Ha bidaha arayalım o zaman yönetmeni nerdeydi diye?

 

Ayşenil: Tamam sor

 

Sorduktan sonra

 

Ben: Ay çok teşekkürler

 

Ayşenil: Ne el sallıyosun adama ya, gerizekalı mısın sen?

 

Ben: Ay ben hani memnuniyet şeyettim

 

Ayşenil: Yürü Mehtap yürü

 

Nihayet stüdyoya yaklaşınca

 

Ayşenil: Şimdi anlıyor musun ben niye araba kullanmıyorum?

 

Ben: Yok ben anlayamadım henüz

 

Ayşenil: Trafikte senin gibi kadınlar var diye

 

Ben: Ne var gayet güzel kullanıyorum

 

Ayşenil: Tümsek!

 

Ben: Kim?

 

Ayşenil: Ah!

 

Ben: ehihehehe

 

Ayşenil: Ne var gülecek şimdi?

 

Ben: Sen eğlenmeye çalış bence o tümseklerle bacım, çünkü ben şuan sadece tabela bakıyorum yol diil

 

Ayşenil: .....

 

Ben: ....

 

Ayşenil: Nasıl bir hata yaptım ben? Nasıl oldu da böyle bir hata yaptım

 

Ben: Beni mi kastediyorsun?

 

Ayşenil. ...

 

Ben: Beni sanırım, ehihehe

 

Ayşenil: Gülme!

 

Ben: ehihehe

 

 

 


 

Size bugün çok komik birşey anlatacağım.

 

Bir televizyon projesi söz konusu. Banttan yayınlanacak, iki kadın var birbirinin tamamen zıttı. Bunlar partner ve programı beraber yapacaklar. Yarı sitcom, yarı talkshow, enteresan birşey. Kadınlardan biri ben, biri Ayşenil. Evet yeni tanıştığım ama üç senedir yazıştığım ve geçinenemediğim hatun.

 

Prodüksiyon şirketi projeyi çok tuttu. Jenerik müziği yapıldı, Müziği Ayşenil ve Nurkan birlikte yaptılar. Ayşenil’in zaten Rock solisti olma, kendi grubunu kurma, beste yapma geçmişi var. Nurkan Sertap’ın gitaristi, şuanda Nil Karaibrahimoğlu için çalıyor. Müthiş bir müzisyen. Jenerik müziğini Ayşenil söylüyor.

 

Programın diyaloglarını ben yazıyorum ki hakikaten güzel yazıyorum. Değişik karakterler var, mesela bir kuaförümüz var, Ayşenil’in arkadaşı, profesyonel oyuncu, Aykut Oğut, inanılmaz yetenekli.

 

Senaryo belli, konuklar belli, prodüksiyon şirketi belli, jenerik müziği belli, reklam arası geçişler belli.

 

Herşey dört dörtlük ama arkadaşınız rol yapamıyor...

 

Yönetmen: Mehtap kendini o kadar kastın ki bütün suratın düştü

 

Ben: Kasmış mıyım? Kasmış olabilirim

 

Yönetmen: Tamam tekrar çekiyoruz, hazır mısınız, 3, 2,

 

Ben: Ay ben ölecem galiba

 

Ayşenil: Kızım hasta mısın sen?

 

Yönetmen: Noldunuz?

 

Ayşenil: Nolcak, şaftı dağıttı yine?

 

Ben: Ben bi kahve içip azcık nefes alsam

 

Ayşenil: .....

 

Biraz sonra:

 

Yardımcı Yönetmen: Tamam, enerjiyi yükseltiyoruz, konuğu sıkıştırın biraz

 

Ben: Ayıp olmasın

 

Konuk: Yok buyrun siz

 

Ayşenil: Soruları sorsana Mehtap

 

Ben: Ben nefes alamıyorum

 

Yönetmen: Mehtap hanım kendiniz olun, rol yapmayın zaten, doğal olun

 

Ben: Hakan Bey, ben normalde bu kadar halk ağzı kullanmam ki konuşurken, buraya yazdığım kadar "bacım bacım" bir kişilik değilim, ben onu karakter anlamında öyle yazıyorum, öyle konuş deyince kitleniyorum.

 

Ayşenil: Yok çok entellektüel ve klas bir kadındır Mehtap hakikaten!

 

Ben: Ne diyon bacım ya, bana mı konuşuyosun ordan?

 

Yönetmen: Hah işte bunu yapın diyoruz, bunu kamera çalışırken yaptınız mı tamam

 

Ben: Yok sayın yönetmen bey, ben bu kadınla konuşmam, gitsin Cihangirdeki entel arkadaşlarıyla konuşsun o

 

Yönetmen: Çekiyo musunuz arkadaşlar?

 

Ayşenil: Sen kurban ol benim arkadaşlarıma

 

Ben: E iyi, getir onları onlar yazsın o zaman

 

Yönetmen: Mehtap gömleğinle oynama mikrofon eko yapıyor

 

Ayşenil: Oynama gömleğinle, duymuyonmusun adam ne diyo?

 

Ben: Adam beni duysun ya, Newsweek yazarıyım ben

 

Ayşenil: Ay bayılıcam, gerçekten iyi değilim

 

Yardımcı yönetmen: Biraz konukla da ilgilenseydiniz

 

Ayşenil: Vallahi size de ayıp oldu

 

Ben: Aa, hakkaten ya, çok pardon

 

Yönetmen: Stop, hanımlar evde değiliz

 

Ben: Yok, onun farkındayız biz

 

Yönetmen: Yok bence pek değilsiniz

 

Ben: Ben eve gitmek istiyorum

 

Ayşenil: Patla!

 

Tüm samimiyetimle söylüyorum, benim dışımda herkes işini gayet iyi yapıyor, ben de elimden geleni yapıyorum ama şunu gördüm.

 

Bu proje olmazsa benden dolayı olmayacak sanki....

 

 


 

Newsweek Türkiye çıktı.

 

Türkiye’de Türk okuyucuya Türkçe seslenecek olan Newsweek Türkiye Pazartesi günü piyasaya çıktı.

 

Dergi 100 sayfa, içerik ise muhteşem, şöyle kısaca bahsedecek olursak;

 

Fareed Zakaria ile Semin Gümüşel’in yaptığı söyleşisi

 

Ferruh Yazıcı’dan 16 Mart katliamı Davası’nda kontrgerilla sanık sandalyesinde

 

Stefan Theil’den Gelişen ekonomiler krizi nasıl karşılıyor

 

Kürşad Oğuz’dan Lolita’dan önce hasba vardı

 

Jerry Adler’den sanatçı liderler

 

Semin Gümüşel’den PKK ile mücadelede ABD’nin rolü

 

Kemal Pehlivanoğlu’ndan Beyin pili depresyon ve obeziteye karşı

 

Gökhan Hotamışlıgil’den diyabet tedavisinde yeni yaklaşımlar

 

Kürşad Oğuz’dan Frankfurt Kitap Fuarı

 

Metin Under’den sektörlere karşı kriz raporu

 

Devam ediyim mi?

 

Kısaca inanılmaz dolu, muhteşem bir dergi.

 

Övünmek gibi olmasın bu ağır abi ve ablaların arasında arkadaşınız da var.

 

Mehtap Erel’den Dali Sergi’sine farklı bir bakış açısı

 

Hala almayanınız varsa almanızı tavsiye ediyorum. Henüz internet sitesi açılmadı ancak açılınca yorumlarınızı oraya da bekliyorum artık.

 

Hadi bakalım, bol bol okuyalım..( iyyy kafiyeli oldu)

 

 


 

AYŞENİL SORUNSALIM

 

Benim yazı yazmaya başladığım ilk dönemlere dönüyorum şimdi.

 

Benim orjinal sitem www.kumhavuzu.com birşekilde kulaktan kulağa yayılma ya da insanların birbirine link atması veyahutta google da arama yaparken küt diye ilk sayfanın ilk satırında çıkmamla okuyucu sayısını arttırmaya başladı.

 

Hergün birsürü kadından mail almaya başladım. Beni yakın görüp çocuğunun resmini gönderenler (ençok onların hastasıyım), kocasını şikayet edenler, iş arayanlar, benim kayınvalide de senin gibi diyenler...

 

Herkesin bana gayet iyi davrandığı dönemde bir mail geldiki aman yarabbi.

 

Maili yazan kadın bana bir kızmış, zehir zemberek döşemiş.

 

Normal şartlarda çok kızacağım bu model, kadının tarzını kocama benzetmem ve yakıştırmalarındaki komik ifadeler sayesinde benim için çok keyifli bir okumaya dönüştü.

 

Ben de kızıp zehir zemberek bir yanıt vermek istedim ama gülmekten olmadı.

 

Sonra arkadaş olduk Ayşenil’le.

 

İnternet üzerinden, hiç görüşmeden.

 

En sert eleştirilerimi ondan aldım hep ama akıllı kadındı, farkındaydım, dikkatle okudum o yüzden yazdığı herşeyi.

 

Benden yaşça büyük (bu satırı okuduğu an hop oturup hop kalkacak), benim tam zıttım bu kadınla uzaktan uzağa hoşlandık birbirimizden.

 

Ayşenil farklı bir kadın. Amerika’da büyümüş, Türkçe 2. dil olarak girmiş hayatına, bu sebeple pekçoğumuzun kızdığı konuşurken pat diye İngilizceye dönme olayını sık yapıyor. Türkiye’ye döndükten sonra ODTܒyü bitirmiş (ODTܒlüleri çok sevdiğim biliniyor artık).

 

Ayşenil profesyonel ahçı, bu işten para kazanmış. Uzmanlık alanı ise mezeler. Sevdiği şeylerden biri ise şarap tatmak. Şaraplardan da iyi anlıyor.

 

Kendi Rock grubunu kurmuş. Diplomat bir babaya rağmen bir de o rock grubunun solisti olmuş. Piyano ve gitar çalıyor. Kendi şarkı sözlerini yazmış, kendi bestelerini yapmış.

 

Cihangir’de yaşıyor, Kaktüs cafe’yi ofis olarak kullanıyor. İngilizce öğretmenliğinden mezun olduğu için İngilizce ders veriyor.

 

Ayşenil’in iki çocuğu var. 4,5 yaşlarında bir oğlan ile yaşına girmemiş bir kız.

 

Tam lohusa sendromu dönemlerinde yani.

 

Birkaç ay önce ama seneler sonra ilk kez tanıştık Ayşenil’le.

 

Birbirine tamamen zıt iki kadın. O esmer ben sarışın. O uzun ben kısa. O aristokrat ben geyik. O ciddi ben dalgacı. O karizmatik ben şımarık. O İngilizce ben Türkçe uzun uzun sohbet ettik.

Tek ortak noktaları ikisinin de anne olması olan iki kadını yanyana oturtunca ortaya çok enteresan bir durum çıkıyor hakikaten.

 

Mesela;

 

Ayşenil: Geç kalmış olabilir misin sence?

 

Mehtap: Yolu şaşırdım

 

Ayşenil: Sen arabana birtane portatif navigatör alsana.

 

Mehtap: Alıyim, hatta iyi birşey alıyim ki yanında Yeniköy’de yalı da versin. Promosyon olarak.

 

Ayşenil: Öfff, bir lafa da düzgün cevap ver

 

Mesela;

 

Ayşenil: Senin “çok iyi bir mizah yazarı” olduğunu düşünmen trajik ama kalbin kırılmasın diye biz birşey demiyoruz, degil mi?

 

Mehtap: Benim iyi bir mizah yazarı olduğum ispatlı bir durum, kitabım çıktı, dergide yazıyorum, çamur atamayacağın bir şekilde pozisyon aldım ben.

 

Ayşenil: Sanıyorsun ama yanılıyorsun. Ben senin hem kitabını çıkaran yayıncıya hem de seni kabul eden dergi yönetimine büyü yaparak kendini beğendirdiğini düşünüyorum. Aha attım çamuru, temizle bakalım.

 

Mesela;

 

(ben ayaklarımı toplayarak oturunca)

 

Ayşenil: Napıyorsun ??!!!

 

Mehtap: Ne var?


Ayşenil: Güzel otur, cocugum.

 

Mehtap: Dizlerim ağrıyo, bende romatizma var galiba. Ya da hani iki kemiğin arasındaki su bitiyo da kemikler birbirine sürtüyo ya, ondan.

 

Ayşenil: Teşhisi koydun yani! Şüpheleniyorsun madem git bi doktora görün bence.

 

Mehtap: Peki anne!

 

Mesela;

 

Ayşenil: Mehtap hakikaten nörotiksin sen? Freud’un senle ilgili bir yorumu vardır ama girmeyelim ona burda şimdi.

 

Mehtap: Ay benim çok umurumdaydı Freud’un benimle ilgili görüşleri. Küvetteki su gideri üzerinden psikoanaliz yapıyor amcam. Sonra bilirkişi kapsamında önüme geliyor muhabbetlerde. Ben onu bi yorumliyim bak üç gün kendine gelebiliyor mu? Serseri!

 

Ayşenil: ????????

 

Mehtap: .........

 

Ayşenil: KİM?

 

Mehtap: Freud, ehiheheh

 

Ayşenil: Öldü o, canim benim, rahat ol !

 

Mehtap: Rahmetlinin arkasından konuşmayayım o zaman, ruhuna ağırlık çökmesin...

 

Mesela;

 

 

Mehtap: Kim di o?

 

Ayşenil: Arkadaşım

 

Mehtap: O ne kılık, o ne makyaj arkadaşım. Hatun benim bir yıllık makyaj tüketimimin tamamını bir öğlen yemeğinde yapmış

 

Ayşenil: Yok cannımm, o kadar da değil.

 

Mehtap: O kadar da değil? Bacım millet retinayı çizdiriyo, biz senin östaki borunu falan çizdirelim, dünyan netleşsin.

 

Ayşenil: O kulakta, allah cezanı vermesin

 

Mehtap: Kim?

 

Ayşenil: Muhammer, benim seyis

 

Mehtap: Ne diyosun ruhum yaaa

 

Ayşenil: Yok demiyorum bişey, bırak

 

Mehtap: Seni fazla rahat gördüm bacım. Çok mühim bir mizah yazarıyla karşı karşıya olduğunun farkında değil gibisin. Sanatçı kişiliğime saygı bekliyorum.

 

Ayşenil: .....

 

Ben: Bakma öyle dik dik

 

 

 

 


 

Mehtap bu ne yaa?

 

Her doğru düzgün evhanımı gibi eş kişisinden önce evdeyim. Sarhan’dan sonra -çok acayip bir durum olmamış- girmem eve. Hepberaber masaya oturulur, varsa yemek yenir, yoksa dışarı çıkılır falan.

 

Klasik Türk ailesi yani.

 

Daha doğrusu ben formatı bu şekilde tutmaktan hoşlanıyorum.

 

Bazılarına göre besleme ruhlu olduğum için, bazılarına göre kendimi geyşa zannettiğim için, bana kalırsa doğrusu bu olduğu için.

 

Bu akşam da masaya oturduk. Ben mümkün olan en evcimen halimle yemekleri çıkardım;

 

Sarhan: Mehtap bu ne yaa?

 

Ben: Çorba, tavuk suyuna

 

Sarhan: Bu mu?

 

Ben: İstersen biraz su ekliyip çorbalaştırabilirim

 

Sarhan: .......

 

Ben: Ya da biraz mikrodalgaya atiim, iyice suyunu çeksin, pilav olsun.

 

Sarhan: Bu nasıl iş allahaşkına?

 

Ben: Aşkolsun niye?

 

Sarhan: Ben yemeğin hammaddesini yaptım, artık bunu ister pilava döndüreyim ister çorbaya diye iş mi olur?

 

Ben: Olmaz mı? Bak gayet güzel olmuş

 

Sarhan: Böyle çoktan seçmeli yemek mi yapılır Mehtap?

 

Ben: Pirinci fazla kaçmış o kadar

 

Sarhan: .......

 

Ben: Sen de çok seçicisin yani

 

Sarhan: Ben mi seçiciyim? Mehtap önüme çorba diye koyduğun şey köpek kusmuğunu andırıyor.

 

Ben: Nimete hakaret etme çarpılırsın. Bunu da bulamayanlar var.

 

Sarhan: Ben de bulmayayım bunu, istemiyorum

 

Ben: Yemiycek misin?

 

Sarhan: Yok, yemiycem

 

Ben: Aşkolsun o kadar uğraştım.

 

Sarhan: Git allahaşkına, uğraştım deme bide. Bu malzemeler kazara dolapta da tanışsa ortaya böyle bişi çıkardı

 

Ben: ......

 

Sarhan: .....

 

Ben: .......

 

Sarhan: Ekmek var mı?

 

Ben: Niye?

 

Sarhan: Peynir ekmek yiycem

 

Ben: Gül gibi yemeği bırak bayat ekmekle peynir ye, bravo

 

Sarhan: Ekmek de mi bayat? Taze ekmek almadın mı?

 

Ben: ......

 

Sarhan: .......

 

Ben: Sarhan içimden bir ses benden memnun olmadığını söylüyo

 

Sarhan: .....

 

Ben: Cidden!

 


 

Kız arkadaşlarımla çok iyi geçinemediğimi biliyorsunuz değil mi? Hepsi çok tatlı ama birbirimizi öldürür gibi sevmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Ben bu durumun benden kaynaklandığını çözecek kadar şuuru açık durumdayım elbette. Kendi aralarında gayet iyi anlaşan bu feminen grup, olaya ben dahil olduğumda sapıtıyorsa eğer, demek ki aksayan nokta bende.

 

Elbette hiçbirşey yapmadığım halde, hatta tek kelime konuşmuşluğum dahi olmadan sıfatıma kıl olan bir kadın kitlesi yok mu? Elbette var. Onlar ayrı bir yazı konusu zaten ama bugünkü yazımızı başka şekilde tamamlayacağız.

 

Sırf ben şakalı yazı yazıyorum diye bana öldürücü espriler yapan bir grup var mesela. “kız komik biz buna ne desek kaldırır sendromu” diyorum ben buna. Grup başı ise Pınar. Pınar kim? Selçuk Tepeli’nin asistanı. Yani hatunun hayatımdaki yeri çok kritik ama karakter hakikaten enteresan.

 

Pınar: Genel Yayın Yönetmenimiz müsaitse gelsin dedi?

 

Ben: Ben mi?

 

Pınar: Yok canım, sen ne alaka? Sizin giriş katta bir cilt doktoru varmış ya, ona haber ver o gelsin. Toplu cilt bakımı yaptırıciiz.

 

Ben: Herşey yolunda mı?

 

Pınar: Birşey diyebilmem mümkün değil?

 

Ben: Pınar kötü birşey yok dimi?

 

Pınar: Valla maaşına zam işine son olabilir. Üzgünüm!

 

Şimdi hatun burada komik olduğunu düşünüyor ama benim tansiyon 22 nabız 200 olmuş ne yazar? Dimi?

 

Gidiyorum dergiye. Pınar’la asansördeyiz;

 

Pınar: Şu çıkan kadın varya, ...... müdürü. Sana pis pis baktı haberin olsun. Sinir oldu bence sana.

 

Ben: Bizimle alakalı biri mi?

 

Pınar: Yok değil

 

Ben: E, bana ne o zaman? Niye geriyorsun beni?

 

Pınar: Geril, iyidir, iyi yazı çıkarırsın.

 

İnsan kaynaklarına geliyoruz, parmak izi vericem ki artık dergiye parmağımı okutup girebileyim. Alet parmak izimi alamıyor birtürlü.

 

Pınar: Parmak izin yok mu senin?

 

Ben: Mümkün mü sence böyle birşey?

 

Pınar: Hani daha önce bir suç olayına karışıp parmak izini yontmuş olabilir misin diye şeyettim?

 

Ben: Yani Pınar, İnsan Kaynaklarının göbeğinde yaptığın espriye bak.

 

Pınar: Hayır arkadaşım, geçmişinde bir sakatlık varsa yolun başında bilelim!

 

Şöyle söyleyeyim, Newsweek’e gittiğim anda en çok konuştuğum şahsiyetlerin başında Pınar geliyor. Hatta kendime oturacak yer bulamazsam gidip ense kökünde yada masasının üzerinde oturuyorum, böyle yakın bir ilişki var aramızda.

 

Düşünüyorum da, masasının üzerinde oturuyorum diye sinir oluyor olabilir mi bana?

 

Yok sanmam!

 

Pınar’ı çoktan havaya uçurucam ama hayatta vazgeçemeyeceğim birisinin çok yakınına konuçlanmış, o yüzden yapamıyorum. Çağla Kalafat. İnanılmaz tatlı, iyi niyetli, kibar, sevgi dolu bir insan Çağla Hanım. Tanıştığımız ilk günden itibaren çok sevdim. Öyle harika bir konuşma şekli ve ses tonu var ki hayret edersiniz. Bir de söylemeden edemeyeceğim, arkadaşım askılı bluz bir kadına bu kadar mı yakışır. Of yani...

 

Çağla Hanım: Aa çağırdılar mı seni küt diye?

 

Ben: Evet

 

Çağla Hanım: Tüh, ben önceden haber verin de bize kıymalı börek yapmaya zamanı kalsın demiştim.

 

Ben: Ay ölürüm, yaparım ben size yine börek

 

Çağla Hanım: Valla ne iyi olur

 

Ben: Tamam siz isteyin yeterki

 

Serhat Abi (Gürpınar): Çocuklar bu ne ses, çok gürültü var! Çok gürültü VAR!

 

Çağla Hanım:Serhat tamam, bozma çocukların moralini, yoruldular zaten.

 

Böyle bir insan Çağla Hanım. Aktüel okurları Çağla Kalafat’ı zaten gayet iyi tanıyor. Ne kadar güzel işler çıkardığını biliyor. Ben bir de benim gözüme nasıl göründüğünü yazayım dedim.

 

Çağla Hanım olmasa Pınar hiç çekilmez yani....

 

 

 


 

Masumiyeti yitirmek...

 

Herkesin masumiyetini yitirdiği biran vardır. Kimi bunu anı hatırlayacak kadar insanlığını yitirmemiştir sadece.

 

Osmanbey.

 

Hava yağmurlu, kış. Ortaokul talebesiyim. Yağmurluğumu boğazıma kadar örtmüşüm, kafamda şapka, sırtımda çantam hızlı adımlarla okuldan eve dönmekteyim. Hotiç’in önünden Karaca’nın önüne geçen üstgeçide çıkıyorum, arada üstgeçidin merdivenlerine birikmiş sulara basıyorum. Lacivert külotlu yün çoraplarım kirli yağmur sularının lekelerini saklıyor. Saklamasa da ne farkeder. Eve dönüyorum.

 

Üstgeçidin üstünde hızla ilerlerken yağmurun altında dikilmiş gömlekli bir adam dikkatimi çekiyor. Gideceğim yönde durduğundan adama doğru ilerliyorum. Adam başı önde, gözleri neredeyse kapalı, gömleği sırılsıklam dikiliyor biraz ileride. Elinde ceket var. Ceketi. Öyle duruyor.

 

Tam yanından geçerken “satılık ceket” diyor varla yok arası bir sesle. Birden dönüp adama bakıyorum, adımlarım yavaşlamış, 40-45 yaşlarında, sırılsıklam, başı önünde duruyor.

 

Babamı düşünüyorum biran. Aynı yaşlardaki babamı. Ne kadar mağrur durduğunu, ne kadar dik olduğunu, cüppesinin nasıl yakıştığını.

 

Adama bakıyorum, ceketi elinde yağmurun altında, başı önünde. Olası kızları geliyor adamın gözümün önüne.

 

Babalar başı eğik durmamalı.

 

Koşar adımlarla eve ilerliyorum. Yağmurluğumun şapkası kayıyor başımdan umursamıyorum, saçlarım sırılsıklam, yağmur kirpiklerimden süzülüyor. Yaşlı teyzeler geçiyor yanımdan, ellerinde şemsiyeler, yağmura rağmen topuklu ayakkabılar....

 

Ah, o zamanların Osmanbey’i. Birbirinden şık, kırmızı rujlu Rum kadınlar, Ermeni kadınlar.

 

Eve geliyorum, annem yok. Koşarak odama gidiyorum, kavanozumu açıyorum yatağımın altından çıkarıp. Biriktirdiğim tüm parayı cebime doldurup yağmurluğumun cep fermuarını çekiyorum düşmesin diye. Çantamı atıp yere, koşarak çıkıyorum evden.

 

Üstgeçide gidiyorum.

 

Amca ceketini satamadan yetişmem lazım...

 

Üstgeçide geldiğimde adamı hala yağmurun altında beklerken buluyorum. Ceketi elinde, başı hala önünde. Karşısında duruyorum nefes nefese. İkimizde yağmurun altındayız, sırılsıklam. Adam bana bakıyor.

 

Hiçbirşey söylemiyorum, cebimin fermuarını açıp içinden tüm paramı çıkarıyorum. Avucumun içinde sıkıyorum parayı utanarak, ellerim yumruk. Yeteceğinden neredeyse eminim, bayram harçlıklarım da içinde, aylardır biriktiriyorum zaten. İki tane gameboy alacaktım o parayla, bir bana bir kardeşime.

 

Islak yumruğumu adama uzatıyorum. Bana bakıyor, elini uzatıyor bana, paramı avucuna bırakıyorum. Parasını...

 

Hiçbirşey söylemiyoruz birbirimize. Adam ceketini giyiyor sırtına. Gülümsüyorum. Gözlerim dolu dolu.

 

Adam gidiyor evine, kızlarına.

 

Ben eve dönüyorum.

 

Ertesi gün okul dönüşü aynı yerde, aynı üstgeçidin aynı üst noktasında, aynı adam duruyor.

 

Başı önünde gözleri kısık, yağmurdan sırılsıklam yine.

 

Elinde başka bir ceketle...

 

 


 

Bu ateş onları yakmıyor

 

Size Yılmaz Özdil tarzı bir yazı yazayım bugün.

Kısa, öz, net, bilgi verici, yorum da var içinde...

Severek okuyorum Yılmaz Özdil’in yazılarını.

 

***

Bu ateş onları yakmıyor

 

İngilizce Newsweek’in 13 Ekim tarihli baskasının en arka sayfası “LAST WORD” yani “Son Söz” başlığı altında birtakım önemli kimselerin görüşlerine ayrılıyor. Bu kimi zaman Dünya Bankası Başkanı ya da İngiltere başbakanı olabiliyor.

 

Mevzubahis sayıda “Son Söz” Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e ayrılmış.

 

Newsweek’den Rana Foroohar, Gül ile söyleşi tarzı bir yazı hazırlanmış.

 

Rana Foroohar, Rusya’da yaşananlar hakkında, Türkiye’nin jeopolitik durumuda göz önüne alındığında, ne rol oynayabileceğimizi soruyor. Sayın Gül 18 satır boyunca anlatıyor.

 

Rana Foroohar, America İran ilişkileri hakkında Gül’ün fikrini soruyor. 17 satır.

 

Başörtüsü sorusuna:  16 satır

 

Ekonomik krizin Türkiye’ye etkileri ve alınması gereken önlemler, yapılması gereken reformlar hakkındaki, düşünceleri: 3,5 satır

 

Eskiler boşa dememiş ateş düştüğü yeri yakar diye.

 

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

 


 

Dijital kabız...

 

Bir insan benim kadar dijital kabızı olabilir mi? Bu konuda benden daha kötü var mı? Bir zamanlar IT Departmanında çalıştığımı ve başımdaki direktörün beni hevesli ve “kolay öğrenen” bir kişi adledmesi üzerine neredeyse Oracle kurslarına falan gideceğimi düşünüyorum da...

 

Bilgisayarla aynı dili konuşuyoruz dediğim bir dönem var benim, inanılır gibi değil.

 

Şimdi en basitinden telefon bankacılığı üzerinden kredi kartı şifresi almak gibi basit işemlerde bile tökezliyorum. Kabus gibi... En iyi arkadaşım klavyem, gerisi yalan dünya kör oliim.

 

Görevli: Şimdi güvenliğiniz için birkaç soru cevaplamanız gerekiyor

 

Peki: Peki

 

Görevli: Son hessap kesim tarihiniz?

 

Ben: Ayın ilk yarısı olabilir mi?

 

Görevli: Son hesap kesim tarihi?

 

Ben: Ayın 15 ‘i . Sanırım

 

Görevli: Hayır. Peki en son yaptığınız ödeme?

 

Ben: Ay valla hiç haberim yok. Bi dakka. Saarrhaaaannnnn, sen en son kaç yatırdın benim karta?

 

Sarhan: Hangisine?

 

Ben: Ne bu ya hakkaten?

 

Görevli. .....

 

Ben: Bonusmuş

 

Sarhan: Valla hatırlayamıyorum.

 

Ben: (görevliye) Hatırlamıyoruz.

 

Görevli: Bi rakam söylemeniz lazım

 

Ben: 3

 

Görevli: ?????

 

Ben: ehihehehe, şimdi bu rakamı 2 ile çarpiyim mi, ehihehee

 

Görevli: .......

 

Ben: Şaka yapıyorum ya tamam, neyse başka bişi sorun

Görevli: Cep telefonu numaranız?

 

Ben: 533 **** ******

 

Görevli: Hayır değil

 

Ben: Nasıl ayni?

 

Görevli: Sistemde kayıtlı numara bu değil

 

Ben: Bi dakka o zaman. Saaaarrhaaannnn. Senin numarayı mı vermiştik bankaya?

 

Sarhan: Ne biliyim Mehtap ya?

 

Ben: (görevliye) Peki bide 533 **** ***** e bakın

 

Görevli: Hayır o da değil

 

Ben: Allah allah. Peki başka sorun

 

Görevli: 3 soruyu yanlış söylediniz. Kartınız otomatik olarak kitlendi. Yarın şubemizden açtırabilirsiniz

 

Ben: Ne diyosun arkadaşım?

 

Görevli: Peşpeşe üç soruyu....

 

Ben: Orayı anladık da hırsız mı tutuyorsunuz beni şimdi?

 

Görevli: Hayır efendim ama bilgileri onaylayamıyorum

 

Ben: Onayla, napiyim, kart benim

 

Görevli: İspatlayamıyorsunuz sizin olduğunu ama

 

Ben: Anne kızlık soyadını tutturmuş olmam lazım

 

Görevli: .....

 

Ben: Şubeye götürtme beni şimdi ya nolursun

 

Görevli: .....

 

Ben: Ay lanet olsun, bırak kalsın

 

Görevli: Sizin için başka yapabileceğim birşey var mı?

 

Ben: Yok! Sen beni otomatik puanlamaya bağla, verdiğiniz hizmeti oylıycam oradan. SIFIR!

 

Görevli: Kart sahibi olduğunuzu ispat edemediğiniz için sizi biryere bağlayamıyorum.

Ben: ........

 

Vallahi yazarken bile sinirim oynadı. Yarın gidip bankada benim ben olduğumu ispat etmem gerekiyor. İşin korkunç kısmı, bu tip durumlarda da başka hadiseler yaşanıyor. Misal; ehliyetteki soyad ile nüfus cüzdanındaki birbirini tutmuyor, kartla verdiğim kimlik uyuşmuyor çoğu zaman, başka kimlik çıkarmam gerekiyor. Sürekli “ehihe, şey ehliyeti değişmedim de evlendikten sonra” açıklaması. Nüfus cüzdanı versen vergi dairesi numarasını bulamıyorsun onu bulsan TC vatandaşlık numarası yok.

 

Bütün hayatımı döküyorum bankada. Cüzdanın içinde ne varsa, benim oğlanın resminden tutun da Müzekart’a kadar...

 

Ama henüz benden isteneni şırraaakkk diye çıkarmayı başarabilmiş değilim.

 

Yarın bankada da ben olduğumu ispatlayamazsam eğer, ertesi günkü gazetelerde okuyacağınız pompalı tüfekle banka personelini uçuran M.E benim...

 

 


 

"Koçum" benim

 

Hayatınıza giren çıkan herkesin bir çizik attığı söylenir ya, benim hayatımda fazla bir çizgi söz konusu değil açıkcası. Niye? Konuştuğum insan sayısı çok ama ne dediğine ehemmiyet verdiğim adam sayısı ziyadesiyle az. Peki niye? İnsan denen canlı türü –tıpkı sizlere de olduğunu tahmin ettiğim şekilde- beni kendisinden huylandırdı.

 

Bu ruh durumunun yarattığı doğal bozulma da bende ister istemez söyleneni “sallamama” hali yaratıyor ki, karşımda ciddi ciddi bana birşeyler anlattığını düşünen bir kişi için benim düşündüğüm tek şeyin akşama ne pişireceğim ya da ne yazacağım olması hayli trajik elbette.Ne kadar dürüst olma iddiasında olursanız olun karşınızdakine “ben seni hiç umursamıyorum” deme şansınız olmuyor. Malum dürüstlükle kabalık arasındaki çizgiye sıkı tutunmak gerekiyor.

 

Bununla birlikte ne düşündüğüne kıymet verdiğinizi belli ettiğiniz anda ebelendiğiniz bir grup da var.

 

(benim için) Mesela Pınar.

 

Evet, kumhavuzu.com un İnsan Kaynakları Uzmanı (kendisi arkadaşım da olur)

 

Kendisi düşünmüş taşınmış ve beni yontma kararı almış.

 

Pınar: Ben sana koçluk yapıcam

 

Ben: O ne demek?

 

Pınar: Koçluk yapıcam sana işte

 

Ben: Ne demek bacım o ya? kıyafetime falan mı karışacaksın?

 

Pınar: Hayır, onu düzeltemeyiz, geçmiş olsun artık

 

Ben: Halime tavrıma falan?

 

Pınar: Yok ben umutsuz vakalarla çalışmıyorum

 

Ben: Ne istiyorsun benden?

 

Pınar: Kariyerine focuslanmanı sağlayacağım

 

Ben: Ulan biraz daha focuslanırsam görüntü bozulacak, yer ayağımızın altından kaymaya başlayacak, zaten canımı dişime taktım uğraşıyorum, daha neyi focusluyosun

 

Pınar: Yok sen anlamıyorsun, neyse ben yapınca anlarsın

 

Ben: Ne yapıcaksın Pınar? Bilmek istiyorum

 

Pınar: Sen karışma!

 

Ben: E, iyiymiş...

 

Bana yapacak her ne yapacaksa ama ben karışmıyorum. Bu da güzelmiş. Aranızda koçluk olayı ile ilgili bilgisi olan varsa bana da anlatsın. Yok koça ihtiyacı olan varsa yine bana yazsın. Hedefi şaşırtma usulü Pınar’ı üstünüze salıp, ben yine kendi kafama göre takılabilirim belki.

 

 

 


 

“Ben bu tip yaklaşımları çok folklorik buluyorum”.

 

Bu bayram tatili uzun diye Sarhan iş yerlerinde yaşamakta olan saka cinsi kuş şekline bürünmüş kurdu bizim eve getirdi. Arkadaşın adı Kerem ama isim sizi yanıltmasın, öyle duygusal bir kişilik değil. Bilakis beni gördüğü anda bir şekilde benden nefret etti. Ben hayvanı gördükçe sevmeye çalışıyorum, kafesin arasından parmak uzatıp “Kerem, Kereeemmm, bıdı, bıdı” yapıyorum, Kerem’de kafayı kafes aralıklarının arasından çıkarıp beni işaret parmağımdan başlayarak yemeye çalışıyor.

 

Ben: Sarhan bu kuşta bir sorun var?

 

Sarhan: Hasta mı?

 

Ben: Yok öyle değil, sevmedi sanki beni

 

Sarhan: Valla Mehtap hayvanlar hisseder biliyorsun bir takım şeyleri, senden negatif elektrik almış olabilir.

 

Ben: Ama ben onu sevmeye çalışıyorum

 

Sarhan: Tipi vahşi demekki, üstüne alınma

 

Adamı (kuşdan bahsediyorum) 10 gündür misafir ediyorum mutfakta, en ufak bir minnet kırıntısı söz konusu değil. Aksine ötmeyi falan da bıraktı, beni her gördüğünde pis pis bakıp kendini kabartıyor. Dayılanıyor ciddi ciddi...

 

Ben: Sarhan bu hayvan kuş diil bak ben söyliyim

 

Sarhan: ....

 

Ben: Bu gündüz siz işteyken böyle kuş taklidi yapıyor ama bence akşam siz çıkınca başka bişiye dönüşüyo olabilir, haberin olsun

 

Sarhan: ......

 

Ben: Kereeeemmmm, niye sevmedin beni, Kereemmm, bıdı bıdı

 

Kerem: HART!

 

Ben: Ah!

 

Sarhan: ......

 

Kuşun doğasını bu şekilde kabul ettim. Olabilir, herkes benden hoşlanmak beni, sempatik bulmak zorunda değil. Hatta pekçoklarına antipatik falan da geliyor olabilirim (kayınvalide gibi), hatta kayınvalide Sarhan’lara karpuz götürmek üzere şirkete uğradıkça resmim üzerinden bana saldıracak şekilde Kerem’i kurmuş da olabilir. Herşey mümkün ama ben kaderle zıtlaşmama, olan biteni olduğu gibi kabul etme kararı aldım. Birtakım Zen durumları yani...

 

Hatta belki birtakım şeyleri doğru yapmadığım düşünüldüğü için huysuzlanma bile söz konusu olabilir. Belki kuş yerini beğenmedi, belki düzgün ıslık çalamıyorum. Canlılar beklentileri karşılanmadığı anda tepkili olabilirler.

 

Mesela Selçuk Tepeli Newsweek için yazdığım yazıları kontrol ettikten sonra niyeyse Kerem psikolojisine giriyor. Hani kazara “Selçuk Beeeeyyy” desem kafayı odadan çıkarıp hart diye ısıracak. Ciddiyim.

 

Newsweek her hafta sanki dağıtılıyor gibi basılıyor. İçerde çok ciddi bir çalışma söz konusu, henüz raflarda yerini almamış bile olsa haldır haldır her hafta dergi çıkıyor. Benim gördüğüm dergi çıkarmak son derece zahmetli bir iş, sabahlanıyor, orada kalınıyor, herkes iş başında...

 

Benim derginin çıkması aşamasında bir katkım söz konusu değil elbet, yapabileceğim tek şey kendi sayfamı elimden gelen en iyi şekilde hazırlamak, yazılarımı kendi tarzımı bozmadan ama Newsweek’e yakışır şekilde mümkün olduğunca neşeli ve “olduğum gibi” yazmak. Fakat haliyle “bu yazı Newsweek de çıkacak yahu” diye düşündüğüm anda, hesapta mizah yazısı yazıyorum, bir bakmışım sayfanın ortasına gelmişim ve Osmanlı Padişahlarını anlatıyorum.

 

Selçuk Bey’de kızıyor haklı olarak. Her ne kadar yazılarım önce Kürşad Bey’den geçsede, bir konuyla ilgili 9 tane yazı verdiğiniz zaman yazı işleri müdürünüz ister istemez aralarından birini götürüp Genel Yayın Yönetmenine veriyor. İşte o Genel Yayın Yönetmeni de Selçuk Tepeli gibi titiz bir adamsa;

 

Ben: Ay moralimi bozmayın nolur

 

Tepeli: Bozucam

 

Ben: .....

 

Arkasından bir klasik geliyor ki çok duyduğumdan üstüne güfte yapabilirim artık.

 

“Kürşad’la çalışın”

 

Kürşad Bey’de bıktı benden. Korkuyorum dergiye girdiğim güne lanet edecek diye.

 

Kürşad Bey: Rahat edecekseniz eğer daha fazla diyalog yazın.

 

Ben: Yok, ben siz nasıl rahat edecekseniz öyle yazayım

 

Kürşad Bey: O zaman olmuyor ama, siz hep yazdığınız şekilde yazın

 

Ben: Siz eğer öyle beğenecekseniz öyle yazayım ama şöyle de mi yazayım, ya da böyle mi yazayım, nerelere gideyim, öliim ben

 

Kürşad Bey: ........

 

O esnada Selçuk Tepeli giriyor görüntüye, yazıya bakıyor ve diyor ki;

 

“Ben bu tip yaklaşımları çok folklorik buluyorum”.

 

Şimdi buradaki “folklorik” Roche Tıp Sözlüğüne bakılırsa, kelime anlamı olarak “avam” diye çevrilebilir ama ben bu kelimeyi “Git kendini Ciner Medya’nın şu katından at” diye yorumluyorum.

 

Selçuk Tepeli’ye bunu söyleyemediğim için başlıyorum Kürşad Oğuz’a söylenmeye.

 

Ben: Bizim evde bir saka var

 

Kürşad Bey: ...........

 

Ben: Ben onu sevmeye çalıştıkça o beni ısırıyo

 

Kürşad Bey: ........

 

Ben: Selçuk Bey’de aynı bizim saka gibi kör oliim

 

Kürşad Bey: ......

 

Bu dergi çıkacak, ben de ne pahasına olursa olsun içinde yer alacağım arkadaşlar. Size düşen efendi efendi gidip bir Newsweek Türkiye alıp içindeki herşeyi tarafsız bir gözle okumanız. Bunu yaparsanız Türkiye’nin Newsweek’inde diğer yabancı orijinli dergilerde olduğu gibi copy-paste haberler olmadığını rahatlıkla göreceksiniz. Türkiye’ye özel, Türkiye için hazırlanmış çok kıymetli dosyalar okuyabileceksiniz. İçerideki yabancı yazarlar dahi konularının uzmanı ve olayı global platformda yorumlayan profesyoneller olacak. Newyork yazarının Türkçe’ye çevrilmiş köşe yazısı olmayacak. Böyle olmayacağı zaten benim bu dergide yazacak olmamdan belli sanırım. Çok çeşitli bakış açılarıyla hazırlanmış, dünyanın hiçbir yerinde karşılaşamayacağınız farklılıkta ve ciddiyette hazırlanan bu dergi aynı zamanda okuması son derece kolay ve neşeli de. Sonuçta okuyalım diye hazırlanıyor bu dergi, okuyamayıp-anlayamayıp hırsımızdan ölelim diye değil.

 

Newsweek Türkiye çıktığında, benim yazım varsa o hafta, okumaya başlamadan önce derin bir nefes alın ve yazıya öyle başlayın. Bilinki o yazı onay görüp oraya girene kadar dokuz doğurdum ben. Sonra bu durumu 10.000 ile falan çarpıp derginin tamamını öyle değerlendirin.

 

 


 

ÇANTA PARASI

 

Bugün farkettim de, neredeyse ağlamaklı bir biçimde, benim oğlum üç senedir aynı sırt çantasını kullanıyor.

 

Önce oyun grubu sonra yuva olarak gelişen “Atahan’ı sosyal hayata hazırlama” maceramız esnasında, bundan üç sene önce alınmış açık mavi sırt çantası bugüne dek sadece yedek fanila ve tshirt koymak için kullanıldığından neredeyse hiç yıpranmadı. Bende muhtemelen bu sebeple, yani nasıl olsa eskimedi diye, yeni okul dönemi başlıyor çocuğa heves gelsin diye bile yeni çanta almadım. İçine ne koyarsak koyalım sonuçta bu çocuk bu çantayı üç senedir sırtında taşıyor.

 

Şimdi böyle yazıp vicdan muhasebesinde kendimi boğdum sanmayın, yada okura belaltı çalıştığı, kendimi acındırmaya çalışmıyorum yani. Tahmin edebişleceğiniz gibi ve elbette hepinizin çocukları gibi bizim oğlanında yediği önünde yemediği arkasında. Daha bir kez giymeden sıra gelip giyilmediği için eskimeden dağıtılmış lastik yağmur çizmeleri, alırken dikkat etmediğimiz ama bir kez giydi diye değiştiremediğimiz spor ayakkabılar, mevzu o değil...

 

Çanta hep aynı ve işin ilginci, aklım durdu herhalde, çocuk benden birkaç kez başka çanta istedi ve bu eskimedi diyerek almadım, bana gayet normal geldi o anda.

 

Yeni çanta çünnü.

 

Dün bir arkadaşının robot resimli çantasını gördü, muhtemelen beğenmiş ama birşey de demedi bana.

 

Akşam yatağına yatırdım bende yanında vaziyet aldım, hikaye anlatıcam, oğlum birden bana döndü;

 

Atahan: Anne benim çantam ne zaman eskiycek sence?

 

Ben: Niye oğlum?

 

Atahan: Anne artık bende yeni çanta istiyorum ama mavi çantam eskimiyor

 

Ben: .............

 

Atahan: Artık eskise de bana siyah çanta alsak, korsanlı gibi

 

Şimdi oanki ruh halimi size nasıl anlatacağım bilmiyorum ama bir deneyeceğim. Önce bir kendime kızma durumu var elbette, sanki ben sadece eskidiğinde kendime çanta alıyormuşum gibi çocuğa bunu yapmış olmama çok kızdım. Birde oğlumun benden çanta tutturmak yerine kendisininkinin eskimesini beklemesi beni çok etkiledi.

 

Hani ağlayacak gibi olur ya durduk yere insan, boğazı bir acayip olur, yanıyor gibi sanki. Konuşmadan önce boğazınızı temizlersiniz ses tuhaf çıkmasın diye

 

Vaziyet bu

 

Ben kendi iç dünyamda dram filmi çekiyorum ama oğluma belli etmiyorum tabi.

 

Sevdim kokladım, “alırız oğlum” dedim, hikayesini anlattım ve uyudu.

 

Bugün oğlum okuldayken –tahmin edebileceğiniz gibi- gidip beğeneceği yeni bir çanta aldım, okuldan geldiğinde kendisine süpriz yapacağım ve çocuk üç sene sonra sırtına başka bir çanta takacak.

 

Alışveriş Merkezinden çıkarken yine aynı ağlamaklı ruh haline döndüm. Allahıma şükürler olsunki alabiliyoruz, alamayacak durumdakiler ölüyorlardır kahırlarından, insanın içi acıyor evladı söz konusu olunca.

 

Son söz: Bir çanta beni çok fena etkiledi. Şimdi biraz tuhaf olacak belki ama yazımı bir duayla bitireceğim, çğnkü hakikaten duygusal bir günümdeyim ve böyle zamanlarda birtek allahıma sığınırım.

 

Allah hepimizin, herkesin çocuğuna sağlık, sıhhat, mutluluk versin. Allah hepimize, herkese bol kazanç, rızık, bereket versin. Allah kimseyi, düşmanımı bile, evladıyla üzmesin. Amin.

 

 


 

Hangi DE bitişik, hangiDA ayrı ve BEN!

 

Muhtemelen en son yayına koyduğum röportaj ezberlenmiştir. Bu sefer iki yazı arasını bayağı bir açtım yoğunluktan.

 

Hayatımın öyle bir dönemine geldimki, bir yandan barbunya ayıklayıp bir yandan hiç ummadığım proje teklifleriyle karşılaşıyorum. Bunlardan kaçta kaçını hayata geçirebilmeyi başarabileceğim ya da ne kadarını ertelemek gerekecek ben de bilmiyorum. Ancak yazının bu kısmını uzatmak niyetinde değilim, artık herkesin bildiği üzere, ben birşeyi olmadan dillendirmeyi sevmiyorum. Klasik gelin ata binmiş ya nasip demiş olayı. Şu kadarını söyleyebilirim, güvendiğim birkaç arkadaşımla bir bakıyoruz olabilir mi diye...

 

Bununla birlikte muhtemelen artık söylememde bir sakınca olmayacak ve beni çok mutlu eden inanılmaz bir gelişme yaşadım. Maşallah demeniz ve nazar deydirmemeniz şartıyla bahsedebilirim.

 

Ciner grubunun Newsweek dergisinin Türkiye yayın haklarını aldığından daha önce başka bir yazımda bahsetmiştim. Genel Yayın Yönetmenliği’ni Selçuk Tepeli’nin yapacağı Newsweek Türkiye’nin  Yazı İşleri Müdürü ise Kürşad Oğuz. İçerdeki yazı ekibinin büyük bölümü Çalık Grubunun Yeni Aktüel’i almasından sonra (Selçuk Bey yazacağı veya yayına alacağı yazıya karışılmasını sevmediği için sanırım) çok emek verdiği dergisinden ceketini alıp çıkan Selçuk Tepeli’nin arkasından çantaları ve ceketleri bırakmayıp çıkan dünya harikası bir grup.

 

Benim Yeni Aktüel’e konuk yazar olduğum dönemde tanıştığım, bana kucak açan, güleryüzlü ve insan bu ekibin geçtiğimiz Cuma günü öğlen saatlerinde bir parçası olabilmeyi başardım.

 

Yazı İşleri Müdürüm Kürşad Oğuz (kendisinden öğrendiklerime inanamazsınız, bu kadar kaliteli ve bilgili bir insanla çalışabilmek büyük onur ve şans), Genel Yayın Yönetmenim Selçuk Tepeli (Selçuk Bey için birşey demeye gerek var mı, bana inanan ve elini uzatan ilk insan, ömrümün sonuna kadar ismini saygıyla anacağım), sözleşmeli yazarı olduğum dergi ise Newsweek Türkiye.

 

Şimdi aranızda iyi de kızım Newsweek çok ciddi bir dergi, sen orada ne yazacaksın diyenlerinizi duyar gibiyim. Ben de bu soruyu tüm yaz boyunca sordum kendime açıkcası.

 

Cevabını alabilmeniz için derginin yayın hayatına başlaması ve sizin gidip birtane almanız gerekecek. Kürşad Beyin benden yazmamı istediği konsept o kadar değişik ve keyifliki zannediyorum bu şekilde yazan tek yazar ben olacağım.

 

2. kitabımın düzenlemelerinin bittiği, ilk kitabımın satışlarının iyi gittiği, öykü kitabımın neredeyse hazır olduğu, Epsilon için çocuk hikayeleri yazdığım, yerel bir dergi olan Pazarola’nın yayın kurulunda olduğum ve yazarlığını yaptığım,  artık dünya çapında bir derginin de sözleşmeli yazarı olduğuma göre “heeyyttt beah” diyebilir miyim?

 

Tabiki hayır!

 

Dediğim gün düşmeye başlayacağım gündür ki şu ara istikrarlı ve sakin bir tırmanıştayım. Gözümü kulağımı dört açıp bana anlatılan herşeyi dikkatle dinlediğim, herşeyi not aldığım, herşeyi öğrenmeye çalıştığım şu dönemde gün şişinme günü değil.


Hele hele daha dün Selçuk Tepeli’nin bana “olmamış yazın bir daha yaz” dediğini ve benim de “tamam, on kerede yazarım, sorun değil” diyerek kuyruğumu topladığım gibi Kürşad Bey’in yanına kaçtığımı düşünecek olursak hiç şişinilecek birşey yok.

 

Ama sanırım kendimle gurur duymayı ve ismimin altına “yazar” yazmayı hakettim artık, şimdi sırada büyük yazar olmak ve öğrenmeye devam etmek var.

 

Not: dost düşman duysun, ben hala hangi DE bitişik hangi DA ayrı karıştırıyorum. Bilmem anlatabildim mi?!

 


 

“SABAH İNSANI”

 

Yabancılar “morning person” diyorlar. Bizdeki tam karşılığı (tabiki bildiğiniz üzere ama yine de) “sabah insanı”. Kasıt ise sabah neşeli keyifli ya da ne bileyim en azından normal uyanan insan. Ben bu anlamda “sabah insanı” olduğumu düşünmüyorum. Her gece defalarca yatağından çıkıp yanımıza gelen bir oğlanla pek mümkün değil. İki oda arasında mekik dokumaktan cılkım çıkmış bir halde çıkıyorum yataktan.

 

Haftasonları ise azıcık fazla uyuma hakkımı kullanıyorum. Sabahın 8 inde onlar baba oğul salonda lego oynarken uyunan her ekstra dakika nimet.

 

Derken içime sinmiyor kalkıp gidiyorum yanlarına. Üzerimde hala lohusalığımdan kalma yaklaşık 4 beden büyük pembe pijamalarımla dev bir pamuk helva gibi, elimde kahvem, gözler şiş, surat beş karış....

 

Sarhan: Günaydın, iyi uyuyabildin mi?

 

Ben: Tıpkı bebekler gibi!

 

Sarhan: Aa?

 

Ben: Sen uyuyabildin mi? Sıpa hem yanımıza geliyo hem aramızda rahat edemiyo, bir sana tekme bir bana tekme, 30 numara ayaklarla bir enseme, bir sırtıma....

 

Sarhan: Amazonlarda hiç medeniyet yüzü görmemiş, daha şimdiye kadar hiç farkedilmemiş, 50  - 60 kişilik yeni bir kabile bulmuşlar. Yanlarına gitmemişler üstten helikopterle geçerken görmüşler. Adamcağızlar çok korkmuşlar, helikoptere ok atmışlar. Düşünsene daha medeniyetle tanışmamış ve medeniyetinde tanışmadığı yepyeni bir kabile, inanılmaz. Tabi Amazon Ormanları çok büyük, bilimadamları “daha varlığını bilmediğimiz başka kabileler de olabilir” demişler.

 

Ben: Ne diyon aşkım ya sabah sabah?

 

Sarhan: Ne rahattır onların hayatı şimdi ya, neyseki artık bu işlere bakan dernekler falan var, öyle gidip yanlarına adamların düzenlerini altüst edemiyorlar hemen. Yok kola götüreyim, yok hristiyan yapayım biraz bizim misyonerlerle takılsınlar falan yok öyle artık. Doğal hayatı korumak lazım, adamlara bulaşıp kendimize döndürmememiz lazım, çok önemli kültürler barındırıyor bu kabileler içlerine, kendilerine göre yasaları, kuralları oluyor, bozmamak lazım.

 

Ben: Ben bazen anlıyorum “aynştayn’ın” karısı nasıl hissediyordu. Evli miydi o yav?

 

Sarhan: Ne alaka ya?

 

Ben: Normal adamlar bir gece önceki maçı anlatır, benim kocam, sabahın sekizinde, ben daha gözümün çapağını silmemişim Amazon’daki bilinmeyen kabilelerden bahsediyor, elinde New Scientist dergisi, tırnak içinde alıntılar vererek anlatıyor.

 

Sarhan:....

 

Ben: Önümüzdeki 5 sene içinde sürmenaj olma ihtimalimden ürkmekteyim.

 

Sarhan: Bazen sen de ne bulduğumu çok merak ediyorum. Belki de halka yakınlaşmak istedim, kimbilir? Sen bana nasıl bir toplumda yaşadığımı gözlemleme şansı veriyorsun, ilk elden inceliyorum, hem de burada, evin içinde, ne şans!

 

Ben: Hadi len! Ehihehe,

 

Sarhan: Çocuğun ödevlerini ben yaptırıyorum bundan böyle.

 

Ben: Ne alaka şimdi?

 

Sarhan: Bu “hadi len” modeli geçerliliğini yitirdi günümüzde, çocuğu zamana ve bilime hazırlamak lazım.

 

Ben: Bak seeeen? İstanbul gibi dev bir varoşta, çocuğu Tübitak manyağı yap sen, sonra minibüs şoförü kazma sapıyla üstüne yürüyünce “vay niye önüme kırdın direksiyonu” diye, ağlasın çocuk polise, “abi babamı dinledim yandım, oysaki annemin “hadi len” modelinden azıcık alsaydım bu dayağı yemezdim” diye dimi?

 

Sarhan: ????

 

Ben: Minibüs şöförü Atahan’ın üstüne yürürken bizimkisi de Amazonlardaki yeni kabileleri anlatır artık.

 

Sarhan:...

 

Ben: Kimbilir belki adamı “beyin nevrajesi” yapana kadar konuşmayı becerebilir. Ancak öyle yırtar o durumdan.

 

Sarhan: .....

 

Ben: Oysa benim benimsediğim akımda, baktın adam geliyor üstüne kazma sapıyla, hemen yandan küreği çıkarıp iniyosun aşağı.

 

Sarhan: Ne küreği?

 

Ben: Bauhause’da gördüm, kısa tahta kürek, bot küreği,  yaklaşık 80cm, hafif, ama sert, böle kodun mu oturtuyosun, fiyatı da uygun, sadece 22 ye-te-le

 

Sarhan: O iş kürekle falan olmaz, yollarız uzak doğu sporu öğrenir. Her ne yaparsan yap bir değer bir klas ekleyebilirsin. Kaliteyi düşürmeden de kendini koruyabilirsin. Örnek veriyorum; eskrim!

 

Ben: Ha, Viyana’da belki. Ya da sen devam et Atahan’a satranç çalıştırmaya, Hamza’yla kapışırlarsa öldürene kadar şah çeksin, olur mu?

 

Sarhan: Hamza kim?

 

Ben: Minibüs şoförü, ehihehe

 

Sarhan: ........

 

Ben: Adam geliyor Atahan’ı dövmeye, bizimkisi anlatıyor, “abi biliyomusun, kırmızı solucanlar aslında kansere iyi geliyomuş, yapılan çalışmalar sonunda bilimadamları kırmızı solucandan elde edilen yeşil seia hücrelerini Montag bitkisiyle karıştırınca, aşırı hücre çoğalmasının durduğunu görmüşler.” Sonuna da ekliyor, “new scientist, volume van, page eyt!”

 

Sarhan: Ne anlatıyosun ya? Yok öyle bi makale !

 

Ben: Hadi ya, yok mu ?ehihehehe

 

Sarhan: Ya yürü ya, konuşulmaz senle, avamla iştigal etmiyeceğim bu sabah.

 

Ben: Öyle mi? O zaman ben de Hamza’yla yapayım kahvaltımı bari, o iştigal ediyomuş, ehihehe

 

Sarhan: Ya yürü git, 2-3 tane kahve iç öyle gel, sinirimi bozma sabah sabah

 

Ben: Ay nası da kıskanırmış bitanecik karısını, ay ay ay

 

Sarhan: Cıvık...

 


 

Nihayet hallettik...

 

Hallettik diyorum çünkü ben bir dvd yükleme olayını halledemedikçe Sarhan’ı sıkıştırdım. Adam oturmuş bütün ciddiyetiyle Dünya gazetesi okuyor (okuyor evet, ben sanatsal faliyetlerin tarihlerini verdikleri, küçük dikdörtgen bölüm hariç okuyacak birşey bulamıyorum o gazetede) ben araya giriyorum mütemadiyen;

 

‘Sarhan bir baksana’

 

‘Sarhan şuna baksana’

 

‘Niye olmuyo bu ya, sinir oldum’

 

‘Ya Sarhan iki dakka gelir misin lütfen’

 

Neyse uzatmayayım en sonunda cnbc-e de katıldığım programı Azbuz’a yüklemeyi becerdik.

 

Umuyorum Gülay Afşar ile yaptığımız kısa ve samimi sohbette bile “karanlık” kalan nokta olduysa bu şekilde aydınlanacaktır.

 

Bu arada kızlarımızı çalışmamaya teşvik etmiyorum ama ODTܒlü kocalar çok iş görüyor diyorum, akıllarında bulunsun. Benim 3 günde yapamadığım, kıytırık bir film yükleme hadisesini, adam 3 dakikada yaptı.

 

Allah oğlumun da iyi okullarda sağlık ve sıhhatle okuduğu günleri bana göstersin.

 

 

http://video.azbuz.com/video-izle/cnbce-finans-cafe/41000000000941411

 

 

 


 

Biraz açıklama olayına girmekte derin bir fayda görüyorum!

 

Dünkü yazımda “başka programa çıkmayı düşünmüyorum” derken CNBC-E dışında işe yarar bir kanal yok demek istemedim elbette, ya da sunucu anlamında kimseyi kırmak gibi bir niyetim yok.

 

Benim kastettiğim kanal kanal gezip kendimi medya maymununa çevirmeyeceğim. Herhangi bir yarışma programında jüri üyesi olmak kariyer programıma dahil olmadığından her bulduğum kanala atlamayacağımı söylemek istedim. Konu kendimle alakalı, kimseyi beğenmeme gibi bir durum söz konusu değil.

 

Dolayısıyla (aldığım uyarılar üzerine) CNBC-E’deki programın çok beğenilmesi üzerine bağlı olduğum yayınevi üzerinden benimle kontağa geçmeye çalışan hiçkimseye “siz bana uymazsınız” gibi bir mesaj göndermeye çalışmıyorum açıklamasını yapmam gerekti. Ben televizyon olayını endişe verici buluyorum ve ancak Gülay Afşar’la yaptığımız gibi KISA ve keyifli bir sohbet olacaksa rahat edebileceğimi söylüyorum. Yoksa Türkiye’de Gülay Afşar’dan başka kaliteli program yapan yok demek istemedim elbette.

 

Gelelim 2. açıklamaya.

 

Programdan sonra çok sayıda e-posta geldi. Gelen yorumların büyük kısmı hakikaten çok hoş sözler ve iyi dilekler içeriyordu. Bir diğer grup ise kendi arasında ikiye ayrılmıştı. Kibarca eleştirenler ile çok kızarak eleştirenler. Önce zerafetini kaybetmeden eleştiren herkese tekrar teşekkür edip 2. açıklamaya geçiyorum.

 

Elbette Türkiye’ye ve Türk genç kızlarınıza hem kariyer hem çocuk yapamazsınız, oturun evde çocuğunuza bakın gibi bir mesaj yollamadım. Aklımın ucundan geçmez böyle birşey. Elimdeki yayın CD si DVD formatında olduğu için çevirimlerini yapıp internete koymak zor oluyor. Bununla birlikte görüntünün ordan oraya dolaşmasını da istemediğimiz için kopyalanamaz bir şekilde sadece Azbuz’a koymaya karar verdim. Azbuz daki teknik problemi aştığım anda kızlarımıza “oturun lan evinizde” demediğim daha güzel anlaşılacaktır. Hatta “ben yapamayacağıma kanaat getirdiğim için istifa ettim, yapabilene helal olsun” dediğim kısmı tekrar tekrar başa alarak izleyip sakinleme durumu da söz konusu olacaktır.

 

Bununla birlikte Gülay Afşar da yaptığı yorumu kötü manada yapmadı onu da bilelim. Gülay Hanım da çalışan bir anne, hatırlayın hamile hamile işe gelmişti hatta bir ara karnı o kadar büyüdüki masaya yanaşamıyordu yayın sırasında. Muhtemelen kendi yaşadığı sıkıntıları göz önüne alarak “hem iş hem çocuk bir arada zor, ikisinde de mükemmel olunamıyor, zaman zaman dengeler değişiyor” dedi ve bunda da kötü niyet yoktu yani.

 

Ha, aranızda “kardeşim ben ikisini de mükemmel yapıyorum” diyen varsa yine helal olsun diyorum. Ama programın başında da dediğim gibi, “mükemmel olmak zorunda değiliz, gerçek olmak daha önemli”.

 

Eğer ben “ben zor olduğunu düşünüyorum” diyebiliyorsam,“ben yapamayacağımı anladım” diyebiliyorsam bütün samimiyetimle, Gülay Hanım rahatlıkla “dengeler değişiyor, herşey mükemmel olmuyor, yok öyle birşey” diyebiliyorsa bütün samimiyetiyle ve buna rağmen “hayır ben mükemmelim” diyen birileri varsa “herşeyi mükemmel yapıyorum, dörtdörtlüğüm” diyorsa bu kişiye diyebileceğim tek şey “bu kadar yırtmana cidden gerek yok, 4/3 de iyi, genç ölme” olabilir.

 

Bunca açıklamadan sonra sanırım niye TV olayına girmenin benim için çok cazip olmadığı daha iyi anlaşılmıştır.

 

 


 

 

 

 

Finans Cafe + Gülay Afşar + Ben

 

Herhalde konuyla ilgili söylenecek ilk şey şu olmalı: Gülay Afşar muhteşem bir programcı. O kadar heyecanlıydım, o kadar telaşlıydım ki anlatamam ama Gülay Hanım beni inanılmaz rahatlattı.

 

CNBC-E Binası dışardan ufak gibi görünmekle birlikte içerisi inanılmaz büyük. Birden fazla stüdyo söz konusu ve stüdyolardan biri inanın uzay üssü gibiydi.

 

Ben saçımı makyajımı halledip gittim ama orada makyajıma son bir rötuş yapmak gerekti çünkü televizyon makyajı biraz daha farklı oluyormuş.

 

Gülay Afşar’la ilk makyaj odasında karşılaştık ki o anda ben çok telaşlı bir ruh halindeydim ama beni görünce patlattığı espriyle acayip rahatlamamı sağladı.

 

Bu arada makyajsız da çok güzel onu söyliyeyim.

 

Sonra programdan önce, bekleme odasında tekrar yanımıza gelince biraz daha konuşma şansımız oldu ki bu da beni çok rahatlattı, öyle olunca insan kendini daha az yabancı bir ortamda hissediyor.

 

İlk soruyu yanıtlarken acayip heyecanlıydım, o ana kadar etraftaki kameraların, kameramanların, ekranların, sağdaki soldaki yazıların, bazı ekranlarda görünen kendi yüzümün ve etrafta bize bakanların acayip farkındaydım.

 

O şartlarda soru cevaplamak alışkın olmayan kişiler için hakikaten zor, konsantrasyon gerçekten minimumda oluyor.

 

Ancak Gülay Afşar çok başarılı bir programcı olduğundan ilk sorudan sonra etraftaki herşeyi unuttum ve sanki ikimiz bizim evde sohbet ediyormuşuz gibi hissetmeye başladım.

 

Hani televizyonda görürüz, sohbet anında programcı önündeki kağıttan okur sen anlatırken, hani sen anlat, ben bi sonraki soruya bakayım durumu.

 

Bizde öyle olmadı.

 

Gülay Hanım göz kontağını hiç kesmedi, beni orada hiç yalnız bırakmadı ve işte bu sebeple ben biran sonra kameraları falan unuttum ve sadece Gülay Afşar kaldı.

 

O kadar özgüvenli, samimi, polemiksiz, klas bir kadın ki bu durum konuşmalara da yansıdı. Hiçbir gerginlik olmadan, son derece keyifli bir sohbete dönüştü herşey ve ben bu durumdan inanılmaz hoşnut kaldım.

 

Şunu anladım, dün aldığım telefonlar gösterdiki birkaç yerden daha konuk olarak çağrılmam söz konusu. Ancak karşımda Gülay Afşar gibi samimi ve arkadaşça yaklaşan bir programcı olmamış gitmem söz konusu değil.

 

Anladım ki canlı yayın acayip sakat birşey. O an karşındaki kişi sana ters bir laf etse ve kızsan, mazallah rezillik yani.

 

O yüzden bu kabil işlerde çok dikkatli ve şeçici olmak, gaza gelip yaya kalmamak lazım.

 

Sonuçta yazı yazan bir anne olduğunu unutmadan fazla açılmamakta fayda var.

 

Benim görüşüm herzaman bu kadar şanslı olamayabileceğim yönünde ortalıkta o kadar çiğ adam varki, görüyoruz işte televizyonlarda.

 

Bu sebeple dünkü programı çok güzel bir anı ve Gülay Hanım’ı da dünya tatlısı bir insan ilan edip tekrar köşeme çekiliyorum.

 


Korku üzerine...

 

 “Ruhsal çözümlemeler korkuyu dağıtır mı?
Yoksa çözümleme, zihnin korkudan özgürleşmesini felç etme biçimi midir?”
Jiddu Krishnamurti

 

 

Kafka’ya göre korku; kendi derinliğinin sırrına ermektir. Freud’un ise hadım olma korkusuna ilişkin takıntılarını zaten biliyoruz. (rahmetli herşeyi belden aşağıya bağlamasıyla meşhur zaten). Demek istediğim herkesin korkuya ilişkin iyi kötü bir fikri var. (Kafka ve Freud “herkes” gibiymiş gibi bir sonuç çıktı cümleden ama değil elbette)

 

Yazı başında ecnebi kültür ve felsefesinden alıntılar vermek ve araya önemli abilerin isimlerini sıkıştırmak –okuyucuya- yazanın ne kadar “dolu” olduğunu ispat çabasıdır.  Bazen gerçekten içten gelerek yapılmış alıntılar olsa da esas amaç “bek ben bu adamları okuyorum” notunu çakmaktır. Yazıya öyle başlarsan gelişme kısmında ne kadar saçmalarsan saçmala büyük çoğunluk senin okuduğun felsefe kitabından “farklı bir şekilde” etkilendiğini düşünür en fazla. Oysa gerçek internetten indirdiğin bilgilerin yetersizliği olabilir mi?

 

Bir paragrafta hem Kafka hem Freud’a gönderme yapmayı –kendi yazım dahi olsa- başka türlü açıklayamıyorum ben.

 

Bir yudum kahve içip baştan başlıyorum.

 

Kendi tarzımla...

 

Korku üzerine...

 

Bu ara korku olayına taktım. Bir film seyrediyorsam ve o film yeterince korkunç değilse boşa sseyrettim duygusu hakim oluyor bünyemde. Aynı anda iki klitap okuyorum şuanda (kompleks devam mı ediyor ne) bir tanesi Karen Slaughter’dan Beyond Reach, ulaşılabileceğin ötesinde gibi bir anlama gelen ürkünç bir hikaye. Öte yandan sırf vicdanen rahat olabilmek için yanda 8her akşam üç sayfa limitiyle) Erasmus’tan Deliliğe Övgü.

 

Ne yalan söyliyeyim 2.yi ödev havasında okumakla birlikte (yazıyorsan okumalısın) Karen’ın kitabını elimden bırakamıyorum.

 

Bu ara korku olayına taktım. Korkunç öyküler yazıyorum kafamda ve sevdiklerimi kağıda geçiriyorum. Yazarken bile kendimi kaybediyorum (insanın 2 parmağını kullanarak ne kadar hızlı yazabileceğine hayret edersiniz), suratımda deli bir ifade (eşime göre), kendini yitirmiş 2 parmak klavyenin üzerinde uçuyor.

 

Korkunç yazılarım mizah yazılarım kadar tutacak mı bilmiyorum. Kitabımı tamamlayıp yayıncıma yollayınca belli olacak durum. Yayınlanmasa bile ben yazdıklarımı çok seviyorum ve sürekli kafamın içinde feci sonlar oluşturuyorum.

 

Şu ara gözümüğn önünde hep aynı sahne var.

 

Kadın gece çocuğun kıpırtısına uyanıyor. Bezgin bir şekilde yataktan doğrulup (filmelrin aksine üzerine sabahlık almadan) çocuğun odasına doğru ilerliyor. Sağ eliyle gözündeki çapağı alırken sol eliyle de emzirme sütyeninin kilidini açıyor. Odaya geldiğinde bebeğinin hala uyumakta olduğunu görüyor. Uyandırmaya korkarak çocuğun üzerindeki örtüyü düzeltiyor. Her yeni anne gibi anlaşılmaz ama bir o kadar içgüdüsel bir endişeyle bebeğinin göğsünü kontrol ediyor. İnip kalkıyor mu? Nefes alıyor mu? Herşeyin yolunda olduğunu gören anne rahatlamış ve bir o kadar da uykulu şekilde bebeğe arkasını kapıya yüzünü dönüyor. Odadan çıkacakken, tam kapının ağzında yerde çömelmiş, elleri ve dizleri üzerinde duran, sırtı kambur bir kadın görüyor. Kadın yağlı uzun siyah saçlarını yüzüne dökmüş, sanki evin köpeği gibi duruyor önce. Başını kaldırıp anneye bakıyor ve aralıklı, kahverengi lekeli sarı dişlerinin arasından anneye gülümsüyor.

 

Yeni öyküm lohusa anne ve yerde sürünerek gezen bu kötü ruh üzerine. Bayağılaşmış korku sahneleri üzerine daha insani duygulara değinmeye çalışıyorum. Annenin odaya geri dönmek veya oradan kaçmak üzerine yeni annelikle bencillik arasındaki duygu devinimlerini yakalamaya çalışıyorum.

 

Benim gerçekten inanılmaz bir hayalgücüm var, bunu övünmek için demiyorum, lütfen yanlış anlamayın. Yazdığım herşey sanki salonda oturmuş film seyrediyormuşum gibi kare kare, renklere, ses tonlarına kadar gözümün önünde canlanıyor. O an o odaya giriyor, o annenin yüzündeki her mimiği görüyorum. Yerdeki kadının tırnaklarının arasındaki kiri, koltuk altından gelen kokuyu, saçının önündeki düğümsü yağlı tutamı, herşeyi görüyorum, herşey önümde oluyor.

 

Gördüğüm herşeyi sanki sizde görüyormuşsunuz gibi anlatabilirsem müthiş bir öykü çıkıyor ortaya. O yüzden sürekli tasvir çalışıyorum kendi kendime. Arkadaşlarıma okutuyorum. “Şunu bi okusana, bak bakalım gözünün önünde canlanıyor mu?” Pınar’ın gözünde canlanıyor yazdıklarım, bu iyiye işaret çünkü onun seçici ve mükemmelliyetçi bir karakteri var.

 

Eğer yayıncımın da gözünde canlandırmayı başarabilirsem sevgili arkadaşlar, bu kış değil ama birdahaki kışa, sizi gerçekten rahatsız edici öykülerle dolu ama muhteşem (bence) bir kitap bekliyor. Kitaba isim koymayı henüz beceremedim. O yüzden şimdilik ilk sayfada

 

İ S İ M S İ Z yazıyor.

 

 


 

Tıp Fakülteleri

 

Saydım.

 

Karşıma birkaç ayrı liste çıktı ama sonuç hepsinde aynıydı.

 

Türkiye’de Eczacılık Fakülteleri hariç tam 60 tane Tıp Fakültesi var.

 

Bu rakam Amerika’da daha fazla. 150

 

Bu bilgiyle birlikte Amerika’nın en büyük eyaleti olan Teksas’ın Türkiye’den büyük olduğunu aklımızın bir köşesinde tutalım.

 

Amerika’da 50 tane eyalet var. Teksas Türkiye’den büyük. 160 Tıp Fakültesi söz konusu.  

 

Biz ise adamların 50’de 1 i kadar boyumuzla 60 tane Tıp Fakültesi açmışız.

 

Sonuç;

 

Profesör ünvanını bu 60 üniversiteden hangisinden aldığını kestiremediğim sayın Profesör T....  ......... yine ünvanına dayandırılmış 210 YTL muayene ücretini aldıktan ve yarım saat boğazımı mıncıkladıktan sonra, tüm “vallahi ağrıyorlarıma” aldırmadan “bişiniz yok, bişi göremedim” dedi, nasihat etti ve yolladı.

 

“Ihlamur için”.

 

Normalde bu model doktoru alnından öperim ama bir önceki saferde boğazımda 13 tane nodül teşhisi konmuş, lenflerimin etrafındaki troid bezlerinin şiştiği söylenmiş. Efenim, bu nodüller birbiriyle birleşirmiş bazen. Kontrol etmek lazımmış. “tanrı korusun” bu nodüllerin kontrolü troid kanserini engelliyormuş o sebeple ciddiye alıp kontrollerimi aksatmamalıymışım.

 

Bu teşhisi koyan doktorda “PROF” du ama ortadan kayboldu.

 

Bunun yerine bulduğum diğer “PROF” ise “ıhlamur” için dedi.

 

Yazdıklarımı şu noktada aklınızda tutun başka birşey anlatacağım şimdi.

 

Başka bir rahatsızlığım için (evet bu ara şanzımanı dağıttım) başka bir doktora gitmem gerekti.

 

Genel muayenenin ardından boğazımı mıncıklarken bu doktor (sürekli doktorum) “Nodüllerin şişmiş” dedi.

 

Ben: 2 gün önce gittim ama bişi yok dediler

 

Dr: Şişmiş, bak burada, ele geliyor, tekrar kontrol ettir

 

Ben: .....

 

Dr: Yalnız bu kez başka doktora baktır istersen, elleyince nodülü bulan biri olsun.

 

Türkiye’de 60 tane Tıp Fakültesi var.

 

Deli gibi para harcıyor, ihmal etmiyor, aksatmıyor olduğun halde “erken teşhis” olamıyorsan bu okullardan ne mezun oluyor?

 

Cebinde 5 yaşında bir oğlan çocuğuyla ultrasından çık, kan ver, sonuçları geri götür, dopler yaptır şeklinde hastanede bir aşağı bir yukarı yapıyorsunuz. Sonuç: Ihlamur iç.

 

Profesör ya da Doçent olmak için sadece tez yazmak yeterli mi?

 

Yeterliyse eğer olamamalı çünkü doktor arkadaşlar anlatıyor, bu koskoca Profesörler tezlerini çoğu zaman asistanlara yazdırmış oluyor.

 

Tıp gibi önemli bir konuda fakülte açılacağı zaman devlert sormalı.

 

“Hocalar kim olacak arkadaşım?”

 

“Sen burada kaliteli eğitim verebilecek misin?”

 

Çoğu zaman boş geçen ya da asistanların doldurduğu dersliklerden doktoralarını çıkarmış öğrenciler karşımıza gelip “ıhlamur iç” diyememeli.

 

Son sonuç: Bir hafta daha tahlillerle koşturamayacağım için ya da yeni doktor bulmak stresini kaldıramayacağım için, herşeyi yeniden yaptıracak enerjim olmadığım için

 

6 ay ıhlamur içeceğim.

 

6 ay sonra birdaha....

 

 


 

CNBCE-FİNANS CAFE

 

CNBCE’de yayınlanan Finans Cafe programı hafta içi hergün 12:00 14:00 arası ekrana geliyor.

 

27 Ağustos Çarşamba günü saat 12:00’de Gülay Afşar’ın sunacağı programın konuğu ise benim.

 

Çarşamba günü saat 12:00’den 12:30’a kadar Gülay hanımın kitabıma ve sanırım bana dair sorularını yanıtlayacağım program benim ilk canlı yayın tecrübem olacağı için tahmin edebileceğiniz gibi çok heyecanlıyım.

 

Yanlış birşey söylemekten ya da bir pot kırmaktan deli gibi ürkmekle birlikte, bir televizyon kanalına yazar olarak konuk olma durumumun Finans Cafe gibi klas bir programla ve Gülay Afşar gibi çok aklıbaşında bir programcıyla olması benim için çok büyük bir şans.

 

Şuan  yaptığım bana ne sorulabileceğini tahmin edip, ne söyleyebileceğimi kafamda kestirmeye çalışmak.

 

Çünkü –takdir edersinizki- oraya çıkıp sonrada hebe hebe kalmaktan ya da hebe hebe kalmayayım diye panikleyip saçma sapan konuşmaktan acayip korkuyorum.

 

Öyle birşey yapmayacağımı düşünüyor olmalılar ki çağırdılar diyor ve moralimi bu şekilde yüksek tutmaya çalışıyorum.

 

Ne giyeceğimi kestirdim, zaten belden aşağım görünmeyecek ama buna rağmen üzerimdeki en kıymetli malzeme ayağımdaki ayakkabılar olacak.

 

Eğer unutmazsanız (cep telefonunuzun ajandasına not alın) seyredin ki sonra kritiğini yapabilelim, üzerine biraz kaynatalım.

 

Bittikten sonra kafamda “güzel konuştum mu, nasıl göründüm, yüzüm şişman çıktı mı, gömleği iyi seçmiş miyim, sakin mi duruyordum panik mi, at gibi mi gülüyorum?” türevi yüzlerce soru olacağından eminim.

 

Her ne kadar kayınvalidemden tüm sorularıma cevap alacağımdan emin olsam da, sizlerin tarafsız yorumları beni inteharın eşiğinden döndürebilir.

 

O yüzden müsaitseniz, 27’sinde, Çarşamba günü 12:00 de Finans Cafe’ye bekliyorum.

 

 

 

 


 

FARKLI KÜLTÜRLERDE GÜZELİ ARAYIŞ SERGİSİ

 

Türk İslam Eserleri Müzesi'nde, "Farklı kültürlerde Güzeli Arayış" konseptiyle, HSBC'nin 5 il ve 7 farklı müzeden bir araya getirdiği toplam 700 eser sergilenmeye başlanmış. Hazırlık aşamasının yaklaşık 2 yıl sürdüğü söylenen sergiye ben de gidip güzel neymiş anlamak istedim. Hani bakalım 2 sene aramışlar da ne bulmuşlar dimi ?

 

Bahçeşehir’de yaşayan birine –hele de ev hanımıysa- “Sultanahmete gitmek” konsepti oldukça uzak.  Bıyığı kesilmiş kedi gibi kalıyor insan ortada. Konuyla alakalı bulduğum her numaraya telefon açıp tarif almak benim A planım oldu.

 

Telefonda müze görevlisiyle;

 

Ben: Şimdi nasıl gelicem bana bir tarif edebilir misiniz?

 

Görevli: Sultanahmet’i biliyor musunuz?

 

Ben: Pek değil

 

Görevli: Pek değil ne demek? Biliyor musunuz bilmiyor musunuz?

 

Ben: Şimdi Sultanahmet eğer Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı falan olan yerse biliyorum.

 

Görevli: ....

 

Ben: .....

 

 

Ben: Beyefendi siz sanki ben biliyormuşum gibi bi müzeye geliş tarifi yazdırın bana.

 

Görevli: Siz Sultanahmet Meydanına gelin tamam mı? Şimdi meydanda iki tane dikilitaş var. Bunlardan biri örgü taş, biri düz taş. Düz taş ile camiye arkanı ver. Ama örme olana değil ha düz olana. İşte o ikisine arkanı verdin miydi baktığın yer bizim müzenin kapısı.

 

Ben: Beyefendi sizin bu tarife göre benim ya Müzeler Müdürü ya da Mimar Sinan Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü son sınıf öğrencisi olmam gerekiyor.

 

Görevli: ????

 

Ben: Örme taş ile düz taşı nasıl ayıracam ben yahu?

 

Görevli: Sen daha iki taş arasındaki farkı bilemiyosan buraya gelip napacan, neye bakacan yenge?

 

 

Müzenin önüne geldiğimde ise görevlinin kızmakta haklı olduğuna kanaat getirdim. Benimkisi gibi eğitimsiz bir göz bile örme olanı diğerinden şakkadanak ayırdı. Bariz belliymiş meğerse.

İçerde eski el yazması Kuran-ı Kerim örneklerinden halılara, tabaklardan altın oymalı kemerlere, yüzüklerden tarihi kapılara kadar pekçok eserle karşılaşıyorsunuz ve hakikaten hepsi çok güzeller.

 

İnsan ister istemez bu kapıdan kimler geçti ya da bu yüzüğü bu zamana kadar hangi soylu kadınların ellerini süsledi diye düşünüp kendini kaptırıyor.

 

Eserlerle birlikte müze alanı da mükemmel. Zaten tarihi olan bir ortamda tarih görmek muhteşem bir duygu. Müzelerimiz de eskisi gibi değil heryer pırıl pırıl insan gurur duyuyor.

 

Sultanahmet turist dolu, biran kendimi yurtdışında geziyorum gibi hissettim (bayağıdır gitmemişim oralara) insan bazen kendi yurdunda bile turist gibi hissedebiliyormuş.

 

Bu tip etkinliklerle ilgili benim en büyük endişem o müzeden diğerine taşınman bu son derece paha biçilmez eşyaların sahte olup olmadığı konusu. Yani ben bu kilimlerin, yüzüklerin yolda değiştirilmediğini nasıl bilebilirim? Kimse bilemez. Olay tamamen Allah’la oradaki yetkililerin arasında. Kimsenin günahını almak için demiyorum da “güvenlik” olayı bir adet etiketten ibaret tirajik bir biçimde. Oysa avrupa Birliğine bağlı ülkelerde bu tip eserlerin kodlu tanıma sistemi ile işaretlenmesi söz konusu.

 

Eseri hiçkimsenin bilemeyeceği biryerinden görünmez, kokmaz, bilmemkaç derecede yanmaz, donmaz çok enteresan bir maddeyle spreyliyorlar. Bu spreyin içinde gözün göremeyeceği kadar küçücük, ancak mikroskopla bakılabilen noktalar var. Bu noktaların içinde de yazılar oluyor. Misal; 4. Murat’ın annesinin yüzüğü. Bu silinemez ve görünemez madde bu işlerde klullanılmak için birebir ama biz Türkiye’de –pekçok diğer işte olduğu gibi- el sıokıp yüzüğü alıyoruz.

 

“Sözüm söz abi, sen bana güven”

 

Niye güveneyim?

 

Sonuç: özellikle metro inşaatından çıkan parçalarla birlikte İstanbul arkeoloji müzesinin de çok zenginleştiğini göz önüne alacak olursak hepberaber bir müze kart edinip yollara düşelim derim ben. Hatta okullar öğrencilerine de almalılar. Eğer ilgileniyorsanız www.müzekart.com adresinden de 2 YTL lik bir kargo ücreti ödeyerek edinebiliyorsunuz.

 

Ben aldım.

 

Yani siz artık müze yazılarımdan sık sık okursunuz.

 

 

 


 

METALLİCA VE TEOMAN

 

Kardeşimin yazılarından takip ettiğim kadarıyla (şuan “düş yakamdan” dediğini duyar gibiyim) üstüste konserler söz konusu.

 

Duygu’da en son Teoman konserine gitmiş sanırım.

 

Teoman Senfoni orkestrasıyla birlikte bir konser hazırlamış ve Onur Baştürk’ün yazısında okuduğum kadarıyla konser son derece başarısızmış. Zaten Teoman kendisi de kabul etmiş bu durumu ve şöyle demiş “kostümümün provasına daha çok vakit harcadım”.

 

Dürüst davranışına şapka çıkarmakla birlikte yine de ayıplamadan geçemeyeceğim.

 

Ne kadar “serseri ruhlu” ya da “free spirit” olursan ol. Ne kadar “farklı” ya da “umarsız” takılırsan takıl.

 

İstediğin kadar “Hedonistim” diye yıkıl.

 

Yaptığın işe ve seni dinleyenlere saygın olmalı, hazırlıksız çıkmamalısın sahneye.

 

Yazıya tekrar başlayalım mı?

 

Dünyada senfoni orkestrasıyla kendi farklı tarzını birleştirerek konser verme hadisesini ilk olarak Metallica yapmıştır.

 

San Francisco Senfoni orkestrası ile birlikte kendi farklı ve kimilerince aykırı yorumunu birleştiren Metallica aylar süren hazırlık ve provalardan sonra seyircisinin karşısına çıkmış ve hem klasik müzik severlere hem de metal müzik dinleyicisine mükemmel bir konser izleme şansı sunmuştur.

 

Metallica’nın yaptığı gayet sert şarkıların arkasında kalabalık bir senfoni orkestrasıyla seslendirmesi, özellikle ONE gibi klasikleşmiş veya Masters of Puppet gibi kulaklara zarar sert şarkılarını yaylı çalgılar ve hatta arp eşliğinde sunması döneminin en riskli ve en farklı hareketiydi.

 

Ancak Mettalica bu işin altından önce kendine, sonra seyircisine ve muhtemelen son olarak da birlikte çalacağı senfoni orkestrası müzisyenlerine saygısından dolayı başarıyla kalkmıştır.

 

Başa dönecek olursak yanlış hatırlamıyorsam ülkemizde Metallica’dan yaklaşık 3 sene kadar sonra ilk kez Şebnem Ferah böyle bir çalışma denemiş ancak yine hem beklenen ve mutlaka kendisinin de istediği kıvamı tutturamamıştır.

 

Aynı olimpiyatlardaki sporcularımız gibi müzisyenlerimizde boylarını aşan hadiselere bir heves girip sonra idmansızlıktan çakmıştır.

 

Bana kalırsa ülkemizdeki –özellikle Teoman gibi- çok değerli müzisyenlerimizin kendi farklılıkları olmalı, bu “wannabe” olma durumundan kendilerini hızla kurtarmalılar.

 

Öte yandan bunlarda genç insanlar, ben de Metallica’yı  San Francisco Senfoni ile izlediğimde heveslenmiştim, onlar da hevesleniyor olabilirler.

 

O zaman “wannabe” olmamak için işin hakkını vermeli ve oturup adam gibi hazırlanmalılar.

 

Görünen o ki hangi devirde hangi yılda yaşarsak yaşayalım gerek iş disiplini gerek müzik kalitesi gerek farklılık yaratmak anlamında Metallica hala sınır tanımıyor.

 

Metalica rules!

 

Konserin bence en etkileyici anlarından biri Metallica dinleyicisin (ki tutucu bir dinleyici grubudur) coşkusu ve aynı izleyicinin Senfoni üyelerini de çılgınca alkışlaması ve tezahürat yapması üzerine, Senfoni üyelerinin bu kabul edilişe duygulanıp seyirciyi alkışladığı andır.

 

Ekteki video ders niteliğinde olup niye Teoman’a bu kadar yüklendiğimi daha kolay anlamınızı sağlayacaktır.

 

Bu iş böyle yapılır...

 

Buraya tıklıyoruz...

 


 

Kardeşim bitti...

 

Bu ara kızkardeşime çok gülüyorum. Malumunuz kendisinin dokuz aylık dünya tatlısı bir kızı var ve doğduğu günden beri annesi için işi kolaylaştırmak adına herşeyi yapmış bir evlattan söz ediyoruz. Çocuğum bu ara diş çıkardığı için dızlıyor diye kardeşim kendisinin ekteki resimden beri halliceye dönüştüğünü söylemiş uykusuzluktan.

 

Resmi görünce kahkahalarla güldüm çünkü inanılmaz şekilde Duygu’yu aynen böyle canlandırabildim gözümde, sadece dansı yaparken tam oturtamadım kafamda ama onun dışında taşlar yerindeydi.

 

Bir fincan kahvenin yanında kurabiyesinden ufak bir ısırık alırken Kafka’sını okuyan bir kadının eline bebeği ver  ve “şimdi her 3,5 dakikada bir emzir bakiim” de, kızkardeşimin durumu bu.

 

İşin korkunç kısmı –bence tabi- çok hızlı hiddetlenebilen yapısı yüzünden istediğim gibi kafa yapamıyor olmam bu durumla. İçin için espri yapıp gülmekten basur olmam an meselesi ama kızacak diye kendisine birşey diyemiyorum.

 

Hatta bu satırları okursa –ki okumaz genelde benim yazılarımı- ortak okuyanlarımız “bak ablan sana doluyo” derse de okursa, yine çok kızabilir. Hatta kızmakla kalmayıp öldürene kadar, gece kaç kez kalmak zorunda kaldığını, dişleri olan bir bebeği emzirmenin zorluklarını anlatabilir.

 

Kardeşim elinden gelenin en iyisini yapıyor. Nil çok güzel yetişiyor, ben bile Duygu’dan bu kadar iyi anne çıkacağına ihtimal vermiyordum. Kendiisine de –tüm cesaretimi topladığım ve az buçuk bira içtiğim bir akşam dediğim gibi- o da bu işi kıvırdıysa herkes kıvırır.

 

Yine de ne yalan söyleyeyim bu hafta beni en çok eğlendiren şey kardeşimin ekteki yazısı ve kullandığı resim oldu.

 

http://bubenimhayatim.com/agustos0804.htm

 

 


 

Olimpiyatlarda neden dökülüyoruz?

 

Sporcuların Olimpiyatlara katılabilmesi için ön elemeleri geçmeleri gerekliyse eğer bizim sporcular mevzubahis elemeleri nasıl geçmiş hayretler içindeyim.

 

Bu kadar kontrolsüz ve motive olamamış adamı biraraya toplayıp oraya yollamak başarı, madalyayı falan bırakın.

 

Milli Haltercimiz, Milli Taekwondocumuzla nişanlıymış. Hazır Çin’e gelmişken antremandan izin alıp çıkalım, biraz alışveriş yapalım diye rica etmişler.

 

İzin alamamışlar.

 

TRT’de durumu yorumlayan amca ise (ki yılların spor yazarıymış) olayı derin bir sempati içinde “bizim çocuklar”, “gençler” havasında anlatıyor.

 

Bizim Teakvondocunun motivasyonu hazır Çin’e gelmişken çakma Louis Vuitton çanta alıp konu komşuya hava yapmak.

 

Öte yandan Amerikalı yüzücü “7 de 7 madalya alacam” diye gelmiş, şu an 5’de 5 almış durumda ve şuanki haliyle dahi Olimpiyatlarda ençok altın madalya toplayan sporcu ünvanını kazanmış.

 

Sporculara yatırım yapılmadığı müddetçe,

 

sporcu zengin olmadığı müddetçe,

 

kaliteli insanlarla çalışmadıkları müddetçe sonuç budur.

 

Gaziosmanpaşa’da bir apartmanın alt katında teakwondo yaparak olaya başlayan sonra hasbel kadar milli sporcu olan adamın motivasyonuyla üzerine binlerce dolarlık yatırım yapılmış, “ulan bu ayki kredi kartı borcu kaç gelecek acaba” diye düşünmeyen, kaliteli bir ekiple çalışan sporcu arasındaki fark budur.

 

Spiker halterde yenilen millimiz için “üzülme birdahaki sefere” diyor. Düşünemiyor ki seneye bu adam 4 yıl daha yaşlanmış olacak, arkadan canavar gibi gençler geliyor, millet deli gibi çalışıyor.

 

Daha bu yaşta “dirseğini çökertmeyi” beceren adamdan 4 sene sonra hayır gelir mi?

 

Sunucusundan sporcusuna, antrenöründen koordinatörüne çapsız olmak işte tam da böyle bir durumdur.

 

Hal böyle olunca da olimpiyatlarda aldığımız sonuçlarda şaşılacak birşey yoktur.

 


 

Kurban Bayramı ve KENE

 

Farkındayız değil mi? Hergün gazetelerde, ufak bir alan içinde kene yüzünden ölenlerin haberlerini okuyoruz. Ancak yukardan birileri çıkıp da “ay iiki yangın çıktı da oradaki keneler öldü” diye hırtladığında ana sayfada tam sayfa haber. Onun dışında birilerinin keneden ölmesi ve ölümlerin devam ediyor olması artık ufak bir “küpür”.

 

Kene problemini çözemiyor olmamızla birlikte –zannediyorum- yine yukardakilerin uyuduğu bir büyük tehlike ile karşı karşıyayız.

 

Kurban Bayramı.

 

Kurban Bayramı esnasında hayvan trafiğinin başlaması ile birlikte hastalıklı keneler yüzünden ölümlerin ne büyük bir hızla artacağı hiçbiryerde yazılmıyor.

 

Düşünün bir. Hangi hayvanda olduğu, zehirli olup olmadığı, hangi bölgelerde nerelerde daha fazla olduğu kesin olarak bilinemeyen minicik minicik böcekler kesilecek hayvanlara yapışmış şekilde yurdun dört bir yanına dağılacak.

 

Şimdilik “önemsiz illerde önemsiz kişiler” öldüğü için küpür olarak yayınlanan kene ölümler Kurban Bayramının ardından;

 

Ankara- Çankaya’da, İzmir- Karşıyaka’da, İstanbul-Levent’te diye ilk sayfalara manşetten taşınacak.

 

Bu konuyla ilgili devletin acil önlem alması ve şimdiden hayvan naklinin engellenmesi için yöntem bulması gerekli.

 

Yoksa sadece “oradakiler” değil tüm Türkiye kene ölümleriyle kırılacak.

 

Hiçbir şekilde düşünülmeyen, akla gelmeyen, önlem alınmayan ama son derece tehlikeli olduğunu düşündüğüm bu konuyu yazmak istedim.

 

Olur da belki önemli biryerlerden bir okuyan çıkar kazara ve önlem alınır.

 

 


 

Üniversitelerin halka açılması hususu-ODTÜ

 

Ben üniversite eğitimimi yurtdışında yaptığımdan buradaki sisteme biraz yabancıyım aslında. Konu hakkındaki bilgilerim kızkardeşimin Yıldız Teknik Üniversite, eniştemin İTÜ, eşimin ODTÜ anılarıyla sınırlı. Görünen o ki Türkiye’de herhangi bir üniversite yerleşkesine elini kolunu sallayarak girmek biraz zor. Muhtemelen belli bir yere kadar kapıdan izinle giriyorsun ama bir yerden öteye de geçemiyorsun ki bence makul.

 

Şimdi bildiğimiz kısma gelelim. Amerika’da üniversiteler halka açık. Elbette kapıda güvenlik var ancak okula giriş yıkışta herhangi bir sorun yaşanmıyor. Misal; okul Connecticut’ta ise Connetticut’ta vergi ödeyen herhangi bir vatanbdaş okula girer, kütüphanesinden faydalanır ama gidip yemekhanesinde yemek yiyeyemez.

 

Amerika’da sistem eyaletlere özel kanunlara bağlı olduğundan başka eyaletlerde durum farklı olabilir. Mesela Boston’da  Harvard’ın bahçesine girebilir, turist olarak gezebilir, çimlere yatabilir, resim çektirebilirsiniz. Kütüphaneyi kullanmak için size verilen öğrenci kimliği (ki bu kredi kartı benzeri birşeydir) kapıdaki alette sokmalısınız ki kapı açılsın. Binaların kapıları kilitlidir yani.

 

Yurtdışında “la yürüyün karılara bakalım” türü sıtmalı halk –hele de Boston’da – az olmasına rağmen okullar hem bina hem öğrenci güvenliği anlamında giriş çıkışları sınırlar. Sonuçta yurtlarda kalan çocukların aileleri okula güvenerek çocuklarını yollamışlardır ve Boston’da “hele dur şu Harvard’ın bahçesine mangal yapak” diyecek adam olmamasına rağmen serbestlik içinde dahi kontrol söz konusudur. Kontrol, yolu Newburry Street’ten düşmüş bir dallamanın köpeğini çimlere yatmış ders çalışan çocukların yanında sıçırtmamasını sağlamak için oradadır.

 

Şimdi, Boğaziçi Üniversitesi bahçesini halka açmış diyelim. Pazar günü isteyen sallana sallana gidiyor. Bizim Zeytinburnu gençliği o günlük minibüsü arkadaşa bırakıp “karılara bakalım” diye oraya dalmaz mı?

 

Ya da o kütüphaneden alınan kitaplar (ki bu iyi senaryo) birdaha geri döner mi?

 

Türkiye gibi azgelişmiş halkın gelişmeye çalışana çok hızlı saldırdığı (ki bu yazıdan sonra gelecek az gelişmiş yorumları da göreceğiz işallah) bir ülkede halk otokontrol konusunda başarısız kaldıkça sistem halkı kontrol etmek durumundadır.

 

Mesela; ben istemez miyim Boğaziçi kapıları bana açık olsun. O güzel okulda okuyamamış olsam bile bahçesine yatayım, kütüphanesinden faydalanayım, spor tesislerini kullanayım. Ne hoş olur, temiz de bırakırım kullandığım herşeyi, etrafa da zarar vermem. Ama olmaz, uygun değil, doğru da değil. Bizden içerdeki çocuklara zaman kalır mı? Hepberaber eskittiğimiz eşyaların parasını okul tekbaşına karşılayabilir mi?

 

Hiçkimse –değil göl- içinde ne olursa olsun ODTܒye sallana sallana girememeli bence de. ODTÜ gibi sadece eğitimi değil (aklına uyar uymaz o ayrı) kendi felsefesi ve duruşu olan bir okula gireceksen eğer önce oraya girmeyi haketmelisin arkadaşım. Hafta içi taksi şoförlüğü yapıp haftasonu, kafayı ortadan bölerek İngilizce Makina Mühendisliği okuyan adamla yanyana aynı çime yatamamalısın. Biri o noktada “höt” demeli sana. Çünkü o, beyni vücüdunun herhangi bir başka organından değerli hale gelmiş adamla, aynı bahçede biralanan sıtmalı hırt birarada durursa, tartışma çıkabilir, hırt olan öğrenci olana zarar verebilir.

Verememelidir.

 

Kurum, içindeki çocuğu korumalıdır.

 

Hele de böyle cevherler yetiştiren okullardaki çocuklar daha çok korunmalıdır.

 

Türkiye’nin geleceği olan o çocuk ODTܒnün Bahçesinde, Boğaziçi,’nin Bahçesin’de, İTܒnün bahçesinde, Yıldız’ın bahçesinde güven içinde oturabilmelidir.

 

Orada olmak isteyen varsa da eğer, kıçını sıkıp o sınavı kazanmalıdır...

 

 

 


 

Kedi Canavarı

 

Kedilerle olan maceramız durmaksızın devam etmekte. Atahan kendini olaya öyle bir kaptırdıki (mesafeli bir kaptırış bu) KEDİ sürekli gündemimizde ama daha çok benim kucağımda.

 

Bunun üzerine baktım olacak gibi değil KEDİ’yi aldığım gibi veterinere götürdüm oğlumla birlikte. Tüm bakım, aşı ve damlaları yapıldıktan sonra tekrar sokağa geri bıraktık. Komşuları da uyardık “bakın biz bunu böyle besliyoruz ama aşılı, bakımlı, korkmayın” diye.

 

Durumdan memnun olduğu kadar olmayan da var ama şimdilik pek ses etmiyorlar.

 

Bununla birlikte KEDİ’ye başka bir sokak kedisi dadandı. Bizimkinin yemeğini yiyor, suyunu içiyor ve KEDİ -aynı Atahan gibi- kendini kollayamıyor.

 

Yani bu cinsler hep beni buluyor anlaşıldı. Kendini düdük kadar sokak kedisinden koruyamayan KEDi de geldi koca Bahçeşehir’de beni buldu.

 

Yaptığım tüm müdahalelere rağmen bu gayet agresif ve oldukça vahşi diğer kediyi kontrol altına alamayınca lanet edip boşvermiştim. Ta ki diğer kedi Atahan’a “hıısssss” yapana kadar.

 

Ulan insan bu kadar mı nankör olur. Çocuk habire bana Migros’dan kuru kedi maması taşıtıyor kaç gündür, sıpa gelmiş oğluma –hem de benim oğluma- hıss yapıyor.

 

Hadi şimdi neyse, bu birde büyüyecek semirecek, o zaman ne olacak?

 

Zaten KEDİ’nin yemeklerini yiyor bide bize dayılanıyor.

 

Yanlış adama hısladığını bugün anlamıştır sanırım.

 

Kediyi kedi kafesine koyduğum gibi oldukça uzak ama yine apartmanların olduğu başka bir yere götürüp bıraktık.

 

Böylelikle hem oğlumu gelecekte yaşayabileceği tırmıklardan kollamış hem de bizim kabiliyetsiz KEDİ’nin yemeğini sağlama almış oldum.

 

Öte yandan benim hassas ruhlu oğlum bundan da travma geçirdi.

 

Anne niye kediyi attın?

 

Anne şimdi bizim kedi sıkılır mı arkadaşsız?

 

Anne bizim kedi arkadaşını götürdüğümüzü anlarsa bizden nefret eder mi?

 

Anne bizim kedi de hıslarsa onu da uzaklara mı götüreceksin?

 

Anne başka çocukların anneleri de böyle yapıyor mudur?

 

Sonuç KEDİ yavaş yavaş kalbimizde yer etmekte. Kış gelince napıcaz bilmiyorum, hayvancık depresyona girmesin diye eve alıştırmıyorum ama biz ona çok kötü alışıyoruz gibi sanki...

 

 


 

Kedi annesi...

 

Hayvanlarla ilişkilerim enteresandır. Düdük kadar çekirgeden çığlık çığlığa kaçarım, hiç utanmam.Kurbağalardan hiç hazetmem, uzaktan dahi bakamam. Uçan haşereler ile ilişkilerim ise buzzz gibidir, misal; pervane.

 

Sevmem, hazetmem, tırsarım.

 

Ani hareket ederler, zıplarlar, kontrol edilemeyen canlılardır.

 

Öte yandan 90 a 190 bir köpek üzerime zıplasa devrilmem. Severim, elimi ağzına sokarım, hiç tırsmam. Daha önce uzun süreler köpek bakmaktan kaynaklanan bir anlaşma söz konusudır aranmızda, dillerinden anlarım.

 

Kediler ise...

 

Kediden korkmamakla birlikte sevmem de söz konusu değildir. Bakılan bir hayvan için nankör, nankörlük yapmamasını bilmesi gerektiği kadar bilinçli olduğu için de gıcık bulurum.

 

Öte yandan benim oğlum bu aralar kedi olayına tekrar takıldı. Kapının önünde bir yavru kedi buldu, gidip gidip hayvanı didikliyor. Önceleri pek oralı olmasam da hayvan bir şekilde kendini bana da sevdirdi. Bunun üzerine –eve almamakta kesin kararlı olmakla birlikte- bugün itibariyle hayvanı veterinere götürdük.

 

Full+full bakımı, aşıları, pire-kene damlaları yapıldı. Yıkandı, paklandı ve sokağa geri salınmak üzere bize geri teslim edildi.

 

Apartmandan çıktığımız anda koşa koşa yanımıza geliyor, kendini sevdirmek için önümüzde sırtüstü yatıyor, böyle alem bir karekter.

 

Adını KEDİ koyduk, üç öğün besliyoruz.

 

Atahan en son yaşadığı tırmık hadisesinden sonra hayvan olayına yeniden ısınmaya başladı.

 

Ben hayvanın genel bakımını yaptırdığım için biraz daha iyi hissediyorum kendimi.

 

KEDİ şimdilik bizim apartmanın etrafından ayrılmıyor ama birgün giderse bunu oğluma nasıl izah edeceğiz işte orası muamma.

 

Yine de hayvan sevgisi falan anlamında adım Hıdır ve şuan için elimden bukadarı gelmektedir.

 

 


 

OBUR-4

 

Karanlık.

 

Şehrin arka sokaklarında, yağmur ve köpek sidiğiyle ıslanmış kırık kaldırımlı yollarda telaşlı adımlarla yürüyor. Mümkün olduğunca karanlıkta kalmaya, fazla dikkat çekmemeye çalışan içgüdülerine iri gövdesi yenik düşünüyor. Bu çirkin ve koca vücudu meraklı gözlerden saklamanın yolu yok. İnsanların iriliğin duyduğu tiksinti dolu bakışlara alışamadı henüz. Herkesin ve herşeyin zayıf olmanın güzel olmaya eşit olduğu fikrini pompaladığı zamanımızda bu vücutla kendini insanların onu gördüğünden daha çirkin hissediyor.

 

Neredeyse kasıklarına kadar inmiş göğüslerinin altından gelen kesif ter kokusunu şehirden yükselen çöp kokusu bile silmeyi başaramamış. “Bir hayvan olsaydım” diye düşünüyor, “insan eti yiyen bir hayvan olsaydım bile, beni yemezdim, aylarca tok kalacağım tüm bu ete ve yağa rağmen. Çünkü kokuyor”.

 

Hızlı yürümek bu cüssedeki insanlar için üç misli daha zor. Alnından, saç diplerinden sızan terler sol gözüne düşüp yakıyor. Nefes nefese ilerlerken zorlukla sığdığı, ve evet saklanamadığı, bozuk kaldırımlarda, doymayı düşünüyor.

 

Ama önce onu, önce onu beslemeli...

 

Dar ve çıkmaz yollardan birine atıyor kendini, gözleri çaresiz bir canlı arıyor avını arayan vahşi bir hayvan gibi, bir kedi, belki iri bir fare, ne olursa. Taze et bulmak zorunda. Ancak taze et ve soğumamış ve kıvamlanmamış kan doyurabiliyor onun açlığını. Henüz kesilmemiş hayvanları satın almayı ise çok önce bıraktı. Elindeki son derece sınırlı parayı sadece kendi yiyeceklerini satınalmak için kullanabiliyor artık. Aylardır iş bulamayan herkes gibi şimdiki tek lüksü herhangi bir marketten kendine kutularca yemek almak, donmuş. Onun açlığı için ise, kendi bile kabul edemediği kadar uzun zamandır, avlanmalı.

 

İçi hem çöple hem yağmur suyuylşa dolmuş paslı tenekenin ardından gelen sesle aniden irkiliyor. Belliki heryerden çıkabilecek bir polis ihtimali herzaman aklının bir köşesinde, tıpkı okuduğu kitaplardaki gibi, ani ve sinirli bir “ellerini kaldır” emriyle durdurulmaktan korkuyor. Belkide durdurulmayı bekliyor kimbilir. Kimsesiz ve sokağa ait de olsa, çaresiz hayvanlara zarar vermek üzüyor. Pekçok öğretinin aksine sadece üzülmek yeterli değil kendini kötü olmaktan alıkoyabilmek için. Üzülse de istemese de yapmalı. Bu açlığı, onu yok etmeden önce, durdurmalı.

 

Feminen bir ıslık sesi bölüyor düşüncelerini, yolun karşısından bu tarafa geçmekte olan, uzun bacaklı, kendisine göre çok daha zayıf, kısa etekli, büyük göğüslü postiş saçlı bir fahişe acemice ıslık çalıyor. Dolgu topuklu pabuçlarıyla hem rahat hem alışmış bir yürümüşlüğü var hem bu yollarda hem hayatın üstünde ve belliki defalarca. Önce görmemezlikten geliyor, panik içinde etrafını kolaçan ediyor, açlığının gittikçe artmasndan ve bu şekilde oyalanmaya devam ederse onun açlığının kendi sonu olmasından korkuyor. Bunca kötü yaşayıp hala yaşamaya çalışmak anca şişman ve kokan kadınlara yakışır bir arsızlık olabilir.

 

Fahişe yanına geliyor, aşağılar gözlerle ona bakıyor. “Bu kiloyla buralarda iş yapamazsın” diyor gülerek, ağzından çıkan sözlere pis ve ucuz sigara kokusu eşlik ediyor. “Bu kiloyla kimse sana para vermez, bedava bile olmaz, az ye”. Çantasını açıp bir sigara daha çıkarıyor, ojeleri uçlarından dökülmeye başlamış kemikli parmaklarıyla sigarasını yakıyor. “Seni daha önce görmedim” diye hırlıyor aralık dudaklarının arasından, sigarasını ağzından çıkarmadan. “Normalde bu yol benim, başkasının durmasına izin vermem”  ve ekliyor “ama gördüğüm kadarıyla sen benim işlerimi kapamazsın, hatta seni gören bana bayılır” öksürükle karışık kahkahalar takip ediyor bu sözleri. Ağzına gelen balgamı yola tükürüyor.

 

Şişman kadın dudaklarının üzerinde birikmiş teri silerek fahişenin gözünün içine bakmadan “İş için geldiğimi kim söyledi?” diye mırıldanıyor güvensiz bir tavırla. “Belki ben arıyorum”. Bu sözler fahişenin dikkatini çekmeye yetiyor, yüzünde gülümsemelerin en alaycısı ancak bu kez daha dikkatle bakarak, “Karıcı mısın?” diye soruyor tüm kabalığıyla. “Belki” diye cevaplıyor onu biraz sıkılarak, “Kaç para?”. Belki, diye geçiriyor içinden.

 

Bir erkek tenine dokunalı ne kadar oldu ya da bir erkeğin ağırlığıyla göğüsleri ezileli. Bırak sevişmeyi bakışmak bile mümkün değil artık şu halimle diye geçiyor aklından. Bırak dokunmayı diyor kendi kendine, bakmaya bile iğreniyorlar artık bana. Yanyana kendi evine doğru ilerlerken fahişeyle, adını sormalıyım belki de diyor içinden, ya da belki sormamak, bilmemek en iyisi.

 

Bu durumu onun nasıl karşılayacağından pek emin değil. Kafasında binlerce soru işareti, memnun mu olur yoksa kızar mı diye endişeli, elinden geldiğince hızlı ama fahişenin gerisinden yürüyor. “Hadi çabuk” diyor fahişe, “kaybettiğin her zamanı ödersin, biran önce gidelim de halledelim”. Nasıl halledeceksek diye de ekliyor kısık sesle, hem yürüyüp hem çantasından yeni bir sigara çıkarırken. “Bu etlerin altında seni bulmak da bir mesele. Umarım aletin vardır çünkü ellerimi kullanmamı bekleme benden”.

 

Cevap vermeden ilerliyor, belkide hakketti diyor bu fahişe başına gelecek herşeyi. Sadece şişmanım diye benimle bu şekilde konuşmaya hakkı yok. Öte yandan insanlardan hakkını aramayı bırakalı öyle uzun zaman olmuş ki sırf bu sebeple cevap vermiyor fahişeye. Korktuğu için değil, ya giderse diye endişelendiği için de değil, kendini korumaktan çok önce bıktığı için. Sessizce ve elinden geldiğince hızla yürüyor. Fahişeyi daha fazla kızdırıp ağzını daha çok bozmasından ürkerek, sadece yürüyor.

 

Evin kapısına geldiklerinde ise aklından yalnızca iki şey geçiyor. Onun bu yeni “menüyü” beğenip beğenmeyeceği ve kimseye görünmeden içeri girip giremeyecekleri. Tanrı böyle bir geceye yataklık yapamayacağına göre şeytanın yardımıyla, kimseye görünmeden eve kadar çıkmayı başarıyorlar. Kapıyı kapatıp duvardaki düğmeyi tombul parmaklarıyla iterek ışıkları yakıyor.

 

Fahişe etrafta biraz göz gezdirdikten sonra alaycı bir ifadeyle “domuz gibi yaşıyorsun” diyor sigarasını yere atıp ayakkabısıyla üzerine basarak söndürürken. “Bir fazla çöpün sana zararı dokunmaz, buraya kadar yürüdüğüme şükret”. Yağmur yüzünden akan rimellerinin göz yuvalarına biriktirdiği siyah çapakları bilmeksizin, sanki çok edalı bir kadınmış gibi gözlerini dikerek, “önce ödeme” diyor.

 

Yarınki alışverişin parasını geliyor aklına, kapının yanına attığı çantasına uzanıyor, eğilip kalkarken poposunun arasına sıkışan büyük beden eteğini elini arkasına döndürmekte başarısız bir eşelenmeyle çekiştiriyor. Fahişe kahkahalarla gülüyor onun bu haline, “kıçını da yıkayamıyorsundur sen “diyor, bütün acımasızlığı, “git önce bir duş falan al öyle gel karşıma, bana da mikrop kaptıracaksın”.

 

Neredeyse ağlamaklı bir yüz ifadesiyle çıkarken salondan diğer odaya doğru, yine de son bir gayretle, tombul dudaklarından bir ses çıkarmayı başarıyor, “dolapta kola var, alabilirsin istersen beklerken”. “Acele et” diyor fahişe yüzünde en ufak bir memnuniyet ifadesi olmadan. “fazla zamanım yok, biraz ellenmek istiyorsan yerinde olsam koşarım”. Pislik diye ekliyor fahişe kısık sesle, ona değil ama çoğunlukla kendi kendine söylenir gibi. Duymamasını istediği için değil, muhtemelen bu iğrençlik karşısında daha fazla nefes harcamaya gerek görmediği için. Fahişenin bir yılan gibi tıslamasına buzdolabının açılma sesi eşlik ediyor. O içeri giderken fahişe tüm rahatlığıyla kafasını buzdolabının içine sokuyor, çömelmeden eğilerek. Bazı alışkanlıklar ölmüyor diye düşünüyor son bir bakış atarken fahişeye, salondan çıkmadan önce.

 

Odaya girdiğinde kapıyı sıkıca kapıyor ardından, telaş içinde bulabileceği en bol elbisesini arıyor dolaptan. Çok acıkmış diye geçiyor aklından, doyurmalıyım. “Sana büyük birşey getirdim bu sefer” diyor kısık sesle. “Daha öncekiler gibi değil bir insan. Etinin daha lezzetli olduğunu söylüyorlar ama bilemiyorum. Hayvan bulamadım bu gece. Zaten tüylerinden hoşlanmıyorsun kedilerin. Bu sefer hem, daha büyük olacağı için yiyeceğin, belki birkaçgün bana rahat verirsin”. Sessizlik takip ediyor sözlerini, kısık bir hırıltı duyuyor, sanki daha çok bir çocuk ağlaması gibi uzak bir odadan duyulan. “Acıktığını biliyorum” diyor. Ben de açım ama merak etme, önce seni doyuracağız, sonra ben o pis fahişeye verdiğim paraları geri alırım, belki pizza söylerim kendime ne dersin?”. Kulak tırmalayan bir iniltiye dönüşüyor ses bu kez, fahişe içerden “O ne biçim ses? ” diye sesleniyor, “Noluyor?”. Birşey yok diye bağırıyor içeri şişman kadın. “Şiişş” diyor kısık sesle, “sessiz olmalısın, herşeyi mahvedeceksin”.

 

Çarşaftan kotarılmış gibi, üzerinde oldukça bol duran bir elbiseyle geri dönüyor salona. Fahişe elinde kola şişesiyle bekliyor onu oturarak. Bardak kullanmıyor musun? diye soracak oluyor ama aynı acımasız tavırla karşılaşıyor yine. “Bu iğrenç evdeki boklu bardakları kullanacağımı düşünmüyorsun herhalde. Hayatımda böyle pislik görmedim. Azıcık temizlik yapsan zayıflarsın belki” diyor sırıtarak sarı dişlerinin arasından fahişe. “Kadınların yüz karasısın” diye eklemeyi de unutmuyor kola şişesini boyalı ağzına götürürken, “iğrençsin”.

 

Geçip fahişenin karşısına oturuyor. Fahişenin hayret dolu bakışlarına anlam vermeye çalışırken uzun süre merak etmesi gerekmiyor, “ne o kek mi yiycez şimdi, ne oturuyorsun, soyun”. “ha, bide ne kullanacaksak çıkar, aletin yoksa buzdolabından birşeyler ayarlayalım, tabi hala yiyecek birşey bıraktıysan orada”.

 

Zorlukla yerinden doğruluyor, bu gövdeyi taşımak gün geçtikçe zorlaşırken hergün biraz daha rahat kaldırıyor kendisine edilen hakaretleri. Sanki bu sözler ona söylenmiyor, sanki başka bir dünyada yaşıyor gibi, ağır adımlarla diğer odaya doğru ilerliyor. “Beni takip et” diyor mahcup bir tavırla fahişeye. Daha fazla zamanını almak istemiyorum, merak etme sanırım çok zor olmayacak”.

 

Fahişe bir yakıp bir söndürdüğü sigaralar yüzünden boğazında biriken kahverengimsi sarı balgamı yere tükürüp takip ediyor onu. Bir yandan üzerine zorlukla oturan arkadan düğmelenmiş eteğini düğmelerini çözüyor bir yandan da söyleniyor, “kahretsin, dikkat etmezsem senin gibi olucam bu gidişle” ve belkide ilk kez alaysız bir gülümseme beliriyor yüzünde. Bütün gece belki de ilk kez, dalga geçmeden, aşağılamadan, sadece gülümsüyor.

 

Bu gülümseme ki belki de bir ahbaba hasret herkes kadar bir aydınlık yaratıyor yüreğinde şişman kadının. Yalnızca bir saniye için “ne yapıyorum ben” diye geçiyor aklından ama bu sevilme ihtiyacından doğan acıma duygusu yerini çok çabuk gerçekliğin derin sularına bırakıyor. Onu doyurmalıyım diyor içinden, yoksa benim için bile kötü olabilir onun açlığı.

 

Odaya girmeleriyle birlikte kapıyı kapatıp yine aynı kısık sesle ve mahcup edayla konuşmaya devam ediyor. “Bazen bir vahşi miyim, yoksa bir leydi miyim ben de bilemiyorum”. Diyor ve fahişenin gözlerine bakarak “lütfen uzan”.

 

Onun için yeni olan bu sahneye çok alışkın bir edayla yanıtlıyor bu teklifi fahişe. “Kim kimi becerecek anlamadım, sen uzanmayacak mısın?” “hayır sen uzan” diyor kibarca. “Bir başka tene dokunmayalı çok uzun zaman oldu, bu ten bir kanınınki bile olsa”. “seni sevmek istiyorum”.

 

Fahişe yatağa uzanmış mümkün olabilecek en sıkılmış tavırla beklemeye başlıyor. Önce ayakkabılarını çıkarıyor fahişenin kibarca yere bırakıyor. Uzamış kirli ayak tırnaklarından da aynı ellerinde olduğu gibi ojeler dökülmüş. Altatn çıkan sarımtırak renk tırnaklarınında ciğerleri gibi havasız olduğunu işaret ediyor. “beni ezme yalnız” diyor fahişe sırıtarak, sakın üzerime çıkma, böyle yanda dur”.

 

“Merak etme” diyor fahişeye yüzünde çözülememiş garip bir ifadeyle, canını yakmayacağım ve çok çabuk olacak”. “Merak etme”.

 

Karnını açtığı fahişenin çatlak derisine yaklaştırıyor dudaklarını, öper gibi değil daha çok tadına bakar gibi yalıyor karnını. Fahişe sırıyor, “kazandığım en kolay para olacağını itiraf etmeliyim sanırım”.

 

“Öyle mi düşünüyorsun diyor garip bir gülümsemeyle” Fahişe yattığı yerden kalkmadan üzeri sarı ter lekesi olmuş kılıfsız yastıktan kaldırıp başını ona bakıyor. Şişman kadın son kez onu başka bir kadından korkmuş görüyor ve belkide o binlerce erkeğin altında ezilmiş gözler ilk kez bir kadından korkuyor.

 

Kendi elbisesinin önünü aralamasıyla birlikte fahişenin karnının üzerine oturuyor. Ellerinden ve ayaklarından sıkıca tutuyor, fahişe boşa debeleniyor, kendini kurtarmaya çalışıyor ama bu ağırlığı üzerinden atamıyor.  Bağıramaması içina ağzını fahişenin ağzına yapıştırıyor. Kendi tükürükleri fahişenin sigara kokan ağzına akarken fahişe kendini kurtarmak için onun dudaklarını ısırıyor. Ne kanlı bir aşk öpücüğü diye düşünüyor sızlayan dudaklarına rağmen ağzını fahişenin ağzından çekmeden. Belkide gerçekten bir kadınla tutkulu bir aşk yaşayabilirim. Kendi tadının demirsi tadı miğdesini bulandırmak yerine sanki daha çok tahrik ediyor, sağ eliyle elbisesinin önünü iyice açıyor fahişe kurtulma şansı vermeden.

 

Bu hareketle fahişenin gözleri dehşet içinde büyüyor, üzerindeki şişman kadının karnından, karnının tam ortasından çıkan küçük bir çocuk kafası görüyor. Simiyah gözleri, sanki dökülmüş gibi saçları, yağlanmış gibi duran iki büyük erkek yumruğu büyüklüğündeki kafası ve bir mürekkep balığını andıran ağzıyla şişman kadının karnından çıkan bu baş onun karnına doğru sivri dişlerinden salyalarını akıtarak eğiliyor. Keni içinden uzarmış gibi bu görüntü fahişenin boğulurcasına, sessiz çığlıklar atmasına sebep oluyor. Sanki bir solucan gibi uzayan kafaya dar ve eğrilmiş gibi duran iki omuz eşlik ediyor. O omuzlar ki üstünde duran bu çirkin, şekilsiz ve bir o kadarda vahşi kafayı kendinden beklenmeyecek bir güçle fahişenin karnına doğru itiyor.

 

Fahişe karnından bütün vucüduna yayılan korkunç bir acıyla kendini önce şişman kadınının ağırlığından kurtarmaya sonra çaresiz bir acı içinde kendini yatağa gömmeye çalışıyor. Baş fahişenin karnının içini yerken şişman kadın usulca çekiyor ağzını fahişenin ağzında. Artık çırpınmayan kafasına, dağılmış kirli makyajına, yanağında birbirine karışmış gözyaşı ve sümüğüne bakıyor fahişenin. Tavanda sanki olmayan birşeyi ısrarla görmek istercesine sabit duran karanlık gözlerine sevgiyle bakıyor fahişenin. “Gördün mü bak” diyor boğuk bir sesle, “hemen biteceğini söylemiştim”.  Sonra karnından çıkan deforme olmuş ikiz kardeşine bakıyor. “Gördün mü bak, sana bakabileceğimi söylemiştim” “Kardeşler bugünler içindir...”

 

Odanın içinde kedi iniltisiyle çocuk ağlaması arasında bir ses yankılanıyor...

 

 

Okuyucu için not: İngilizce “Parasite Twin” denen bu anomali, kardeşlerden birisinin tam oluşamadan, yarım gelişmiş ve diğer (esas) kardeşe yapışmış hali olarak tanımlanıyor. Gelişemeyen ikiz kardeş daha çok bir parazit gibi diğer kardeşin üzerinden beslenmeye ve büyümeye başlıyor ki zaten isim de bu halden geliyor.  Bu durum bazen fazladan basenden uzayan bir bacak, bazen sırttan çıkan bir kol olabileceği gibi bazı durumlarda da omuz üzerinde ya da karında ekstra bir baş daha büyümesi olarak görülebiliyor. http://community.livejournal.com/freaksofnature/5171.html

 

*******

Bu yazının telif hakları Neden Kitap'a aittir, kopyalanması veya kullanılması kanunen yasaktır.

 


 

Gıcık oluyorum!

 

Hangi amaca hizmet ettiğini (kendi reklamlarını yapmak hariç) hala çözemediğim Hürriyet trenine

 

Çocuğu bakıcıya bırakıp, akşamdan akşama yüzünü gördüğü halde anne-çocuk yazıları yazan kadınlara

 

Şarap gibi yıllanmadıkları ve artık sürekli kendilerini tekrarladıkları halde köşelerini gençlere bırakmayan köşe yazarlarına

 

Kraldan çok kralcı köşe yazarı sekreterlerine

 

Önce bana iş teklif edip “yazılarım için kaç para vereceksiniz” diye sorduğumda beni ayıplar gibi “bu soruyu beklemiyordum” diyen kafa yapısına

 

Ne yaptığım ve yapmak istediğim belli olduğu halde bana “alışveriş sayfası yapmayı düşünür müsün?” diye soran mantığa ve/veya editörlere

 

Hatunun kendisiyle sorunum olmamakla birlikte Hürriyet Treni “günlüklerini” yazan bayanın köşesine koyduğu, ne ifadesi olduğu kestiremediğim resmine

 

Varsa, beni tanıdığı halde kitabımı almamış herkese

 

Kitabımı aldığı halde okumamış babama (bu da enteresan bir vaka)

 

Aldığım üç kiloyu vermeye çalışmaya

 

Yayınevimin hiçbir geridönüşü olmadığını düşündüğü için gazetelerin kitap eklerine kitabımın ilanını vermemesine (insanların rüyalarında görüp almalarını bekliyoruz).

 

Yanlış ISBN numarası girildiği için hala Migros dağıtımlarının yapılmamış olmasına

 

Bana “sizin kitabınız hosteslerinkinden çok satıyor” denmesine (bu mukayeseyi hakaret olarak alıyorum)

 

Şu havada bile bademciklerim şiş olmasına

 

Çalıştığım yerel derginin genel yayın yönetmeninin askere gidecek olmasına

 

Hala hazırlayamadığım cilt doktoru röportaj sorularının arkamda kalmış bir ödev gibi beni didiklemesine

 

Özsüt’ten profetöröl (böyle mi yazılır) üstü dondurma yemek istiyor olup yiyememeye

 

En son üç sene önce sarhoş olana kadar içmiş olmama (bu ayrı bir yazı ve bence nefis)

 

Doğurmuş olmak dışında bir uzmanlığı olmadığı hatta kimisi onu dahi yapmadığı halde uzman pedagog gibi yazılar yazanlara (şikayet edicem en sonunda çünkü yasak)

 

Şu harika yaz günlerinde akan bir burun ve şiş bademcikler yüzünden yarı depresif ve hayli nörotik bir ruh haliyle gezen kendime

 

Bana “ee naptın bugün” diyen kocama

 

Ve yine “Hiiiç” diyen kendime

 

Ve Hürriyet trenine (bunu yeterince yazmadığımı düşünüyorum)

 

Acayip gıcık oluyorum.

 

Bilgilerinize sunarım...

 

 

 

 


 

Tatil dönüşü

 

 

Küçük oteller üzerinden gezme olayını oldum bittim aklım almadı benim. Çok delice geliyor böyle şeyleri seven insanların ruh hali bana.

 

Nerede duracağımızı bilmeyelim

 

Yola çıkalım geze geze gidelim

 

Küçük oteller rehberinden yer seçelim

 

Karı-koca pansiyon işleten sevimli ailenin yanında kalalım

 

Akşam patlıcan börttürelim falan....

 

Geçiniz.

 

Benim mutlaka (ve kafadan) 2 ay önce nereye gideceğimi, nerelerde duracağımı ve neyle karşılaşacağımı bilmem gerekli. Sürprizlere tahammül edemediğim tek andır tatil anı. Mümkün olduğunca çok yıldız olmalı otelde, hergün çarşaflarım, havlularım değişmeli. Günde 10 öğün açık büfe servis olmalı. Havuz başına soğuk ve ıslak havlu deniz kenarına kavun servisi olmalı. Danalar gibi yatmalı domuzlar gibi yemeliyim ve elim sıcak sudan soğuk suya girmemeli.

 

Benim tatilden anladığım budur, geri kalan da bence (ve kesinlikle bence elbette) ancak yorgunluk olabilir.

 

Benim o bavulu topladığıma  sonra da boşalttığıma deymeli kardeşim, yoksa yersiz...

 

Diş fırçası şuraya,tırnak törpüsü buraya, kirliler oraya, delilik. Nefret ederim bavul boşaltmaktan.

 

Tam da bu ruh haliyle yani “gittiğimize deydi ama bu bavullar n’olcak” haliyle kapının önüne geldiğimizde önce korkunç bir kokuyla karşılaştık.

 

Sarhan: Bu ne ya? Bu ne koku?

 

Ben: Ay biri mi öldü ya?

 

Sarhan: Saçmalama canım, yok artık.

 

Ben: Ay ceset gibi kokuyo valla, güvenliği mi arasak?

 

Sarhan: Yok ya bırak, havalar sıcak ya çöpler kokuyordur.

 

Eve girince;

 

Ben: Sarhan bizim ev kokuyo ya

 

Sarhan: Nasıl olur ya, bu ne koku?

 

Ben: Ay Sarhan görüyomusun, bizim yokluğumuzda eve hayvan falan girdi, onun leşi kokuyo kesin, biyerleri açık mı bıraktık acaba, ben bakamam, sen önden git.

 

Sarhan: Yok ya ne gircek 10. kata

 

Ben: Kuş girer, fare girer

 

Sarhan: Yok başka bişi

 

Buzdolabını kola almak maksadıyla açmamla;

 

Ben: Sarhaaaannnnn!!!

 

Sarhan:  Ne, n’oldu, n’oldu?

 

Ben: Ay buzdolabı bozulmuş allah kahretsin.

 

Sarhan: Ciddi misin?

 

Ben: Ay leş gibi kokuyo allah kahretsin.

 

Sarhan: Dolu mu bıraktın dolabı?

 

Ben: E herhalde, boş eve gelmeyelim diye bisürü şey almıştım, çürümüş

 

Çapraz komşum kapısını açar;

 

Handan: Mehtap geldin mi?

 

Ben: Ay Handan ya, Handan ya, buzdolabı bozulmuş, batmış heryer, tereyağlar erimiş akmış, etler erimiş çürümüş

 

Handan: Ben tahmin ettim 4-5 gündür kokuyo böyle, sen gider gitmez bozuldu herhalde

 

Ben: Ay bura nasıl temizlenir bu koku nasıl çıkar?

 

Handan: Geliyim mi yardıma.

 

Ben: Yok bacım gecenin bu saatinde boşver, gir sen.

 

Handan: Kızım nasıl yatacaksınız bu kokuda

 

Ben: Ay ne biliyim ya, ne biliyim ya, of yaa

 

Handan: Hay allah

 

Ben: Bu arada verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz bacım yani, s..şız apartmanın içine cidden.

 

Handan: Yok mühim değil, herkese olabilir, ben senin yüzündeki ifadeyi çok görmek istiyodum da ondan açtım kapıyı, ehihehe

 

Ben: ????

 

Handan: Mehtap’ın yüzünü görmek lazım deyip duruyorum kaç gündür.

 

Ben: Yüz bu bacım, iyi miymiş?

 

Handan: Vallahi kaçırılmaz bir manzaraydı, ehihehe

 

Ben: Ya git ya, git ya....

 

 


 

Can Ataklı ve ben

Tatildeydim, döndüm.

Önce bilmeyenler için haberler;

Vatan Gazetesinden Can Ataklı bir Pazar yazısında benim kitabımdan bahsetti.

http://w10.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=186757&Categoryid=4&wid=142

 


 

BAHÇEŞEHİR’DE 4 İNCİ

 

MURAT, BUSE, TANSU, EMRE...

 

 

Bahçeşehir’de oturan ama Robert Kolej’de okuyan çocuklardan bazıları çok önemli bir işe imza attılar.

Murat Ünür, Aşkın Tansu Ateş, Emre Şener, Buse Yıldız Bahçeşehir’de İngilizce, sanat ve teknoloji alanlarında faliyetler içeren bir yaz okulu projesi başlattılar. Hoşdere İlkokulundaki çocukları yaz okuluna aldılar.

 

Murat, Emre, Tansu ve Buse Robert Kolejinde öğrenciler. Rober Kolejli olmanın ayrıcalıklarından biri olsa gerek, sene sonunda mezun olurken, bir nevi “community service” yani içinde yaşadıkları topluma geri değer kazandırma çalışması yapmaları gerekiyor. Bu çocuklarda çok ciddi bir işe soyunarak bahçeşehir belediyesi ile kontağa geçmişler ve uygun bulunursa Hoşdere İlkokulu Öğrencileriyle, tüm yaz boyunca çalışabileceklerini söylemişler.

 

Başkan Kemal Aydın’ın eğitim konusunda ne kadar ileri görüşlü ve destekleyici bir tavrı olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. “Tamam çocuklar” demiş. “Siz yeterki arkadaşlarla çalışın, öğrenin, öğretin,  öğrenci servisi ve öğlen yemeklerini biz hallederiz”.

 

Tüm yaz boyunca devam edecek bu çalışmada  Hoşdere ilkokulundan sınıf öğretmeni Seçkin Doğan çocuklarla birlikte tüm yaz sürecek bu çalışmaya sınıf öğretmenliği yapacak.

 

Çocuklar biraraya gelmişler birlikte İngilizce çalışıyorlar, internet kullanmayı öğreniyorlar, kendi aralarında bir bülten oluşturmuşlar ve e-posta ile haberleşiyorlar. Hatta beraber bilgisayar söküp takmışlar. Faliyetlerin içine geziler, sunumlar, şarkılar eşliğinde ingilizce öğrenme eklenmiş. Programa baktık çocuklar hakikaten son derece yaratıcı ve faydalı bir yazokulu etkinliği hazırlamışlar.

 

Hoşdere İlkokulundan bu etkinkliğe katılan öğrencilerimizin hepsini tebrik ediyoruz. Bütün yaz abi ve ablalarıyla birlikte hem yeni şeyler öğrenecekler hem de hayat görüşleri değişecek.

Öte yandan Emre Şener, Aşkın Tansu Ateş, Murat Ünür, Buse Yıldız’a tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu yaşta bu bilinç herkes gibi bizi de çok duygulandırdı.

 

Bu dört tane Robert Kolejli, pırıl pırıl çocukların ailelerine de diyoruz ki; Çocuklarınızla ne kadar gurur duysanız azdır. Topluma faydalı, öngörülü, duyarlı evlatlar yetiştirmişsiniz. Ellerinizden öpüyoruz...

 

 


 

Bu yazımı Cumartesi öğleden sonra

İstinye Park, D&R da rastladığım iki bayana ithaf ediyorum.

 

Oğlumu anneme bıraktım, Sarhan’ı yakasından tuttuğum gibi soluğu İstinye park2ta aldım.

 

Sinemaya gidilecek, HULK seyredilecek, çok mutluyuz.

 

Bu arada Hulk’un niye elindeki nimetin kıymetini bilmediği ve niye içindeki yeşil canavarı yoketmek istediğini biz anlayamadık.

 

Biz karıkoca karar verdik ki, böyle bir özelliğimiz olsa hayatta vazgeçmez, hatta ehlileştirmez,

Yan bakana bir kafa, ters bakana bir omuz şeklinde İstanbul’da terör estirirdik.

 

Neyse, HULK’u bırakalım, şimdilik.

 

Filmin başlamasına daha vakit olduğundan son zamanlardaki yeni fetişimi uygulamanın tam zamanıydı.

 

Kitapçıları gezip, kitaplarımı kontrol etmek!

 

(evet, hala hazmedemedim)

 

Tam D&R dan içeri girdik ki, iki bayan, kasada, yan yana ve ikisinin elinde de benim kitaptan birer tane.

 

Başka kitaplar, Cd ler de almışlar ama (algıda seçicilik) ben aradan benimkini seçtim valla yeşil yeşil.

 

Ve kızların yanına gittim.

 

Ben: Aaaay, aldınız mı? İnanmıyooorruuummmmm!!!

 

Kızlar: ???????

 

Ben: Ay ben de bakmaya gelmiştim tam, ay çok sevindiiiimmmmm

 

Kızlar: !!!!!!

 

Ben: Ay imzaliyim allahaşkına, durun bacım, kalem var mı?

 

Bundan sonrasında benim aklını yitirmiş bir nörotik değil de kitabın yazarı olduğum anlaşıldı ve kızlar gülmeye başladılar.

 

Zorla, hatta hileyle kitapların ikisini de imzaladım.

 

Ayaküstü azcık konuştuk, gazetede okuduklarını söylediler, “gülmeye ihtiyaç var bu aralar” dediler.

 

Ben kızları yeterince şaşırttığım ve kafalarını karıştırdığımdan emin olduktan sonra yanlarından ayrıldım.

 

Artık o esnada nasıl bir travma yaşadıysam, kızların yanından ayrılıp Sarhan’ın yanına gelir gelmez;

 

Ben: Atahan nerde?

 

Sarhan: ????

 

Ben: ATAHAN NERDE??

 

Sarhan: Annene bıraktık ya!

 

Ben: !!!!!

 

 

Süratle hazmetmem lazım ya da

 

boşverin, dağınık kalsın...

 

 

 

 

 


 

Yazdığım yazıyı paylaşamayınca kaşıntılar tutuyor. Bu telif mevzuları yüzünden isilik döktüm (sıcaktan da olabilir bilmiyorum). Bu sebeple “bi kereden bişey olmaz” diyerek, telifi artık ben de olmayanlardan bitane.

 

Özleyenler olmuşsa diye ...

 

Müfit’in hayatımızdaki yeri !

 

 

Ev kadının kalesidir, burada hemfikiriz dimi? Hani erkek evin kralıdır, evin babasıdır falan sıkıştırmaları hikaye. Ev kadına aittir.

 

Dolayısla eve gelen giden misafir kadını erkekten daha fazla ilgilendirir.

 

Sarhan: Mehtap

 

Ben: Hı?

 

Sarhan: Yarın akşam Zafer’le karısı bize geliyorlar.

 

Ben: Nereye, buraya mı?

 

Sarhan: Yok, benim bizden kastım benim diğer hatunla olan ev. Sende ilk eş kontanjanından haberdar ol dedim.

 

Ben: Bu komik olma çabalarını çok acıklı buluyorum.

 

Sarhan: Niye birtek senin tekelinde mi espri yapmak?

 

Ben: Yok. Ama sen uzun yaşamak istiyorsan çok açılma komik olmaya çalışırken, kramp falan girmesin.

 

Sarhan: Aman, öf, senle de konuşulmuyor.

 

Ben:....

 

Sarhan: Neyse, yarın Zafer’le karısı geliyolar, ne zamandır gelmek istiyolardı zaten. Dün arayınca tamam dedim.

 

Ben:....

 

Sarhan: Yemeğe değil, çaya, sen hazır bişiler al olmazsa, uğraşma bidaha

 

Ben: Ben Zafer’den çok hoşlanmıyorum.

 

Sarhan: ????

 

Ben: Burnundan kıllar çıkıyor onun.

 

Sarhan: ???? iğrençleşme...

 

Ben: Yok, valla bak, sen farketmedin mi?

 

Sarhan: Sana ne ki Zafer’in burun kıllarından?

 

Ben: Gözüme batıyo, dikkatim dağılıyo, sinir oluyorum.

 

Sarhan: İyi de sana ne? Karısı şikayetçi diil demek ki.

 

Ben: Bende onu anlamıyorum ya zaten. O kadın o kıllarla nasıl evli kalmış onca sene?

 

Sarhan: Selin Zafer’le evli

 

Ben: Kıllar da Zafer’le bonus gelmiş diyosun, olmaz.

 

Sarhan: Sana ne? Sana ne?

 

Ben: Ya istemiyorum, gelmesinler, burun kıllarını döke döke gezecek evde.

 

Sarhan: Çok ayıp ya. Nasıl ya?

 

Ben:....

 

Sarhan: Gençliğinde böyle yersiz titizlikler yapanlar yaşlılığında b....kuyla oynar derler, bilgin olsun.

 

Ben: Titizlik yapmıyorum, eve ayakkabıyla giriyolar bişi diyomuyum? Kıllara taktım ben, böle uzun uzun, çift renk

 

Sarhan: Bayağı incelemişsin bakıyorum?

 

Ben: Ben incelemedim, onlar bana doğru uzanıp kendilerini tanıttılar.

 

Sarhan: .....

 

Ben: Çok saygılı kibar çocuklar, “abla kusura bakma, böle habersiz çıktık geldik” dediler.

 

Sarhan: .....

 

Ben: Sol taraftan sarkan daha kumralca, ona Müfit diyorum ben.

 

Sarhan: Ha isim de verdin, hastasın.

 

Ben: .....

 

Sarhan: Müfit kim, ne alaka?

 

Ben: Müfit bizim eski mahallenin muhtarı,çok iyi amcaydı.

 

Sarhan: Gelecekler artık, bekliyoruz dedim.

 

Ben: Karısı da geliyor mu?

 

Sarhan: e herhalde dimi

 

Ben: O kadında bir tuhaflık var.

 

Sarhan: Onun neresinden kıllar çıkıyor?

 

Ben: Bak böle yapma, böle konuşma, oymiyim!

 

Sarhan: Ha sen benim arkadaşlarımın kıllarına isim tak, ben senin tüm arkadaşların köseymiş gibi davraniim, bu da güzel.

 

Ben: Zafer’in karısı benim arkadaşım diil ki.

 

Sarhan:....

 

Ben: Müfit’in bakıcısı o, ehihehe

 

Sarhan: Hiç güzel huylar değil bunlar, biliyosun dimi?

 

Ben: Hayır ben bu insanları ve kıllarını ağırlamak, bunlar ve kılları için pişirip taşırmak durumunda mıyım?

 

Sarhan: Ya, vah vah,  sen de ne pişirip taşırıyosun ya. Hazır al dedik ayrıca.

 

Ben: .......

 

Sarhan: Bak saçmalama, n’olursun, yarın da bi densizlik yapma insanlara, benim arkadaşlarım hep gelmiyor biliyosun.

 

Ben: Tabi niye benim arkadaşlarımla daha çok görüşüyoruz biliyo musun?

 

Sarhan: Bize gelmeden önce burun kıllarını mı kesiyolar? Ondan olmalı

 

Ben: Hani anlaşmıştık benim arkadaşlarımın hepsinin köse olduğu konusunda, aşkolsun.

 

Sarhan: Ya git ya....

 

 


 

Dilek Önder ve Ben

 

Tam ben “yahu kitabım çıktı ama herkes Fatih Terim’den bahsediyor” diye hayıflanıyorken ve daha da fazlası bulduğum ilk D&R ın önünde üzerime benzin döküp kendimi yakmayı planlıyorken, Vatan Gazetesi’nden Dilek Önder şeytanın bacağını kırdı.

 

Bugünkü köşesinin tamamını bana ayırmış, Allah bin kere razı olsun, tuttuğunu altın etsin. Kendisi bilmeden beni inteharın eşiğinden döndürdü.

 

Dilek Önder’in bugünkü köşesinin linkini altta bulabilirsiniz.

 

Ben sevindirik olmayayımda kim olsun....

 

Maşallah deyin hemen....

 

http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.11.2007&Newsid=184659&Categoryid=4&wid=58


 

Matrix ya da BEN

 

Bazen bulunduğum ortamda o kadar fazla data ile karşılaşıyorum ki, aynı malum filmde olduğu üzere, ben sanki bir koltuğa oturmuşum, ensemden hart diye bir kablo sokmuşlar, 10 saniye sonra “ay nov nincitsu”, vaziyet bu.

 

Yazıya tekrar başlıyalım.

 

Bazen oğlumun bana yaptığını bugüne kadar kimsenin yapmadığını ve yapamayacağını düşünüyorum. Yani “hayır” demekte zorlanan anne modeli bu kadar da keleğe gelmemeli.

 

Snob bir vatandaş asla değilim. Aksine genel hatlarıyla kendi halinde takılırım ancak kendime göre çizgilerim –mecburen- vardır. Belli yerlere gitmem, belli yerlerde belli şeyleri giymem, belli şeyleri yapmam, vs, vs...

 

Mesela havuz konusunda çok titizim. Zaten milletin apışarasında gezen suda yüzme konusunda hassasiyetlerim söz konusu. İlla birinin apışarası suyuyla da yüzümü yıkayacaksam, bari, hani, eline yüzüne bakılır, temiz pak vatandaşlar olsunlar isterim (Bu konuyla ilgili başka bir yazı daha yayınlayacağım pek yakında).

 

Ona göre yerlere gitmeye çalışırım. Daha aileye yakın yerlerde bulunmaktan hoşlanırım. Hala kendimi tam anlatamadığımı düşünüyorum. Yani sidikli çocuk havuzuna girmekten iğrenmem ama iki hırtın yüzdüğü deniz olsa huylanırım, öyle diyim, bak böyle anlaşıldı.

 

Buna rağmen Atahan bugün adını vermeyeceğim biryerin havuzuna gitmek istedi ki bizim oraya gitmemiz eş kişisi tarafından istenmiyor. Öte yanda Atahan kelimenin tek anlamıyla anırıyor “oraya gidecem” diye, bizim yatak odasının penceresinden göstererek.

 

Gittik tabi...

 

Ben (hasta ruhlu olduğum için) kapıdaki görevliye “bakın oğlum çok istiyor diye geldik ama içerisi sap soluysa ben hiç girmiyim, nolur” dedim. Adam da endişe edilecek birşey olmadığını  ayrı bir “aile havuzu” olduğunu söyledi. Bunun üzerine ben mümkün olan en kibar halimle parkyerindeki kamyondan ne indiğini sordum! Görevli ilaçlama görevlilerinin geldiğini, kamyonun arkasında akşam atılacak ilaçlar olduğunu söyledi. Buna rağmen nasıl bir yüz ifadesi varsa suratımda, güvenlik müdürü olduğunu söyleyen bir bey bana cep telefonun numarasını verip, “lütfen rahat olun ve rahatsız olursanız beni arayın” dedi. Karta sarılıp içeri girdim.

 

Hakikaten korkulacak birşey yoktu. Gençler zaten başka taraflarda, başka bölümlerde kendi hallerindeydiler. Ciddi bir kadın popülasyonu vardı.

 

VE

 

Muhtemelen başka hiçbir havuzda bundan daha rahat olamazdım.

 

NİYE?

 

Hatunları bir görseydiniz, yani bir görseydiniz, ben orada nasıl hatun klasmanına dahil olamadım anlardınız.

 

Aman yarabbi!

 

Çocuklu kadınlar dahil, göbek deliklerinde taşlı sallantılı küpeler, kulaklarda yaklaşık 5er küpe. Kaşlar tamamen jiletlenip dövme yapılmış, ya mayokini ya ipkini, saçlar popo hizasında, hepsi tüm esmerliklerine inat ve ısrarla sarışın! Topuklu pabuçlar (terlik değil resmen pabuç) memeler ortada ve asıl inanılmazı

 

çalan müzikle birlikte çocuk havuzunda (evet çocukların yanındaki annelerden bahsediyorum) göbek dansı durumları.

 

Ben en çok cankurtaranlıkla görevlendirilmiş oğlanlara acıdım orada. Yavrum garipler, o sıcağın altında bu hatunlarla... Sabaha kadar uyumuyordur o çocuklar yemin ederim. Kabus üstüne kabus görüyorlardır.

 

Bu hanımlar saçlarını savurta savurta seksi yürüyüşler yaparken, popolarının arasına azcık kayan bikinilerini düzeltme gereği duymadan gezerken ve daha da ilginci yürürken –benim nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde- zıplayan memelerinden hiç rahatsız olmazken

(normalde zıplamaz bunlarınki, zıplıyordu) ben ve benim gibi 2-3 kişi daha,

 

üzerimizden giysilerimizi çıkarmadan

 

o sıcağın altında

 

kanter içinde

 

havuza girmeden

 

ama havuz kenarında

 

amele yanığı olarak

 

çocukları bekledik.

 

Eve dönünce Sarhan’a olan biteni anlattım.

 

Sarhan: Oturdun mu öyle giysilerinle?

 

Ben: Evet

 

Sarhan: Çok kötü amele yanığı olmuşsun.

 

Ben: Biliyorum.

 

Sarhan: Aferin sana...

 

Huysuzum falan ama valla bu Sarhan benimle evli olduğu için çok şanslı...

 


 

Düşünüyorum da belki yazılarıma bir yenilik eklemeliyim. Herkesin hoşlandığı çatlatan Diyaloglar serime yeni bir seri ekliyeyim diyorum.

 

Yazılması zor şeyler 1.

 

Mideleriniz bozulmasın diye bu serinin yazılarını aralıklarla serpiştirme usulu yayınlamayı planlıyorum.

 

Bakalım hoşlanacak mısınız?

 

Yazılması zor şeyler: Tuvalet Fırçası

 

Delilik derecesinde titizlikleri olan bir insan değilim. Bilakis oğlum büyüme evresinde evimizin tüm duvarlarını pastel boyalarla boyarken ses çıkarmadığım gibi, birşeylere benzeyen şekiller gördüğümde duvarda, üzerine içi boş çerçeveler asıyordum. Böylece oğlumun duvarda yaptığı “çalışmayı” kendimce çerçeveleyip, bu son derece dışavurumcu ve sürrealist davranışı destekliyordum.

 

Bununla birlikte herkes kadar titiz olduğumu da itiraf etmeliyim. Misal; dışarda tuvalete girmek benim için de bir meseledir.

 

Önce tuvalete girilir. İçeriye şöyle bir bakılır. Burun delikleri genişler, “hoş olmayan” bir koku var mı diye kontrol edilir.

 

İkinci aşama ise yerlerde su olup olmadığıdır. Kadınların yabancı tuvaletlerde “oturmadan” iş görme alışkanlığı olduğundan sıçrama hali çok görülür. Dolayısıyla herhangi bir tuvaletin kapalı kapısı ardından bana doğru yürüyen bir “su birikintisi” var mı? Araştırılır....

 

Bu da tamamsa tuvaletin içini kontrole gelir sıra. Ben önce tuvaletin içine bakanlardanım. Benden önce orayı kullanmış hanım kardeşimizin bir gece önce yediği yaprak sarma eğer kayıp şehir Atlantis taklidi yapıyorsa tuvalette, derhal o kabinden kaçılır ve diğer kabine geçilir.

 

Kontrol edilecek diğer şey ise tuvalet kağıdı olup olmadığıdır. Ne de olsa kimse kapalı kapılar ardında hiç tanımadığı başka bir kadınla “pardoooon, hanımefendi, hanımefendi, şey oralarda tuvalet kağıdı var mı?” muhabbetine girmek istemez.

 

Buraya kadar tamamız herhalde. Yani 3 aşağı 5 yukarı aynı şeyleri kontrol ediyoruz.

 

Bazılarımız –ki ben hiç tanımam böylesini- ekstra bir kontrol olayına girer. Tuvalette herşey tamamsa kontrol edilecek son birşey kalmıştır illaki. Çantadan selpak çıkar bir tane. Ustalıkla ve hiç el deymeden selpak tuvalet fırçasının etrafına dolanır ve fırça çekilir.

 

Niye?

 

Çünkü takıntılı ve hasta ruhlu kişilik, o fırçanın, o yaprak sarmayla yakın zamanda tanışıp tanışmadığını bilmelidir.

 

Ahbaplık söz konusuysa eğer –o takıntılı kişi- o tuvaleti de eleyip diğer kabine geçer. Girilen tuvaletin tuvalet fırçası “beyaz” olmalıdır.

 

Üzerinde bu kadar ince tırtıklı kıl olan bir fırçayı hem pis işlerimize alet edip hem de “ilk günkü gibi beyaz” tutmak nasıl mümkündür?

 

Mümkündür!

 

Fırçayı “sorunun ortasına” lök diye sokmak yerine önce sifonun işini yapmasını bekleyip ardından alet kullanmak usulü ile mümkündür.

 

Öte yandan –ki kadınlar titiz diye bilinir- evinde alışveriş dönüşü Migros torbasını çamaşır sulu bezle silmeden eve sokmayan, ekmeğini tütsülemeden yemeyecek kadar titiz hanım kardeşlerimizin dışardaki bu “sorun varsa göbeğine dalarım” hali, bu vahşi tavırları ayrı bir yazı konusudur.

 

Ve söz veriyorum, tarafımdan en güzel şekilde yazılacaktır...

 

 

 


 

“Çatlatan Diyaloglar -1”…YORUMLAR

 

 

İlk kitabım Çatlatan diyaloglar 1 çıktı. Geçtiğimiz Pazartesi itibariyle kitapçılara dağıtımı başladı ve dağıtımı devam ediyor. Satın almadan önce yorumları bilmek istersiniz diye düşündüm.

 

10 YTL’ye sunabildiğim bu !

 

&&&&&&&

 

 

“ Mehtap, son derece sahici durumlar yaratıyor ve gerçekçi diyaloglar yazıyor. Sıradan hayatın içinden ince gözlemlerle damıtılmış kıvrak bir mizah yeteneği var. Kendisiyle alay edebilme yeteneği çok değerli. Bu nitelik onu korkusuz ve özgür hale getiriyor, vizyonunu genişletiyor, yazdıklarını da inandırıcı kılıyor. ”

 

Nuri Bilge Ceylan – Sinema yönetmeni

 

 

 

............  (Mehtap Erel’in) Gündelik hayata ilişkin yazılarındaki rafine ve samimi ifadeler, ulusal ve global meselelerle ilgili büyük büyük laflar ederken gözden kaçan pek çok detayı da hatırlama, "Çatlatan Diyaloglar" başlığı altında toplanan yazılarındaki vodvil havasıysa okurken epey tebessüm etme fırsatı verdi hepimize.

 

Selçuk Tepeli  -  Newsweek Türkiye Genel Yayın Yönetmeni (Yeni Aktüel Genel Yayın Yönetmeni iken yazdığı yorumu)

 

 

Yaşamak ve yazmak . Anneliği yaşamak ve anneliği anlatmak . Hayatı anlamak, hayatı yaşamak ve hayatı anlatmak. İç içiçe gibi görünürler fakat  onları bir araya getirmek aslında büyük maharettir.Yemek yapmak gibidir.Malzeme bir aradadır fakat bunları nasıl işlediğin tamamen senin marifetindir. İşte benim dostum da bunu en iyi yapanlar arasında! O iyi bir söz gurmesi. Hangi malzemeyi nerede kullanacağını iyi biliyor. Tatlı nerde sunulmalı, tuzlu nerde olmalı. O zaten hayatının en güzel ürününe sahip bir insan, Atahan’a… Ve ben de bu muhteşem ikiliyi tanıdığım için çok mutluyum.

Bu kitap, Mehtap Erel’in ilk kitabı, şimdilik ona ulaşabiliyoruz))). Fakat eminim ki bu son olmayacak. Onun önünde çok uzun ama bir o kadar da keyifli bir yazarlık yolculuğu var.

Bu yolculukta daha bizi çooook uçuracak . Keyiften ve gülmekten.)))

Yolun açık olsun!!! 

 

PEDAGOG AYŞEN OY

EĞİTİMCİ-YAZAR VE MEHTAP’IN DOSTU

 

 

 

Mehtap Erel'in yazıları bana her zaman bir konuşmayı hatırlatır. İnsanın ağzından öylesine çıkıveren sözler aslında toplumun, ailenin iç dinamiklerini anlamak, yorumlamak konusunda iz sürebilenler için iyi bir laboratuardır. Aile içi diyaloglar, bunlara farklı bir gözle bakabilme alışkanlığı bu kitabı okumayı bir zevke dönüştürüyor, okuyanı düşünmeye itiyor. Türk toplumunun zengin elementli iç bütünlüğü yazarlar, sanatçılar, bilim adamları için her zaman bir derinleşme macerası sunar, kitap bu verilerle dolu.

 

Tahir M. Ceylan – Yazar - Cumhuriyet

 

 

Mehtap Erel’in yazılarıyla anneler hem eğleniyor hem öğreniyor. Okuyucunuz bol, yolunuz açık olsun Mehtap. Türkiye başarılı kadınların, anaların diyarı olsun.....

 

Şeniz Erten – Milliyet

 

 

 

 


 

OKS durumlarına DİK açı...

Ve dahası...

 

Öğrencilik hayatımın bir kısmı evlilik hayatımla tokuşunca ders çalışmak büyük zevk haline döndü benim için. Daha önce olmadığım kadar ısrarla ve inatla çalışıyordum çünkü kendimden önce Sarhan’ı memnun etmek istiyordum.

 

Akademik anlamda çok başarılı insanlarla evlenmenin bu tarz handikapları vardır bazen. Seni alır biryere götürür, yanında adamakıllı biri olmalıdır o yerde. Bu sebeple –açık konuşmak gerekirse sırf Sarhan benimle gurur duyabilsin diye- aynı anda 3 ayrı okula devam ettiğim bir dönem var. Birinden çıkıp, o okulun kütüphanesinde ödevlerimi yapıp, diğerine gidiyor oradan çıkıp eve gelip yemek yiyor ve akşam diğerine gidiyordum. Bu fasıl bayağı uzun sürdü ve birara ben çok bunaldım.

 

Eşek kadar olduğun halde “bu sorular zor yahu” sorunsalı yaşamak ayrı bir travma yazısı ama Sarhan’ın söylediği birsöz –belki de o dönemki hassas ruh halim sebebiyle” daha şevkle çalışmama sebep olmuştu.

 

“Bu sorular çözülmek için hazırlanıyor Mehtap. Çözemede çatla diye değil, çöz diye varlar.”

 

Bu sorular ben çözeyim diye var, çözüp bir sonrakine geçeyim diye soruyorlar.

 

Her sınav öncesi bunu geçirdim aklımdan.

 

Gazeteler OKS sorularını yayınladılar. Haliyle baktım ne var ne yok diye ve aklımdan geçen şu oldu.

 

90 net yapmak gerekiyormuş iyi biryerleri tutturmak için

 

Hadi 40 tane Türkçe net çıkardığını farzet.

 

50 tane kazık soru çözmek gerekecek.

 

Ben Atahan’ı OKS ye sokmayı düşünmüyorum, zaten düşünmüyordum ve soruları görünce tamamen vazgeçtim. Çocukları bu strese sokmaya hiç gerek yok, zaten gitmekte olduğu okulun lisesine gitse ne olur ki? Önemli olan Üniversite sınavı bana göre ve bence bir ömürde bir sınav stresi çocuklar için yeterli, üniversite döneminde psikopat olsun yeter. Yani illaki bir sınav stresi yaşanacaksa bari o zaman yaşayalım, bence üniversite sınavı daha önemli OKS den.

 

Neyse zaten benim bunları düşünmem için daha erken, önümüzde daha 6 sene gibi bir zaman var, ben geleceğim 41 yaşına, kim öle kim kala o zamana kadar.

 

Şu an bana daha yakın olan mevzu sınavla çocuk alan öğretim kurumları. Bunlar anadolu lisesi değil, özel okul ama sınavla çocuk alıyorlar. Kendi kafalarına göre bir seviye belirleme testine tabi tutuyorlar, geçen kabul ediliyor, geçemeyen “valla sizin çocuk bizim sınavı geçemedi” oluyor.

 

Bunlardan en meşhurlarından biri Bahçeşehir’e şube açtı. Malum sebeplerle isim veremiyoruz ama şöyle diyeyim, en meşhur şubesi Çamlıca’daymış bu okulun. Bu amcalar burada sınav yaptılar, ben ve birkaç hariç bütün Bahçeşehir düdük kadar çocuklarını enselerinden tuttuğu gibi büyük bir encik teslim merasimiyle sınava soktular. Okul –bence tamamen bir pazarlama tekniği ile- Bahçeşehir’in 4 de 3ünü bıraktı. Kalan 4 de 1 in velileri çocuklarının b..kunda boncuk bulmuş gibi neşeli ve şen, geri kalan 4 de 3 ise bunalımda. Paralar boşa mı gitti, bunca zaman bu çocuklar birşey öğrenmedi mi?

 

Ben kendi kendime diyorum ki ”ya inanmayın, bunlar hep taktik, bırakacaklar elbet, senin oğlun 100 alsa zaten adama ihtiyacın yok gibi olacağına göre, bırakıp, bak ben olmazsam senin çocuğunun hayatı kaydı” havası veriyorlar. Bir kısmını da geçiriyorlar ki onlar kalabalığı tetiklesin. “Aa bizim kız geçti sınavı valla”.

 

Bence bizim “yetişkinler” olarak bu tip çukurlara düşmememiz, bu tarz keleklere gelmememiz gerekiyor ama topluluk psikolojisi nasıl birşeyse olmuyor. Öte yandan ben de bu topluluğun içinde olmamla birlikte, o havaya niye girmiyorum onu da bilmiyorum. Çünkü ben ve birkaç kişi daha bu olan biteni aptalca bulan azınlıkdayız.

 

Ben hayatımda bu kadar zavallı anne modeli birarada görmemiştim. “aa beni .... den aradılar, kayıt için çağırdılar” ama öyle bir söylüyorki zannedersin Cumhurbaşkanı kahvaltıya çağırmış.

 

Ben gitmedim mi bu okula? Gittim. Çocuğumu sınava sokmadım ama ne menem biryermiş diye gittim ve notumu verdim. Sıfır...

 

Ben: Biz ilkokul müdürü ... Bey’le görüşecektik, 12:00 de randevumuz vardı.

 

Müdür Yardımcısı: Benimle görüşeceksiniz.

 

Ben: Siz kimsiniz?

 

Müdür Yardımcısı: Ben müdür yardımcısıyım.

 

Ben: Ama ben .... Beyden randevu almıştım.

 

M.Y: Onun randevusu uzadı.

 

Ben: O zaman demelisiniz ki “kusura bakmayın, .... beyin randevusu uzadı, ben de müdür yardımcısıyım, buyrun ben yardımcı olayım”.

 

M.Y: Ben de öyle dedim.

 

Ben: Hayır öyle demediniz, benimle görüşeceksiniz deyip kesip attınız.

 

M.Y: Yoo, size öyle gelmiş.

 

Ben: Yoo bana öyle gelmedi, öyle yaptınız.

 

Bir süre sonra;

 

Ben: (icab ettiği için) Sizin muhatablarınız genelde çok cahil veliler mi?

 

M.Y: Ne gibi?

 

Ben: Ben anlayamadım bu üstten bakan tavrı, karşınızdaki veli çok büyük ihtimalle sizden çok daha fazla ve iyi eğitim almış durumdayken ve üste de para verecekken ki az para da değil, bu alikıran başkesen tavrına ben bir mana veremiyorum.

 

M.Y: Mehtap Hanım ne alakası var, size sadece çocuk içeri girdiği anda velilerimizin dışarda kalacağını, ve pasaportlarında bizim okulumuzdan mezunsa eğer İngilizce bilme derecesinin yazacağını söylüyorum.

 

Ben: Benim pasaportumda ne yazacak peki, ben sizin okulunuzdan mezun değilim?

 

M.Y: .....

 

Ben: Hatta benim zamanımda sizin okul yoktu bile, ee nolucak şimdi?

 

M.Y: Siz ön yargılı geldiniz herhalde biraz.

 

Ben: Ne alakası var, gayet basit bir soru sordum ve cevabını bekliyorum.

 

Sonuç: Bu işler bana ters.

 

25 milyar ver (eski parayla) bir de girip çıkıp tavır yapsınlar, (bir de mezun olduğu bölümü söylesem ama neyse şimdi polemik yaratmayayım da yani, anladınız siz), ters !

25 milyar + çocuğu ver, çocuğun ayağı süçtüğü anda kapının önüne koysunlar, ters!

Adını da “bizim okulda kalan yok, sizinki de kalmak üzere buyrun tasdikname” demesinler de, “sizin çocuğa bizim okul ağır geldi, başka okula kayıt ettirin bence” desinler, ters.

 

Ters, ters, ters,

 

“Kazanma” hırsı insanı bu kadar kör etmemeli. Adama neyin kazandın kardeşim demezler mi? Anadolu lisesi değil, Fen lisesi değil, Üniversite değil, ne kazandın?

 

Ben anlamıyorum vallahi...

 

 


 

Geç kalmış bir Orhan Pamuk yazısı

 

Üzerinden zaman geçti ancak kafamda yazıp duruyorum bu yazıyı kaç gündür...

 

Demek istiyorum ki geç de olsa farketmez, ben istiyorum bu yazıyı yazmayı.

 

***

Nuri Bilge Ceylan’ın filminden bile önemli hale gelen o sözü söylemesinin ardından, (yaklaşık 4 gün sonra sanırım) Orhan Pamuk’un alalelacele kotarılmış bir Alman Dergisi röportajını acı çekerek okudum.

 

Kaç sene sonra, kaçmak zorunda kalmasından itibaren, Türkiye için iyi bir laf etmiş kendince (!) ve demişki “O maçı Türkler alır, Türkiye kazanınca seviniyorum”.


İşte bu an bir yazarın –en azından benim için- bittiği andır.

 

Benim birdaha Orhan Pamuk kitabı almam söz konusu değildir çünkü kendisine en ufak bir saygım dahi kalmamıştır.

 

Sözde Ermeni soykırımını kendince tanıması Nobel almasına dayandırıldığında, elbette eleştirmiş ancak şunu da diyebilmiştim. “kendi fikridir, hepberaber, her konuda hemfikir olamayabiliriz”.

 

Hatta yazdıkları yüzünden, bir sabah apartopar yurtdışına kaçmak zorunda kalması bile içimi burmuştu. Gitmesine değil, farklı düşüncelere olan tahammülsüzlüğümüzün sınırlarını görüp utanmıştım.

 

Kendisine saygı duymamam, Nuri Bilge Ceylan’ı son derece acemice ve (çok özür dileyerek okuyucudan) ahmakça ve apar topar taklit etmeye çalışmasındandır.

 

Yaptığı açıklamanın son derece bahtsız, acemice, alelacele, komik ve inanılmamış olmasını düşünmeme rağmen beni en çok ve ençok rahatsız eden zamanlamasıdır.

 

“Aa o öyle dedi, çok popülerite topladı, dur ben de benzer bişi diyim de belki dönebilirim” kelimeler bunlar olmasada ruh hali budur ve bu bir yazar için ancak acınacak bir hal olabilir.

 

Ne yazdığı kitaptan, ne daha önceki söylemlerinden ne de yurdunu terkedip yabancı üniversitelerde yabancı çocuklara ders vermesinden dolayı kınıyorum kendisini.

 

Burada Minmar Sinan’da hoca olmak da yakışırdı kendisine diye düşünmüştüm o zaman ama olsundu, canı sağolsundu, hem de kelimenin gerçek anlamıyla.

 

“O maçı Türkler alır, Türkler kazanınca çok seviniyorum”

 

Yazık,

 

Çok yazık,

 

Allah yazar olmaya çalışan hiçbirimizi Orhan Pamuk gibi düşürmesin.

 

O belki, sadece yurtdışında iş gören Nobel ödülünü, sevip öpüp koklayıp yatıyor her gece ama neylesin.

 

Ben ve benim gibi bir  doğruya inanan yüzlerce kişi için, o Nobel ödülünün, Nuri Bilge Ceylan’ın ağzındanm çıkan tek bir kelime kadar kıymeti olmayacak...

 

 


 

 

 

SÜPRİZ...

 

En geç bu ay sonunda çıkacak kitabımın kapağı böyle.

 

Şuan sözleşmeli olduğum Yayınevim (Neden Yayınevi) ön ve arka kapak tasarımını bugün yolladı. Bu akşam itibariyle kitabım baskıya giriyor.

 

Benim bu aşamadaki en büyük şansım sözleşme imzaladığım yayınevinin çok geniş bir dağıtım olması ki sözleşme imzalanırken üzerinde durduğum tek husus buydu.

 

Kabalcı'dan D&R'a, Remzi'den İnklap'a, Migros'dan Carefour heryerde kitabım bulunacak. Bu niye önemli? Dağıtılamayan kitabın basılmasının bir anlamı yok diye düşündüğümü biliyorsunuz. Bu sebeple bana "Mehtap Hanım sizin kitabınızı basalım" diyen birkaç yayınevi ile bu anlamdaki beklentilerim karşılanamayacağı için anlaşmak istemedim.

 

Öte yandan Neden Yayınevi'nin sahibi dağıtım konusunda bir sıkıntı yaşamadıklarını tüm kitapevleriyle sözleşmeli olduklarını söyleyince ikinci kez düşünmedim bile.

 

Ve daha güzeli belki de, onlar bana gelmedi "kitabınızı basalım" diye, ben onlara kitabımı yolladım, beğenirseniz basmayı düşünürmüsünüz?" dedim.

 

Çok beğendiler.

 

Beni Neden Yayınevi ile tanıştıran ise Epsilon oldu. Maddi sebepler yüzünden bu sene hep, zaten daha önce telifleri ödenmiş olan, yabancı romanları çıkaracaklarını söylediler. Öte yandan bana ve kitabıma inandıkları için "bu kitap ziyan olmasın, biz sizi mizah kategorisi olan bir dostumuzla tanıştıralım" dediler ve ilk kitabımı oraya yolladık birlikte.

 

Kitabıma güvendiği için elini taşın altına koyup tüm masrafları üstlenen yayıncım Sayın Necati Güç’e de çok teşekkür ediyorum.

 

Herhangi bir kitapçıya gidip kendi kitabımı satınalacağım günü iple çekiyorum ve elbette sizinde aynısını yapmanızı bekliyorum.

 

Gelişmelerden haberdar edeceğim gibi yaz sonunda da sınav yapacağım, bakalım kim okumuş.

 

Kitabım çıkar çıkmaz ilk siz duyacaksınız.

 

NOT: Tüm bu işler olurken başıma gelen komik hadiseler (mesela fotoğraf çekimi esnasında) ise bilahare...

 


 

Şişman çocukların anneleri

 

Vallahi ve billahi, bundan böyle çocukları aşırı şişmanlatan annelere kızmayacağım. Tamam, için için “bu kadın bu çocuğun halini görmüyor mu da hala yediriyor” diye geçecektir aklımdan ki bu neredeyse tamamen içgüdüsel bir tepki olmakta, yine de anlıyorum artık ben onları.

 

Şimdi daha kısa cümlelerle devam edelim.

 

Bir çocuğa ve tabiki kendi çocuğuna hayır demek çok güç. Şimdi hiç bıdı bıdı çocuğa hayırı öğretmeli falan demeyin, biliyoruz herhalde.

 

Benim kastım herhangi bir yiyecek maddesine hayır demek.

 

Çocuk olmadık havada dondurma istese hayır diyebilirsin ya da nutella kavanozunun yarısını bulduysa önünden alabilirsin kendini kötü hissetmeden.

 

Ya süt?

 

Benim oğlum doğduğundan beri süte takılı. Benden gelenin muz aromalı olmadığını çözmesiyle kendini dolap sütlerine verdi.

 

Şöyle söyleyeyim, Atahan’ın sütlerini koyacak yer bulamadığımız için 2. bir ufak buzdolabımız var. En düşük derecede çalışıyor, balkonda duruyor, boyu boyuna uygun, çocuk  habire oradan süt çekiyor.

 

Süt’ün fazlasının da yan etkilerini biliyorum (benim bilmediğim bişi yok tamam mı :) ) Hiç olaya demirdi, kabızdı, kansızlıkdı diye girmeyin. Ama süt diye (resmen) ağlayan çocuğa da süt vermemek çok zor.

 

Süt bu çünkü.

 

Hani başka birşey olsa, gofret falan.

 

Ama süt.

 

Kabus gibi.

 

Çocuğu bıraksam sadece süt ve etle beslenecek. Böyle sebze sevmeyen, mevya sevmeyen ama bir oturuşta en kallavisinden iki dilim dana biftek yeyip üstüne de iki kutu süt içen ve sadece bunlarla yaşayabileceğini düşünen bir çocuk.

 

Bunlar dışındaki herşey itiş kakış ve pazarlık usulü yeniyor.

 

Ben: Bitecek o ıspanak, yoğurdundan da ye.

 

Atahan: Tamam ama bi şartla

 

Ben: Anneyle pazarlık yok

 

Atahan: Yemiyorum ben de

 

Ben: Ya bak kızmıyim şimdi, bitecek o tabak

 

Atahan: Bitiricem ama sonra süt tamam mı?

 

Ben: Kaçıncı kutu bugün?

 

Atahan: (eliyle göstererek) üüçççç

 

Ben: Oğlum üç kutu süt yeter ya

 

Atahan. Anne nolur nolur anne, nolurr, yemeğimi yiyim sütümü ver nolur anne, nolur annecim

 

Ben: Tamam ye bakarız.

 

Atahan: Anne vericen dimi sütümü

 

Ben: Tamam ama bu son bak, yeter 4 kutu, hasta olucaksın en sonunda

 

Atahan: Tamam, söz, hergün 4 kutu, senn dünyanın ennnn harika annesisiiiinnn

 

Kınamayacağım artık şişman çocukların annelerini, anlıyorum.

 

Oyuncağa falan hayır diyebilirsin ama yiyeceğe hayır demek çok zor.

 

 


 

BAYAN SÜRÜCÜ GÖZÜYLE ARABA ANALİZİ

 

ISUZU D-MAX 4x4 Pıck Up

 

Hiç dalga geçmeyin, Genel Yayın Yönetmenim, “Şu güzel havalarda yaptığın röportajlarla insanların içini karartıyorsun”  dedi bana. Sırf sizin ruhunuz kararmasın diye benim iki röportajın arasına 4 sayfa Maldiv’ler yazısı koymuşlar, trajik tabi...

 

Bunu duyunca bende kendisine “ben araba deniyim o zaman” dedim ve bence iyi de yaptım. Şu dönemde özellikle yabancı araba internet sitelerinde “women’s point of view” başlığı altında kadın kullanıcıların aynı araba hakkındaki görüşleri yayınlanmakta. Alınan araba aile dostu mu yoksa değil mi sorusunu en iyi bayan şoförler yanıtlıyor.

 

Bunun ışığında son günlerde özellikle kadın kullanıcıların ilgisini çeken 4x4 Pıck Up lardan ISUZU D-MAX’i denedim sizler için.

 

Bu araç niye ilgi çeker?

  • Arkayı tamamen kapattığınız anda Jeep görüntüsü veriyor.

  • Buna rağmen şundan birkaç ay öncesine kadar fiyatlar çok uygundu şimdi zamlanmış.

  • Diesel, yani benzine nazaran biraz daha yakıt tasarrufu söz konusu (gerçi o da zamlandı ya neyse)

  • Bagaj hacmi geniş

  • Ticari araç sınıfına girdiğinden vergisi düşük

  • 4x4

‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡‡

 

Benim kullandığım araç ISUZU D-MAX 4X4 Pick Up’ın bana göre artı ve eksilerini sizinle paylaşacak olursam;

 

  • Araca binmesi inmesi kolay basamağı var.

  • Torpido gözü derin ama ışığı yok

  • Sürücü tarafındaki güneşlikte ayna yok, yolcu tarafındaki güneşlikte ayna var.

  • Yan kapı cepleri dar ama orada da bardak koyma yeri var, sürücü sağ el tarafında yani ortada da

  • Güneş gözlüğü koymak için orta tavanda cep var (oraya arkayı görebilmek için bebek aynası da koyulabilirmiş)

  • Göstergeler güzel, mavi beyaz ışıklı, okunması kolay

  • Arka koltuk bacak mesafesi benim boylarımda biri için rahat, ben oturunca sıkışmadım.

  • Tavan yüksekliği iyi

  • Aracın yerden yüksekliği iyi, yani yanınızdan geçen ufak araca kör kalmıyorsunuz.

  • Dikiz aynaları muhteşem, arkanızı neredeyse komple görüyorsunuz.

  • Park sensörü takılıyor ve bu da park etmenizi çok kolaylaştırıyor.

  • Arka koltuklarda 3 tane emniyet kemeri var, yani çocuk koltuğunuzu istediğiniz yere bağlayabilirsiniz.

  • Maskülen bir araç olmasına rağmen kullanımı gayet kadın dostu, hiçbir sıkıntı yaşamadan bayağı bir yol yaptım, sanki kendi arabamı kullanıyor gibiydim.

  • Arka bagaj kapağını kaldırınca tekrar indirmek için daha boylu bir bayan olmak gerekebilir. Ben zıplaya zıplaya tutup indirebildim. Yine de kilidini açıp kapaması kolay.

  • İçeriye yol sesi almıyor.

  • Diesel olması ekstra bir gürültü ya da performans da düşüklük yaratmamış gibi. (163 Bg versiyon kullandım)

  • 4x4 konumundayken de içeri gürültü gelmiyor

 

ΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔ ΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔΔ

 

  • 2H konumundayken (düğmeye basarak geliniyor bu konuma) araba arkadan çekişli gidiyor.

 

  • 4H konumunda (yine düğmeye basarak) malum 4 tekerlek aynı anda dönüyor. 100 km. hızla giderken dahi 4H düğmesine basınca hemen 4 çekere dönüyor.

 

  • 4L ise, diyelimki biryere saplandınız kaldınız, aracın sadece 1 tekerleği sağlamda, o tekerlekle kendinizi çıkaracak şekilde organize olmuş oluyorsunuz.

 

  • Düz yolda 4L konumunda kalırsanız araç dönüşlerde zorlanıyor (normal olarak).

 

  • Bayağı bozuk toprak yola girdim, 4x4 düğmesine bastım problemsiz gitti.

 

  • Ama ben dedimki “canım gider zaten, bir durayım kalkayım bakayım o zaman oluyor mu? Vallahi oldu. Yani bozuk yolda durdunuz diyelim, hiç pati çekmeden, problemsiz tekrar kalkıyor araba, çok hoşuma gitti.

 

  • Hatta bir ara şurumu yitirmişim, kendimi Off Road Şampiyonasındaki bayan pilotlar gibi hissettim. Çok zevkliydi, araba kedi gibi tırmanıyor resmen, hayret valla...

 

 

  • Arabanın o anda hangi konumda olduğunu ön gösterge panelinden görebiliyorsunuz böylece “2 mi çekiyordu yoksa 4 mü” şeklinde kafanızın karışmasına mahal kalmıyor.

 

  • Bana göre gayet rahat kullanılan, maskülen yapılı, Jeep’e alternatif ve keyifli bir araç. Özellikle bayan sürücüyseniz kendinizi çok güvende hissediyorsunuz, bir de bana göre havalı bir araç cidden...

 

  • Öte yandan söylememek olmaz arka taraf sonuçta yük çekmek için yapılmış. Keşke arkaya makas değil de normal bağımsız süspansiyonlar yapılsaymış. Bence artık bugün bu paraları verip 4x4 pick up alanların çok az bir kısmı yük taşımak için alıyor bunları. Dolayısıyla makas olayı bence yanlış ama malesef bunların hepsi böyle, yani ISUZU’ya özel bir durum değil.

 

  • Makas olunca ne oluyor? Arka taraf çok sallıyor. Yani bu arabanın daha çok erkek arabası olduğunu söyleyebilirim bence pek anneler için uygun değil gibi. Her ne kadar deli bir bagaj söz konusu olsa da (hani çocuğun bisikletini, kaykayını, topunu doldur manasında) çocuğu arkada oturttuğunuz anda kusmaması mümkün değil.

 

  • Öte yandan yaklaşık 680 YTL lik bir ek maliyetle arkayı düzenleyip öyle de verebiliyorlarmış. O zaman biraz daha az sallıyormuş.

 

  • Birde arkayı yarım değil tam kapayınca da daha az sallıyormuş.

 

  • Kliması güzel çalışıyor, müzik sistemi gayet başarılı, araba çok havalı diyecek birşey yok ama bence aile arabası değil.

 

∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞∞

 

  • Bir de bence yol güvenliği açısından bu tür bir araç düşünülüyorsa 4x2 değil 4x4 alınmalı. Yerden yüksekliği ve aks mesafesini göz önüne alacak olursak yağmurlu havalarda 4x2 ler problem açar gibi görünüyor bana. Alınacaksa kesinlikle 4x4 alınmalı, daha güvenli olur öyle...

 

 


 

 

“İnsan aşılması gereken birşeydir.”

Nietzsche

 

 

Geçici Delilik...

 

Nietzsche ile aynı fikirde olduğumuzu tespit ettiğim anda tüm kitaplarını alıp 2li gruplar halinde okumaya başladım. Tam bir fikir deliliğine gömülmüş günlerim o kitabı bırakıp diğerine geçme, altlarını cetvelle çizme, aşık olduğum cümleleri eşime tekrarlama şeklinde geçiyor. Bir yandan yabancı dilimi unutmamak için okuduğum kitap ve dergiler diğer yanımda Nietzshe’lerim, evden çıkamıyorum.

 

Tam bir şuursuzluk hakim şuanda iç dünyama.

 

Friedrich Nietzshe son yıllarında aklını tamamen yitirmiş, bana böyle bir yol açan kimsenin sonunun ne denli fena bittiğini bilmek nasıl ürkütücü.

 

Tüm bunların ışında yazdım son öykümü.

 

“Tutku”

 

Ben ne kadar sinir bozucu olabileceğimi, bu kadar kağıda kusabileceğimi hiç hesaba katmadan yazarım her sayfayı. Ancak bu kez, kendi yazdıklarımdan dahi çekindim...

 

Aynı evde yaşadığın insan bile “nereden geliyor böyle şeyler aklına” diye, biraz ürkerek biraz şaşkın bakınca yüzüne,

 

ve sen o şaşkınlığın altına gizli asıl soruyu duyduysan çoktan,

 

“ iyi misin?”

 

sadece utanarak,

 

 “aklımda işte”,

 

demek ne denli rahatlatır, ne kadar açıklayabilmiş olabilirsin ki kendini.

 

Benim kafamın içindeki öyküler, o insanların yaşadıkları dünyalar benim kendi gerçeğimden bu kadar uzak olsa ben bu kadar hissederek yazabilir miyim ki olan biteni?

 

Derin görünmeye çalışan sahtekarlardan değilim, olmadım hiçbirzaman.

 

Anlaşılabildiğim çokluğun beni iyi yazan yaptığını düşünüyorum. Hep bunu iddia ettim.

 

Sadece bazen

 

ve bazen

 

hangi yazdığım gerçek ben

 

ben bile

 

bilemiyorum

 

“Derin olduğunu bilen kimse kolay anlaşılır olmaya çalışır. Kalabalığa derin görünmekten hoşlanan kimse ise anlaşılmaz olmaya çalışır. Kalabalık dibini göremediği herşeyi derin zanneder çünkü.”

Nietzshe

 

 


 

 

“ (. ) to my lonely, ...... and beautiful country ....”

                                                                Nuri Bilge Ceylan

 

 

Hepberaber salondayız, periodik aralıklarla Atahan’a “2 dakika gürültü yapma ya oğlum” diyoruz ama bunu demek de geriyor bizi, konsantre olamıyoruz.

 

Atahan’a diğer televizyonda çizgifilm açıp tekrar salona dönüyorum. Sarhan’ın gözü televizyonda, “çıktılar mı diyorum” Sarhan kızmış. “Ulan 1 saattir Robert De Niro’yu gösteriyolar” diye söyleniyor.

 

Ödül töreni başlayınca stresimiz iki katına çıkıyor. Diğer filmlerin ne olduğundan haberdar değiliz, öyle “entellektüel” tarafımız yok malum. Olaya daha çok “taraftar” kontenjanından giriyoruz. Alınan ödüllere b..k atıyoruz. “Aman o mansiyon, boşversene”, “kimmiş o ya, politik film ya ondandır”.  Anlayacağınız bir üzerimizde NBC yazılı t-shirtlerimiz eksik, hani olsa giyeceğiz zaten.

 

En iyi yönetmen ödülünü vermeye geliyor sıra. Sunucu “ilişkileri yansıtmak” gibi bir laf edince gözlerimiz büyüyor. Sarhan “kesin bizimki, kesin” diyor.

 

O gazla konuşmaya başlıyorum ben de “bir yönetmenin alabileceği en büyük ödül de en iyi yönetmen ödülü olabilir zaten, ötesi yok”.

 

“Nuri Bilge Ceylan” diyor Sean Penn.

 

Hani maçlarda adamlar tuttukları takım gol atınca bağırarak ayaklanıyor ve bir süre ayakta kalıyor ya, ağız kulaklarda. Bizim evdeki sahne de o.

 

Ebru Ceylan ne güzel bakıyor kocasına. Ayağa kalkmasıyla birlikte pırıl pırıl gözleriyle tebrik ediyor eşini. Ebru’nun tartışılmaz emeği var bu filmde, yaşadığı gururu ve mutluluğu düşünebiliyor musunuz?

 

Nuri Bilge Ceylan sahneye doğru yürüyor, gayet ciddi, öyle bir aşırı heyecanlanma, sevindirik olma hali yok. “İnsan bu kadar mı cool olur kardeşim” diyor Sarhan, gülüyoruz.

 

Konuşması gayet kısa ve öz. Mansiyon ödülüne 10 dakika teşekkür konuşması verenlerin aksine söyleyeceklerini özet tutuyor.

 

Olayı İngilizce dinlediğimizden  “I dedicate” dedikten sonraki o kısa duraklamada ben hızla “oğluna” diyorum, Sarhan “Ebru’ya” diyor.

 

“Bu ödülü yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum”.

 

Yalnız dedikten sonra bir duraklama var. “Yalnız...........  ve güzel ülkeme ithaf ediyorum.” Yalnız dedikten sonra verilen es yalnızlığın hüznüne dikkat çekiyor, yalnız olamnın zorluğuna. “Ve güzel” dediği anda ise mağrur olma hali geliyor ekrana.

 

 “yalnız....... ve güzel ülkem”.

 

Gözlerim doluyor.

 

“Ne güzel laf etti” diyoruz Sarhan’la. “Ne güzel laf etti”.

 

Bu yazıyı yazmamın birkaç sebebi var.

 

Selçuk Tepeli ile en son telefon konuşmamızda bana Newsweek Türkiye’nin Genel Yayın Yönetmeni olduğunu söylediğinde de böyle avazım çıktığı kadar bağırmıştım sevinçten, “Helal olsun, helal olsun” diye (Sizli bizli konuştuğum insanlara sanki rövaşayata çıkmış gibi helal olsun diye bağırmak adetim yoktur aslında ama çok heyecanlanınca yapabiliyorum).

 

O günkü sevinçten sonra Nuri Bilge Ceylan’ın aldığı ödüle de aynı coşkuyla sevindim (Helal olsun, helal olsun). Özellikle günümüzde başka mutluluklara aynı coşkuyla sevinebilmenin çok büyük bir lüks ve lütuf olduğunu düşünüyorum.

 

Bazı sözler vardır, insanın yüreğine dokunur.

 

Nuri Bilge Ceylan’ın söylediği söz yüreğime dokundu benim.

 

Eğer birgün biryerden ödül alırsam diyeceğim ki;

 

“Burada sizlere Cannes Film Festivalin’de En İyi Yönetmen ödülü alan Nuri Bilge Ceylan’ın söylediği sözleri tekrarlamak istiyorum. Bu ödülü yalnız, ...... ve güzel ülkeme ithaf ediyorum”.

 

 

resim için kaynak: Nuri Bilge Ceylan'ın kendi internet sitesi:  http://www.nuribilgeceylan.com

 

***

 Yorum bırakmak için tıklayın...

 

26/05/2008__Ahu


 > merhaba,valla ben de aynı duygu yoğunluğu ve mutlulukla izledim sean penn ayağa kalkınca hadi nuri bilge ceylan de lütfen lütfen dedim,kalpim çarparak izledim.gönülden tebrik ediyorum.

 


 


 

 

“Magna Carta Yılı” ve “Tanrı Yanılgısı”

 

 

Bir kitabı okuyup okuyamayacağımı(çoğunlukla) içine şöyle bir baktım mı anlayabiliyorum. Eğer kitapta (kaba tabirle) kaşarlaşmış cümleler varsa ben o kitabı bitirene kadar zona dökebilirim.

 

  • Yaşamı ertelememek

  • Yaşamın kıyısında yürümek (veya gülmek)

  • Kendi ufak mutluluklarını yaratmak

  • Minik bir gülümsemeyle yanıtlamak

  • Yaşamın sırlarını içinde barındırmak

  • (en fenası) yüreğinin götürdüğü yere gitmek

  • Kalbinin sesini dinlemek

 

Gibi, gibi....

 

Bunlardan biri ile karşılaşırsam aynen rafa geri bırakıyorum kitabı ( ki “sekrıt” olaylarına hiç girmedim bilmem bişey dememe gerek var mı?) Ha, kazara birden fazla bu tip cümle okursam aynı kitabın içinde, işte o zaman bozuk balık yemiş uçuş görevlisi gibi oluyorum.

 

Yani alttan üstten gitme haline bir de “cetleg” ekleyin, o misal...

 

Kitap beni içine çekmeli. İlla Nietzsche’den “Böyle Dedi Zerdüşt” olması gerekmiyor. BENİ çekmeli, bana hitap etmeli. Nasıl diyeyim, sanki sırf ben okuyayım diye yazılmış gibi olmalı.

 

1215 The Year of Magna Carta  --  Danny Danziger& John Gillingham

 

Kitabın henüz Türkçe tercümesi çıktı mı bilmiyorum ama tek kelimeyle kitap beni yuttu. Adından da anlaşılacağı üzere 1215’e (Magna Carta Dönemi’ne) ait çok ilginç ve hakikaten kolay kolay her kaynakta rastlayamayacağınız bilgiler veriyor.

 

Mesela o dönemlerde “the Book of Civilised man” diye kitap yazan birinden bahsediliyor, Daniel of Beccles diye bir amca bu. Kaba tabiriyle o zamanın görgü kitabı gibi birşey yazmış çünkü icab etmiş.

 

Kitaptan alıntı yapacak olursam;

 

“Bir centilmen, hole işememeli, yemek esnasında sakalından veya göğüs kılları arasından bit ayıklamamalı” gibi engin bilgilerini o zamanın halkıyla bu kitap üzerinden paylaşıyor. Paylaşmak zorunda kalıyor ya da...

 

1215 The Year of Magna Carta elbette bunun üzerinde dönmüyor, o döneme ait insanı şaşırtan birsürü bilgi her bölümde peşisıra geliyor ve siz okurken hem hayret hem gülümseme arasında gidip geliyorsunuz.