|
|
Ekim 2008 YAZILARIM:
Yeni bir Merhaba,
Çok özel bir yazı olacak bu seferki ama yazılması gerekli.
Üç senedir hem kendi internet sitemde hem de iki ayrı blog portalı (Azbuz ve Milliyet Blog) olmak üzere toplam üç ayrı platformda yazı yazıyorum. Okuyucu ile aramda iyi kötü bir kader birliği oluştuğunu söylemekte ise bir sakınca görmüyorum. Sadece bir yazıma dayanarak benden nefret edip her satırıma takanlarla birlikte, benimle birlikte yolculuğa devam eden herkese önce teşekkür etmeliyim.
Beni tanıyan herkes ulusal bir gazete veya dergide yazmayı ne kadar çok istediğimi biliyor zaten. Bugün nihayet bunu başardığım gün. Ne kadar mutlu olduğumu anlatacak kelime yok.
Bununla birlikte şunu da açıkça söylemem gerekiyor. Newsweek Türkiye gibi ciddi bir dergide yazmak çok büyük bir sorumluluk. Herşeyden önce gazete köşe yazarlarının yaptığı gibi kafaya göre takılma söz konusu dahi değil. Benim yazım o hafta Newsweekde ise bunun bir sebebi olmak zorunda.
Şöyle söyliyim; bugün içimden geldi, üst kat komşumu yazıcam modeli Newsweekde yok. Yazdığın yazıya bakılıyor, konun dahilinde mi? O haftanın güncel bir olayı işlenmiş mi? Haftalık bir dergi olduğu için senin yazdığın yazı yayına çıkana kadar iş işten geçecek mi?
Kısaca her yazının vermesi geren bir cevap var. Soru ise şu ;
Bu yazı neden bu hafta burada?
Bu iş ciddi bir çalışma gerektiriyor. Konsantre olmam ve adam gibi yazmam gerekiyor.
Yine bilenlerin bildiği üzere başarısızlıkla başetmek konusunda çok başarısızım. Dolayısıyla yaptığım iş her ne olursa olsun çok ciddiye alıyorum. Newsweek için yazacağım yazılar çok itinalı olacakken, arta kalan zamanlarda, sırf sayfa doldurmak adına, artık yazılardan site yapmak istemiyorum.
Bu sebeple yazılarıma sadece Newsweek Türkiye çatısı altında devam etmeye karar verdim. Böylelikle üzerinde en çok düşündüğüm yazılarımı okuyabileceksiniz sizlerde.
Ancak bu ayrılık demek değil.
Hem bir Newsweek Türkiye alarak hem de Newsweek Türkiyenin internet sitesi, www.newsweekturkiye.com adresini tıklayarak yazılarımı okumaya devam edebilir ve yorum yazabilirsiniz. Yine sadece bir tık uzağınızda ancak bu sefer -nihayet ulaştığım- bir başka adreste olacağım. Hatta bence ana sayfanız yapıp haftaya benimle merhaba da diyebilirsiniz. Bence öyle yapın J
Vedalaşmıyoruz arkadaşlar. Aksine yeniden ve daha güzel başlıyoruz.
Herşey için hepinize çok teşekkür ediyorum.
Tekrar görüşünceye kadar...
Mehtap
NOT 1: Ücretsiz bir şekilde üye olduktan sonra yorumlarınızı yazabilirsiniz. Beni bulmak içişn yazarlar tarafında ev kadını başlığını arayın. NOT 2: Ahmet Abinin sen misin ev kadını diye sorduğunu duyar gibiyim J
Çok eğleniyorum, çooooookkk
Ayşenil ve ben stüdyoya giderken
Ayşenil: Şurdan dön istersen
Ben: İstemezsem dönmeyeyim yani
Ayşenil (pis pis bakar): ......
Ben: ehihehe, bacım stresli gördüm seni
Ayşenil: Mehtap bak, adama iki kere telefon açıp adres sorduk hala maslak oto sanayiyi bulamıyoruz
Ben: EEE?
Ayşenil: Ben alışkın değilim bu kadar sersem durumuna düşmeye
Ben: Ben alışkın mıyım sence?
Ayşenil: Bilmiyorum artık
Ben: Allah allah
Ayşenil: Dön şurdan
Ben: Nerden?
Ayşenil: Dön, sağa dön
Ben: Dur şu amcalara yol soralım
Ayşenil: Saçmalama ya, amca dediğin en fazla 30lu yaşlarında, bırak bulaştırma bize
Ben: Ha bidaha arayalım o zaman yönetmeni nerdeydi diye?
Ayşenil: Tamam sor
Sorduktan sonra
Ben: Ay çok teşekkürler
Ayşenil: Ne el sallıyosun adama ya, gerizekalı mısın sen?
Ben: Ay ben hani memnuniyet şeyettim
Ayşenil: Yürü Mehtap yürü
Nihayet stüdyoya yaklaşınca
Ayşenil: Şimdi anlıyor musun ben niye araba kullanmıyorum?
Ben: Yok ben anlayamadım henüz
Ayşenil: Trafikte senin gibi kadınlar var diye
Ben: Ne var gayet güzel kullanıyorum
Ayşenil: Tümsek!
Ben: Kim?
Ayşenil: Ah!
Ben: ehihehehe
Ayşenil: Ne var gülecek şimdi?
Ben: Sen eğlenmeye çalış bence o tümseklerle bacım, çünkü ben şuan sadece tabela bakıyorum yol diil
Ayşenil: .....
Ben: ....
Ayşenil: Nasıl bir hata yaptım ben? Nasıl oldu da böyle bir hata yaptım
Ben: Beni mi kastediyorsun?
Ayşenil. ...
Ben: Beni sanırım, ehihehe
Ayşenil: Gülme!
Ben: ehihehe
Size bugün çok komik birşey anlatacağım.
Bir televizyon projesi söz konusu. Banttan yayınlanacak, iki kadın var birbirinin tamamen zıttı. Bunlar partner ve programı beraber yapacaklar. Yarı sitcom, yarı talkshow, enteresan birşey. Kadınlardan biri ben, biri Ayşenil. Evet yeni tanıştığım ama üç senedir yazıştığım ve geçinenemediğim hatun.
Prodüksiyon şirketi projeyi çok tuttu. Jenerik müziği yapıldı, Müziği Ayşenil ve Nurkan birlikte yaptılar. Ayşenilin zaten Rock solisti olma, kendi grubunu kurma, beste yapma geçmişi var. Nurkan Sertapın gitaristi, şuanda Nil Karaibrahimoğlu için çalıyor. Müthiş bir müzisyen. Jenerik müziğini Ayşenil söylüyor.
Programın diyaloglarını ben yazıyorum ki hakikaten güzel yazıyorum. Değişik karakterler var, mesela bir kuaförümüz var, Ayşenilin arkadaşı, profesyonel oyuncu, Aykut Oğut, inanılmaz yetenekli.
Senaryo belli, konuklar belli, prodüksiyon şirketi belli, jenerik müziği belli, reklam arası geçişler belli.
Herşey dört dörtlük ama arkadaşınız rol yapamıyor...
Yönetmen: Mehtap kendini o kadar kastın ki bütün suratın düştü
Ben: Kasmış mıyım? Kasmış olabilirim
Yönetmen: Tamam tekrar çekiyoruz, hazır mısınız, 3, 2,
Ben: Ay ben ölecem galiba
Ayşenil: Kızım hasta mısın sen?
Yönetmen: Noldunuz?
Ayşenil: Nolcak, şaftı dağıttı yine?
Ben: Ben bi kahve içip azcık nefes alsam
Ayşenil: .....
Biraz sonra:
Yardımcı Yönetmen: Tamam, enerjiyi yükseltiyoruz, konuğu sıkıştırın biraz
Ben: Ayıp olmasın
Konuk: Yok buyrun siz
Ayşenil: Soruları sorsana Mehtap
Ben: Ben nefes alamıyorum
Yönetmen: Mehtap hanım kendiniz olun, rol yapmayın zaten, doğal olun
Ben: Hakan Bey, ben normalde bu kadar halk ağzı kullanmam ki konuşurken, buraya yazdığım kadar "bacım bacım" bir kişilik değilim, ben onu karakter anlamında öyle yazıyorum, öyle konuş deyince kitleniyorum.
Ayşenil: Yok çok entellektüel ve klas bir kadındır Mehtap hakikaten!
Ben: Ne diyon bacım ya, bana mı konuşuyosun ordan?
Yönetmen: Hah işte bunu yapın diyoruz, bunu kamera çalışırken yaptınız mı tamam
Ben: Yok sayın yönetmen bey, ben bu kadınla konuşmam, gitsin Cihangirdeki entel arkadaşlarıyla konuşsun o
Yönetmen: Çekiyo musunuz arkadaşlar?
Ayşenil: Sen kurban ol benim arkadaşlarıma
Ben: E iyi, getir onları onlar yazsın o zaman
Yönetmen: Mehtap gömleğinle oynama mikrofon eko yapıyor
Ayşenil: Oynama gömleğinle, duymuyonmusun adam ne diyo?
Ben: Adam beni duysun ya, Newsweek yazarıyım ben
Ayşenil: Ay bayılıcam, gerçekten iyi değilim
Yardımcı yönetmen: Biraz konukla da ilgilenseydiniz
Ayşenil: Vallahi size de ayıp oldu
Ben: Aa, hakkaten ya, çok pardon
Yönetmen: Stop, hanımlar evde değiliz
Ben: Yok, onun farkındayız biz
Yönetmen: Yok bence pek değilsiniz
Ben: Ben eve gitmek istiyorum
Ayşenil: Patla!
Tüm samimiyetimle söylüyorum, benim dışımda herkes işini gayet iyi yapıyor, ben de elimden geleni yapıyorum ama şunu gördüm.
Bu proje olmazsa benden dolayı olmayacak sanki....
Newsweek Türkiye çıktı.
Türkiyede Türk okuyucuya Türkçe seslenecek olan Newsweek Türkiye Pazartesi günü piyasaya çıktı.
Dergi 100 sayfa, içerik ise muhteşem, şöyle kısaca bahsedecek olursak;
Fareed Zakaria ile Semin Gümüşelin yaptığı söyleşisi
Ferruh Yazıcıdan 16 Mart katliamı Davasında kontrgerilla sanık sandalyesinde
Stefan Theilden Gelişen ekonomiler krizi nasıl karşılıyor
Kürşad Oğuzdan Lolitadan önce hasba vardı
Jerry Adlerden sanatçı liderler
Semin Gümüşelden PKK ile mücadelede ABDnin rolü
Kemal Pehlivanoğlundan Beyin pili depresyon ve obeziteye karşı
Gökhan Hotamışlıgilden diyabet tedavisinde yeni yaklaşımlar
Kürşad Oğuzdan Frankfurt Kitap Fuarı
Metin Underden sektörlere karşı kriz raporu
Devam ediyim mi?
Kısaca inanılmaz dolu, muhteşem bir dergi.
Övünmek gibi olmasın bu ağır abi ve ablaların arasında arkadaşınız da var.
Mehtap Erelden Dali Sergisine farklı bir bakış açısı
Hala almayanınız varsa almanızı tavsiye ediyorum. Henüz internet sitesi açılmadı ancak açılınca yorumlarınızı oraya da bekliyorum artık.
Hadi bakalım, bol bol okuyalım..( iyyy kafiyeli oldu)
AYŞENİL SORUNSALIM
Benim yazı yazmaya başladığım ilk dönemlere dönüyorum şimdi.
Benim orjinal sitem www.kumhavuzu.com birşekilde kulaktan kulağa yayılma ya da insanların birbirine link atması veyahutta google da arama yaparken küt diye ilk sayfanın ilk satırında çıkmamla okuyucu sayısını arttırmaya başladı.
Hergün birsürü kadından mail almaya başladım. Beni yakın görüp çocuğunun resmini gönderenler (ençok onların hastasıyım), kocasını şikayet edenler, iş arayanlar, benim kayınvalide de senin gibi diyenler...
Herkesin bana gayet iyi davrandığı dönemde bir mail geldiki aman yarabbi.
Maili yazan kadın bana bir kızmış, zehir zemberek döşemiş.
Normal şartlarda çok kızacağım bu model, kadının tarzını kocama benzetmem ve yakıştırmalarındaki komik ifadeler sayesinde benim için çok keyifli bir okumaya dönüştü.
Ben de kızıp zehir zemberek bir yanıt vermek istedim ama gülmekten olmadı.
Sonra arkadaş olduk Ayşenille.
İnternet üzerinden, hiç görüşmeden.
En sert eleştirilerimi ondan aldım hep ama akıllı kadındı, farkındaydım, dikkatle okudum o yüzden yazdığı herşeyi.
Benden yaşça büyük (bu satırı okuduğu an hop oturup hop kalkacak), benim tam zıttım bu kadınla uzaktan uzağa hoşlandık birbirimizden.
Ayşenil farklı bir kadın. Amerikada büyümüş, Türkçe 2. dil olarak girmiş hayatına, bu sebeple pekçoğumuzun kızdığı konuşurken pat diye İngilizceye dönme olayını sık yapıyor. Türkiyeye döndükten sonra ODTÜyü bitirmiş (ODTÜlüleri çok sevdiğim biliniyor artık).
Ayşenil profesyonel ahçı, bu işten para kazanmış. Uzmanlık alanı ise mezeler. Sevdiği şeylerden biri ise şarap tatmak. Şaraplardan da iyi anlıyor.
Kendi Rock grubunu kurmuş. Diplomat bir babaya rağmen bir de o rock grubunun solisti olmuş. Piyano ve gitar çalıyor. Kendi şarkı sözlerini yazmış, kendi bestelerini yapmış.
Cihangirde yaşıyor, Kaktüs cafeyi ofis olarak kullanıyor. İngilizce öğretmenliğinden mezun olduğu için İngilizce ders veriyor.
Ayşenilin iki çocuğu var. 4,5 yaşlarında bir oğlan ile yaşına girmemiş bir kız.
Tam lohusa sendromu dönemlerinde yani.
Birkaç ay önce ama seneler sonra ilk kez tanıştık Ayşenille.
Birbirine tamamen zıt iki kadın. O esmer ben sarışın. O uzun ben kısa. O aristokrat ben geyik. O ciddi ben dalgacı. O karizmatik ben şımarık. O İngilizce ben Türkçe uzun uzun sohbet ettik. Tek ortak noktaları ikisinin de anne olması olan iki kadını yanyana oturtunca ortaya çok enteresan bir durum çıkıyor hakikaten.
Mesela;
Ayşenil: Geç kalmış olabilir misin sence?
Mehtap: Yolu şaşırdım
Ayşenil: Sen arabana birtane portatif navigatör alsana.
Mehtap: Alıyim, hatta iyi birşey alıyim ki yanında Yeniköyde yalı da versin. Promosyon olarak.
Ayşenil: Öfff, bir lafa da düzgün cevap ver
Mesela;
Ayşenil: Senin çok iyi bir mizah yazarı olduğunu düşünmen trajik ama kalbin kırılmasın diye biz birşey demiyoruz, degil mi?
Mehtap: Benim iyi bir mizah yazarı olduğum ispatlı bir durum, kitabım çıktı, dergide yazıyorum, çamur atamayacağın bir şekilde pozisyon aldım ben.
Ayşenil: Sanıyorsun ama yanılıyorsun. Ben senin hem kitabını çıkaran yayıncıya hem de seni kabul eden dergi yönetimine büyü yaparak kendini beğendirdiğini düşünüyorum. Aha attım çamuru, temizle bakalım.
Mesela;
(ben ayaklarımı toplayarak oturunca)
Ayşenil: Napıyorsun ??!!!
Mehtap: Ne var?
Mehtap: Dizlerim ağrıyo, bende romatizma var galiba. Ya da hani iki kemiğin arasındaki su bitiyo da kemikler birbirine sürtüyo ya, ondan.
Ayşenil: Teşhisi koydun yani! Şüpheleniyorsun madem git bi doktora görün bence.
Mehtap: Peki anne!
Mesela;
Ayşenil: Mehtap hakikaten nörotiksin sen? Freudun senle ilgili bir yorumu vardır ama girmeyelim ona burda şimdi.
Mehtap: Ay benim çok umurumdaydı Freudun benimle ilgili görüşleri. Küvetteki su gideri üzerinden psikoanaliz yapıyor amcam. Sonra bilirkişi kapsamında önüme geliyor muhabbetlerde. Ben onu bi yorumliyim bak üç gün kendine gelebiliyor mu? Serseri!
Ayşenil: ????????
Mehtap: .........
Ayşenil: KİM?
Mehtap: Freud, ehiheheh
Ayşenil: Öldü o, canim benim, rahat ol !
Mehtap: Rahmetlinin arkasından konuşmayayım o zaman, ruhuna ağırlık çökmesin...
Mesela;
Mehtap: Kim di o?
Ayşenil: Arkadaşım
Mehtap: O ne kılık, o ne makyaj arkadaşım. Hatun benim bir yıllık makyaj tüketimimin tamamını bir öğlen yemeğinde yapmış
Ayşenil: Yok cannımm, o kadar da değil.
Mehtap: O kadar da değil? Bacım millet retinayı çizdiriyo, biz senin östaki borunu falan çizdirelim, dünyan netleşsin.
Ayşenil: O kulakta, allah cezanı vermesin
Mehtap: Kim?
Ayşenil: Muhammer, benim seyis
Mehtap: Ne diyosun ruhum yaaa
Ayşenil: Yok demiyorum bişey, bırak
Mehtap: Seni fazla rahat gördüm bacım. Çok mühim bir mizah yazarıyla karşı karşıya olduğunun farkında değil gibisin. Sanatçı kişiliğime saygı bekliyorum.
Ayşenil: .....
Ben: Bakma öyle dik dik
Mehtap bu ne yaa?
Her doğru düzgün evhanımı gibi eş kişisinden önce evdeyim. Sarhandan sonra -çok acayip bir durum olmamış- girmem eve. Hepberaber masaya oturulur, varsa yemek yenir, yoksa dışarı çıkılır falan.
Klasik Türk ailesi yani.
Daha doğrusu ben formatı bu şekilde tutmaktan hoşlanıyorum.
Bazılarına göre besleme ruhlu olduğum için, bazılarına göre kendimi geyşa zannettiğim için, bana kalırsa doğrusu bu olduğu için.
Bu akşam da masaya oturduk. Ben mümkün olan en evcimen halimle yemekleri çıkardım;
Sarhan: Mehtap bu ne yaa?
Ben: Çorba, tavuk suyuna
Sarhan: Bu mu?
Ben: İstersen biraz su ekliyip çorbalaştırabilirim
Sarhan: .......
Ben: Ya da biraz mikrodalgaya atiim, iyice suyunu çeksin, pilav olsun.
Sarhan: Bu nasıl iş allahaşkına?
Ben: Aşkolsun niye?
Sarhan: Ben yemeğin hammaddesini yaptım, artık bunu ister pilava döndüreyim ister çorbaya diye iş mi olur?
Ben: Olmaz mı? Bak gayet güzel olmuş
Sarhan: Böyle çoktan seçmeli yemek mi yapılır Mehtap?
Ben: Pirinci fazla kaçmış o kadar
Sarhan: .......
Ben: Sen de çok seçicisin yani
Sarhan: Ben mi seçiciyim? Mehtap önüme çorba diye koyduğun şey köpek kusmuğunu andırıyor.
Ben: Nimete hakaret etme çarpılırsın. Bunu da bulamayanlar var.
Sarhan: Ben de bulmayayım bunu, istemiyorum
Ben: Yemiycek misin?
Sarhan: Yok, yemiycem
Ben: Aşkolsun o kadar uğraştım.
Sarhan: Git allahaşkına, uğraştım deme bide. Bu malzemeler kazara dolapta da tanışsa ortaya böyle bişi çıkardı
Ben: ......
Sarhan: .....
Ben: .......
Sarhan: Ekmek var mı?
Ben: Niye?
Sarhan: Peynir ekmek yiycem
Ben: Gül gibi yemeği bırak bayat ekmekle peynir ye, bravo
Sarhan: Ekmek de mi bayat? Taze ekmek almadın mı?
Ben: ......
Sarhan: .......
Ben: Sarhan içimden bir ses benden memnun olmadığını söylüyo
Sarhan: .....
Ben: Cidden!
Kız arkadaşlarımla çok iyi geçinemediğimi biliyorsunuz değil mi? Hepsi çok tatlı ama birbirimizi öldürür gibi sevmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Ben bu durumun benden kaynaklandığını çözecek kadar şuuru açık durumdayım elbette. Kendi aralarında gayet iyi anlaşan bu feminen grup, olaya ben dahil olduğumda sapıtıyorsa eğer, demek ki aksayan nokta bende.
Elbette hiçbirşey yapmadığım halde, hatta tek kelime konuşmuşluğum dahi olmadan sıfatıma kıl olan bir kadın kitlesi yok mu? Elbette var. Onlar ayrı bir yazı konusu zaten ama bugünkü yazımızı başka şekilde tamamlayacağız.
Sırf ben şakalı yazı yazıyorum diye bana öldürücü espriler yapan bir grup var mesela. kız komik biz buna ne desek kaldırır sendromu diyorum ben buna. Grup başı ise Pınar. Pınar kim? Selçuk Tepelinin asistanı. Yani hatunun hayatımdaki yeri çok kritik ama karakter hakikaten enteresan.
Pınar: Genel Yayın Yönetmenimiz müsaitse gelsin dedi?
Ben: Ben mi?
Pınar: Yok canım, sen ne alaka? Sizin giriş katta bir cilt doktoru varmış ya, ona haber ver o gelsin. Toplu cilt bakımı yaptırıciiz.
Ben: Herşey yolunda mı?
Pınar: Birşey diyebilmem mümkün değil?
Ben: Pınar kötü birşey yok dimi?
Pınar: Valla maaşına zam işine son olabilir. Üzgünüm!
Şimdi hatun burada komik olduğunu düşünüyor ama benim tansiyon 22 nabız 200 olmuş ne yazar? Dimi?
Gidiyorum dergiye. Pınarla asansördeyiz;
Pınar: Şu çıkan kadın varya, ...... müdürü. Sana pis pis baktı haberin olsun. Sinir oldu bence sana.
Ben: Bizimle alakalı biri mi?
Pınar: Yok değil
Ben: E, bana ne o zaman? Niye geriyorsun beni?
Pınar: Geril, iyidir, iyi yazı çıkarırsın.
İnsan kaynaklarına geliyoruz, parmak izi vericem ki artık dergiye parmağımı okutup girebileyim. Alet parmak izimi alamıyor birtürlü.
Pınar: Parmak izin yok mu senin?
Ben: Mümkün mü sence böyle birşey?
Pınar: Hani daha önce bir suç olayına karışıp parmak izini yontmuş olabilir misin diye şeyettim?
Ben: Yani Pınar, İnsan Kaynaklarının göbeğinde yaptığın espriye bak.
Pınar: Hayır arkadaşım, geçmişinde bir sakatlık varsa yolun başında bilelim!
Şöyle söyleyeyim, Newsweeke gittiğim anda en çok konuştuğum şahsiyetlerin başında Pınar geliyor. Hatta kendime oturacak yer bulamazsam gidip ense kökünde yada masasının üzerinde oturuyorum, böyle yakın bir ilişki var aramızda.
Düşünüyorum da, masasının üzerinde oturuyorum diye sinir oluyor olabilir mi bana?
Yok sanmam!
Pınarı çoktan havaya uçurucam ama hayatta vazgeçemeyeceğim birisinin çok yakınına konuçlanmış, o yüzden yapamıyorum. Çağla Kalafat. İnanılmaz tatlı, iyi niyetli, kibar, sevgi dolu bir insan Çağla Hanım. Tanıştığımız ilk günden itibaren çok sevdim. Öyle harika bir konuşma şekli ve ses tonu var ki hayret edersiniz. Bir de söylemeden edemeyeceğim, arkadaşım askılı bluz bir kadına bu kadar mı yakışır. Of yani...
Çağla Hanım: Aa çağırdılar mı seni küt diye?
Ben: Evet
Çağla Hanım: Tüh, ben önceden haber verin de bize kıymalı börek yapmaya zamanı kalsın demiştim.
Ben: Ay ölürüm, yaparım ben size yine börek
Çağla Hanım: Valla ne iyi olur
Ben: Tamam siz isteyin yeterki
Serhat Abi (Gürpınar): Çocuklar bu ne ses, çok gürültü var! Çok gürültü VAR!
Çağla Hanım:Serhat tamam, bozma çocukların moralini, yoruldular zaten.
Böyle bir insan Çağla Hanım. Aktüel okurları Çağla Kalafatı zaten gayet iyi tanıyor. Ne kadar güzel işler çıkardığını biliyor. Ben bir de benim gözüme nasıl göründüğünü yazayım dedim.
Çağla Hanım olmasa Pınar hiç çekilmez yani....
Masumiyeti yitirmek...
Herkesin masumiyetini yitirdiği biran vardır. Kimi bunu anı hatırlayacak kadar insanlığını yitirmemiştir sadece.
Osmanbey.
Hava yağmurlu, kış. Ortaokul talebesiyim. Yağmurluğumu boğazıma kadar örtmüşüm, kafamda şapka, sırtımda çantam hızlı adımlarla okuldan eve dönmekteyim. Hotiçin önünden Karacanın önüne geçen üstgeçide çıkıyorum, arada üstgeçidin merdivenlerine birikmiş sulara basıyorum. Lacivert külotlu yün çoraplarım kirli yağmur sularının lekelerini saklıyor. Saklamasa da ne farkeder. Eve dönüyorum.
Üstgeçidin üstünde hızla ilerlerken yağmurun altında dikilmiş gömlekli bir adam dikkatimi çekiyor. Gideceğim yönde durduğundan adama doğru ilerliyorum. Adam başı önde, gözleri neredeyse kapalı, gömleği sırılsıklam dikiliyor biraz ileride. Elinde ceket var. Ceketi. Öyle duruyor.
Tam yanından geçerken satılık ceket diyor varla yok arası bir sesle. Birden dönüp adama bakıyorum, adımlarım yavaşlamış, 40-45 yaşlarında, sırılsıklam, başı önünde duruyor.
Babamı düşünüyorum biran. Aynı yaşlardaki babamı. Ne kadar mağrur durduğunu, ne kadar dik olduğunu, cüppesinin nasıl yakıştığını.
Adama bakıyorum, ceketi elinde yağmurun altında, başı önünde. Olası kızları geliyor adamın gözümün önüne.
Babalar başı eğik durmamalı.
Koşar adımlarla eve ilerliyorum. Yağmurluğumun şapkası kayıyor başımdan umursamıyorum, saçlarım sırılsıklam, yağmur kirpiklerimden süzülüyor. Yaşlı teyzeler geçiyor yanımdan, ellerinde şemsiyeler, yağmura rağmen topuklu ayakkabılar....
Ah, o zamanların Osmanbeyi. Birbirinden şık, kırmızı rujlu Rum kadınlar, Ermeni kadınlar.
Eve geliyorum, annem yok. Koşarak odama gidiyorum, kavanozumu açıyorum yatağımın altından çıkarıp. Biriktirdiğim tüm parayı cebime doldurup yağmurluğumun cep fermuarını çekiyorum düşmesin diye. Çantamı atıp yere, koşarak çıkıyorum evden.
Üstgeçide gidiyorum.
Amca ceketini satamadan yetişmem lazım...
Üstgeçide geldiğimde adamı hala yağmurun altında beklerken buluyorum. Ceketi elinde, başı hala önünde. Karşısında duruyorum nefes nefese. İkimizde yağmurun altındayız, sırılsıklam. Adam bana bakıyor.
Hiçbirşey söylemiyorum, cebimin fermuarını açıp içinden tüm paramı çıkarıyorum. Avucumun içinde sıkıyorum parayı utanarak, ellerim yumruk. Yeteceğinden neredeyse eminim, bayram harçlıklarım da içinde, aylardır biriktiriyorum zaten. İki tane gameboy alacaktım o parayla, bir bana bir kardeşime.
Islak yumruğumu adama uzatıyorum. Bana bakıyor, elini uzatıyor bana, paramı avucuna bırakıyorum. Parasını...
Hiçbirşey söylemiyoruz birbirimize. Adam ceketini giyiyor sırtına. Gülümsüyorum. Gözlerim dolu dolu.
Adam gidiyor evine, kızlarına.
Ben eve dönüyorum.
Ertesi gün okul dönüşü aynı yerde, aynı üstgeçidin aynı üst noktasında, aynı adam duruyor.
Başı önünde gözleri kısık, yağmurdan sırılsıklam yine.
Elinde başka bir ceketle...
Bu ateş onları yakmıyor
Size Yılmaz Özdil tarzı bir yazı yazayım bugün. Kısa, öz, net, bilgi verici, yorum da var içinde... Severek okuyorum Yılmaz Özdilin yazılarını.
*** Bu ateş onları yakmıyor
İngilizce Newsweekin 13 Ekim tarihli baskasının en arka sayfası LAST WORD yani Son Söz başlığı altında birtakım önemli kimselerin görüşlerine ayrılıyor. Bu kimi zaman Dünya Bankası Başkanı ya da İngiltere başbakanı olabiliyor.
Mevzubahis sayıda Son Söz Cumhurbaşkanımız Abdullah Güle ayrılmış.
Newsweekden Rana Foroohar, Gül ile söyleşi tarzı bir yazı hazırlanmış.
Rana Foroohar, Rusyada yaşananlar hakkında, Türkiyenin jeopolitik durumuda göz önüne alındığında, ne rol oynayabileceğimizi soruyor. Sayın Gül 18 satır boyunca anlatıyor.
Rana Foroohar, America İran ilişkileri hakkında Gülün fikrini soruyor. 17 satır.
Başörtüsü sorusuna: 16 satır
Ekonomik krizin Türkiyeye etkileri ve alınması gereken önlemler, yapılması gereken reformlar hakkındaki, düşünceleri: 3,5 satır
Eskiler boşa dememiş ateş düştüğü yeri yakar diye.
Bilmem anlatabildim mi?
Dijital kabız...
Bir insan benim kadar dijital kabızı olabilir mi? Bu konuda benden daha kötü var mı? Bir zamanlar IT Departmanında çalıştığımı ve başımdaki direktörün beni hevesli ve kolay öğrenen bir kişi adledmesi üzerine neredeyse Oracle kurslarına falan gideceğimi düşünüyorum da...
Bilgisayarla aynı dili konuşuyoruz dediğim bir dönem var benim, inanılır gibi değil.
Şimdi en basitinden telefon bankacılığı üzerinden kredi kartı şifresi almak gibi basit işemlerde bile tökezliyorum. Kabus gibi... En iyi arkadaşım klavyem, gerisi yalan dünya kör oliim.
Görevli: Şimdi güvenliğiniz için birkaç soru cevaplamanız gerekiyor
Peki: Peki
Görevli: Son hessap kesim tarihiniz?
Ben: Ayın ilk yarısı olabilir mi?
Görevli: Son hesap kesim tarihi?
Ben: Ayın 15 i . Sanırım
Görevli: Hayır. Peki en son yaptığınız ödeme?
Ben: Ay valla hiç haberim yok. Bi dakka. Saarrhaaaannnnn, sen en son kaç yatırdın benim karta?
Sarhan: Hangisine?
Ben: Ne bu ya hakkaten?
Görevli. .....
Ben: Bonusmuş
Sarhan: Valla hatırlayamıyorum.
Ben: (görevliye) Hatırlamıyoruz.
Görevli: Bi rakam söylemeniz lazım
Ben: 3
Görevli: ?????
Ben: ehihehehe, şimdi bu rakamı 2 ile çarpiyim mi, ehihehee
Görevli: .......
Ben: Şaka yapıyorum ya tamam, neyse başka bişi sorun Görevli: Cep telefonu numaranız?
Ben: 533 **** ******
Görevli: Hayır değil
Ben: Nasıl ayni?
Görevli: Sistemde kayıtlı numara bu değil
Ben: Bi dakka o zaman. Saaaarrhaaannnn. Senin numarayı mı vermiştik bankaya?
Sarhan: Ne biliyim Mehtap ya?
Ben: (görevliye) Peki bide 533 **** ***** e bakın
Görevli: Hayır o da değil
Ben: Allah allah. Peki başka sorun
Görevli: 3 soruyu yanlış söylediniz. Kartınız otomatik olarak kitlendi. Yarın şubemizden açtırabilirsiniz
Ben: Ne diyosun arkadaşım?
Görevli: Peşpeşe üç soruyu....
Ben: Orayı anladık da hırsız mı tutuyorsunuz beni şimdi?
Görevli: Hayır efendim ama bilgileri onaylayamıyorum
Ben: Onayla, napiyim, kart benim
Görevli: İspatlayamıyorsunuz sizin olduğunu ama
Ben: Anne kızlık soyadını tutturmuş olmam lazım
Görevli: .....
Ben: Şubeye götürtme beni şimdi ya nolursun
Görevli: .....
Ben: Ay lanet olsun, bırak kalsın
Görevli: Sizin için başka yapabileceğim birşey var mı?
Ben: Yok! Sen beni otomatik puanlamaya bağla, verdiğiniz hizmeti oylıycam oradan. SIFIR!
Görevli: Kart sahibi olduğunuzu ispat edemediğiniz için sizi biryere bağlayamıyorum. Ben: ........
Vallahi yazarken bile sinirim oynadı. Yarın gidip bankada benim ben olduğumu ispat etmem gerekiyor. İşin korkunç kısmı, bu tip durumlarda da başka hadiseler yaşanıyor. Misal; ehliyetteki soyad ile nüfus cüzdanındaki birbirini tutmuyor, kartla verdiğim kimlik uyuşmuyor çoğu zaman, başka kimlik çıkarmam gerekiyor. Sürekli ehihe, şey ehliyeti değişmedim de evlendikten sonra açıklaması. Nüfus cüzdanı versen vergi dairesi numarasını bulamıyorsun onu bulsan TC vatandaşlık numarası yok.
Bütün hayatımı döküyorum bankada. Cüzdanın içinde ne varsa, benim oğlanın resminden tutun da Müzekarta kadar...
Ama henüz benden isteneni şırraaakkk diye çıkarmayı başarabilmiş değilim.
Yarın bankada da ben olduğumu ispatlayamazsam eğer, ertesi günkü gazetelerde okuyacağınız pompalı tüfekle banka personelini uçuran M.E benim...
"Koçum" benim
Hayatınıza giren çıkan herkesin bir çizik attığı söylenir ya, benim hayatımda fazla bir çizgi söz konusu değil açıkcası. Niye? Konuştuğum insan sayısı çok ama ne dediğine ehemmiyet verdiğim adam sayısı ziyadesiyle az. Peki niye? İnsan denen canlı türü tıpkı sizlere de olduğunu tahmin ettiğim şekilde- beni kendisinden huylandırdı.
Bu ruh durumunun yarattığı doğal bozulma da bende ister istemez söyleneni sallamama hali yaratıyor ki, karşımda ciddi ciddi bana birşeyler anlattığını düşünen bir kişi için benim düşündüğüm tek şeyin akşama ne pişireceğim ya da ne yazacağım olması hayli trajik elbette.Ne kadar dürüst olma iddiasında olursanız olun karşınızdakine ben seni hiç umursamıyorum deme şansınız olmuyor. Malum dürüstlükle kabalık arasındaki çizgiye sıkı tutunmak gerekiyor.
Bununla birlikte ne düşündüğüne kıymet verdiğinizi belli ettiğiniz anda ebelendiğiniz bir grup da var.
(benim için) Mesela Pınar.
Evet, kumhavuzu.com un İnsan Kaynakları Uzmanı (kendisi arkadaşım da olur)
Kendisi düşünmü |