www.KUMHAVUZU.com

       

 

 

 

Ekim 2008 YAZILARIM:

 

Yeni bir Merhaba,

 

Çok özel bir yazı olacak bu seferki ama yazılması gerekli.

 

Üç senedir hem kendi internet sitemde hem de iki ayrı blog portalı (Azbuz ve Milliyet Blog) olmak üzere toplam üç ayrı platformda yazı yazıyorum. Okuyucu ile aramda iyi kötü bir kader birliği oluştuğunu söylemekte ise bir sakınca görmüyorum. Sadece bir yazıma dayanarak benden nefret edip her satırıma takanlarla birlikte, benimle birlikte yolculuğa devam eden herkese önce teşekkür etmeliyim.

 

Beni tanıyan herkes ulusal bir gazete veya dergide yazmayı ne kadar çok istediğimi biliyor zaten. Bugün nihayet bunu başardığım gün. Ne kadar mutlu olduğumu anlatacak kelime yok.

 

Bununla birlikte şunu da açıkça söylemem gerekiyor. Newsweek Türkiye gibi ciddi bir dergide yazmak çok büyük bir sorumluluk. Herşeyden önce gazete köşe yazarlarının yaptığı gibi “kafaya göre takılma” söz konusu dahi değil. Benim yazım o hafta Newsweek’de ise bunun bir sebebi olmak zorunda.

 

Şöyle söyliyim; bugün içimden geldi, üst kat komşumu yazıcam modeli Newsweek’de yok. Yazdığın yazıya bakılıyor, konun dahilinde mi? O haftanın güncel bir olayı işlenmiş mi? Haftalık bir dergi olduğu için senin yazdığın yazı yayına çıkana kadar iş işten geçecek mi?

 

Kısaca her yazının vermesi geren bir cevap var. Soru ise şu  ;

 

“Bu yazı neden bu hafta burada?”

 

Bu iş ciddi bir çalışma gerektiriyor. Konsantre olmam ve adam gibi yazmam gerekiyor.

 

Yine bilenlerin bildiği üzere başarısızlıkla başetmek konusunda çok başarısızım. Dolayısıyla yaptığım iş her ne olursa olsun çok ciddiye alıyorum. Newsweek için yazacağım yazılar çok itinalı olacakken, arta kalan zamanlarda, sırf sayfa doldurmak adına, “artık” yazılardan site yapmak istemiyorum.

 

Bu sebeple yazılarıma sadece Newsweek Türkiye çatısı altında devam etmeye karar verdim. Böylelikle üzerinde en çok düşündüğüm yazılarımı okuyabileceksiniz sizlerde.

 

Ancak bu ayrılık demek değil.

 

Hem bir Newsweek Türkiye alarak hem de Newsweek Türkiye’nin internet sitesi,  www.newsweekturkiye.com adresini tıklayarak yazılarımı okumaya devam edebilir ve yorum yazabilirsiniz. Yine sadece bir tık uzağınızda ancak bu sefer -nihayet ulaştığım- bir başka adreste olacağım. Hatta bence ana sayfanız yapıp haftaya benimle merhaba da diyebilirsiniz. Bence öyle yapın J

 

Vedalaşmıyoruz arkadaşlar. Aksine yeniden ve daha güzel başlıyoruz.

 

Herşey için hepinize çok teşekkür ediyorum.

 

Tekrar görüşünceye kadar...

 

Mehtap

 

NOT 1: Ücretsiz bir şekilde üye olduktan sonra yorumlarınızı yazabilirsiniz. Beni bulmak içişn yazarlar tarafında “ev kadını” başlığını arayın.

NOT 2: Ahmet Abi’nin sen misin ev kadını diye sorduğunu duyar gibiyim J

 

www.newsweekturkiye.com

 

 

 

 


 

Çok eğleniyorum, çooooookkk

 

Ayşenil ve ben stüdyoya giderken

 

Ayşenil: Şurdan dön istersen

 

Ben: İstemezsem dönmeyeyim yani

 

Ayşenil (pis pis bakar): ......

 

Ben: ehihehe, bacım stresli gördüm seni

 

Ayşenil: Mehtap bak, adama iki kere telefon açıp adres sorduk hala maslak oto sanayiyi bulamıyoruz

 

Ben: EEE?

 

Ayşenil: Ben alışkın değilim bu kadar sersem durumuna düşmeye

 

Ben: Ben alışkın mıyım sence?

 

Ayşenil: Bilmiyorum artık

 

Ben: Allah allah

 

Ayşenil: Dön şurdan

 

Ben: Nerden?

 

Ayşenil: Dön, sağa dön

 

Ben: Dur şu amcalara yol soralım

 

Ayşenil: Saçmalama ya, amca dediğin en fazla 30lu yaşlarında, bırak bulaştırma bize

 

Ben: Ha bidaha arayalım o zaman yönetmeni nerdeydi diye?

 

Ayşenil: Tamam sor

 

Sorduktan sonra

 

Ben: Ay çok teşekkürler

 

Ayşenil: Ne el sallıyosun adama ya, gerizekalı mısın sen?

 

Ben: Ay ben hani memnuniyet şeyettim

 

Ayşenil: Yürü Mehtap yürü

 

Nihayet stüdyoya yaklaşınca

 

Ayşenil: Şimdi anlıyor musun ben niye araba kullanmıyorum?

 

Ben: Yok ben anlayamadım henüz

 

Ayşenil: Trafikte senin gibi kadınlar var diye

 

Ben: Ne var gayet güzel kullanıyorum

 

Ayşenil: Tümsek!

 

Ben: Kim?

 

Ayşenil: Ah!

 

Ben: ehihehehe

 

Ayşenil: Ne var gülecek şimdi?

 

Ben: Sen eğlenmeye çalış bence o tümseklerle bacım, çünkü ben şuan sadece tabela bakıyorum yol diil

 

Ayşenil: .....

 

Ben: ....

 

Ayşenil: Nasıl bir hata yaptım ben? Nasıl oldu da böyle bir hata yaptım

 

Ben: Beni mi kastediyorsun?

 

Ayşenil. ...

 

Ben: Beni sanırım, ehihehe

 

Ayşenil: Gülme!

 

Ben: ehihehe

 

 

 


 

Size bugün çok komik birşey anlatacağım.

 

Bir televizyon projesi söz konusu. Banttan yayınlanacak, iki kadın var birbirinin tamamen zıttı. Bunlar partner ve programı beraber yapacaklar. Yarı sitcom, yarı talkshow, enteresan birşey. Kadınlardan biri ben, biri Ayşenil. Evet yeni tanıştığım ama üç senedir yazıştığım ve geçinenemediğim hatun.

 

Prodüksiyon şirketi projeyi çok tuttu. Jenerik müziği yapıldı, Müziği Ayşenil ve Nurkan birlikte yaptılar. Ayşenil’in zaten Rock solisti olma, kendi grubunu kurma, beste yapma geçmişi var. Nurkan Sertap’ın gitaristi, şuanda Nil Karaibrahimoğlu için çalıyor. Müthiş bir müzisyen. Jenerik müziğini Ayşenil söylüyor.

 

Programın diyaloglarını ben yazıyorum ki hakikaten güzel yazıyorum. Değişik karakterler var, mesela bir kuaförümüz var, Ayşenil’in arkadaşı, profesyonel oyuncu, Aykut Oğut, inanılmaz yetenekli.

 

Senaryo belli, konuklar belli, prodüksiyon şirketi belli, jenerik müziği belli, reklam arası geçişler belli.

 

Herşey dört dörtlük ama arkadaşınız rol yapamıyor...

 

Yönetmen: Mehtap kendini o kadar kastın ki bütün suratın düştü

 

Ben: Kasmış mıyım? Kasmış olabilirim

 

Yönetmen: Tamam tekrar çekiyoruz, hazır mısınız, 3, 2,

 

Ben: Ay ben ölecem galiba

 

Ayşenil: Kızım hasta mısın sen?

 

Yönetmen: Noldunuz?

 

Ayşenil: Nolcak, şaftı dağıttı yine?

 

Ben: Ben bi kahve içip azcık nefes alsam

 

Ayşenil: .....

 

Biraz sonra:

 

Yardımcı Yönetmen: Tamam, enerjiyi yükseltiyoruz, konuğu sıkıştırın biraz

 

Ben: Ayıp olmasın

 

Konuk: Yok buyrun siz

 

Ayşenil: Soruları sorsana Mehtap

 

Ben: Ben nefes alamıyorum

 

Yönetmen: Mehtap hanım kendiniz olun, rol yapmayın zaten, doğal olun

 

Ben: Hakan Bey, ben normalde bu kadar halk ağzı kullanmam ki konuşurken, buraya yazdığım kadar "bacım bacım" bir kişilik değilim, ben onu karakter anlamında öyle yazıyorum, öyle konuş deyince kitleniyorum.

 

Ayşenil: Yok çok entellektüel ve klas bir kadındır Mehtap hakikaten!

 

Ben: Ne diyon bacım ya, bana mı konuşuyosun ordan?

 

Yönetmen: Hah işte bunu yapın diyoruz, bunu kamera çalışırken yaptınız mı tamam

 

Ben: Yok sayın yönetmen bey, ben bu kadınla konuşmam, gitsin Cihangirdeki entel arkadaşlarıyla konuşsun o

 

Yönetmen: Çekiyo musunuz arkadaşlar?

 

Ayşenil: Sen kurban ol benim arkadaşlarıma

 

Ben: E iyi, getir onları onlar yazsın o zaman

 

Yönetmen: Mehtap gömleğinle oynama mikrofon eko yapıyor

 

Ayşenil: Oynama gömleğinle, duymuyonmusun adam ne diyo?

 

Ben: Adam beni duysun ya, Newsweek yazarıyım ben

 

Ayşenil: Ay bayılıcam, gerçekten iyi değilim

 

Yardımcı yönetmen: Biraz konukla da ilgilenseydiniz

 

Ayşenil: Vallahi size de ayıp oldu

 

Ben: Aa, hakkaten ya, çok pardon

 

Yönetmen: Stop, hanımlar evde değiliz

 

Ben: Yok, onun farkındayız biz

 

Yönetmen: Yok bence pek değilsiniz

 

Ben: Ben eve gitmek istiyorum

 

Ayşenil: Patla!

 

Tüm samimiyetimle söylüyorum, benim dışımda herkes işini gayet iyi yapıyor, ben de elimden geleni yapıyorum ama şunu gördüm.

 

Bu proje olmazsa benden dolayı olmayacak sanki....

 

 


 

Newsweek Türkiye çıktı.

 

Türkiye’de Türk okuyucuya Türkçe seslenecek olan Newsweek Türkiye Pazartesi günü piyasaya çıktı.

 

Dergi 100 sayfa, içerik ise muhteşem, şöyle kısaca bahsedecek olursak;

 

Fareed Zakaria ile Semin Gümüşel’in yaptığı söyleşisi

 

Ferruh Yazıcı’dan 16 Mart katliamı Davası’nda kontrgerilla sanık sandalyesinde

 

Stefan Theil’den Gelişen ekonomiler krizi nasıl karşılıyor

 

Kürşad Oğuz’dan Lolita’dan önce hasba vardı

 

Jerry Adler’den sanatçı liderler

 

Semin Gümüşel’den PKK ile mücadelede ABD’nin rolü

 

Kemal Pehlivanoğlu’ndan Beyin pili depresyon ve obeziteye karşı

 

Gökhan Hotamışlıgil’den diyabet tedavisinde yeni yaklaşımlar

 

Kürşad Oğuz’dan Frankfurt Kitap Fuarı

 

Metin Under’den sektörlere karşı kriz raporu

 

Devam ediyim mi?

 

Kısaca inanılmaz dolu, muhteşem bir dergi.

 

Övünmek gibi olmasın bu ağır abi ve ablaların arasında arkadaşınız da var.

 

Mehtap Erel’den Dali Sergi’sine farklı bir bakış açısı

 

Hala almayanınız varsa almanızı tavsiye ediyorum. Henüz internet sitesi açılmadı ancak açılınca yorumlarınızı oraya da bekliyorum artık.

 

Hadi bakalım, bol bol okuyalım..( iyyy kafiyeli oldu)

 

 


 

AYŞENİL SORUNSALIM

 

Benim yazı yazmaya başladığım ilk dönemlere dönüyorum şimdi.

 

Benim orjinal sitem www.kumhavuzu.com birşekilde kulaktan kulağa yayılma ya da insanların birbirine link atması veyahutta google da arama yaparken küt diye ilk sayfanın ilk satırında çıkmamla okuyucu sayısını arttırmaya başladı.

 

Hergün birsürü kadından mail almaya başladım. Beni yakın görüp çocuğunun resmini gönderenler (ençok onların hastasıyım), kocasını şikayet edenler, iş arayanlar, benim kayınvalide de senin gibi diyenler...

 

Herkesin bana gayet iyi davrandığı dönemde bir mail geldiki aman yarabbi.

 

Maili yazan kadın bana bir kızmış, zehir zemberek döşemiş.

 

Normal şartlarda çok kızacağım bu model, kadının tarzını kocama benzetmem ve yakıştırmalarındaki komik ifadeler sayesinde benim için çok keyifli bir okumaya dönüştü.

 

Ben de kızıp zehir zemberek bir yanıt vermek istedim ama gülmekten olmadı.

 

Sonra arkadaş olduk Ayşenil’le.

 

İnternet üzerinden, hiç görüşmeden.

 

En sert eleştirilerimi ondan aldım hep ama akıllı kadındı, farkındaydım, dikkatle okudum o yüzden yazdığı herşeyi.

 

Benden yaşça büyük (bu satırı okuduğu an hop oturup hop kalkacak), benim tam zıttım bu kadınla uzaktan uzağa hoşlandık birbirimizden.

 

Ayşenil farklı bir kadın. Amerika’da büyümüş, Türkçe 2. dil olarak girmiş hayatına, bu sebeple pekçoğumuzun kızdığı konuşurken pat diye İngilizceye dönme olayını sık yapıyor. Türkiye’ye döndükten sonra ODTܒyü bitirmiş (ODTܒlüleri çok sevdiğim biliniyor artık).

 

Ayşenil profesyonel ahçı, bu işten para kazanmış. Uzmanlık alanı ise mezeler. Sevdiği şeylerden biri ise şarap tatmak. Şaraplardan da iyi anlıyor.

 

Kendi Rock grubunu kurmuş. Diplomat bir babaya rağmen bir de o rock grubunun solisti olmuş. Piyano ve gitar çalıyor. Kendi şarkı sözlerini yazmış, kendi bestelerini yapmış.

 

Cihangir’de yaşıyor, Kaktüs cafe’yi ofis olarak kullanıyor. İngilizce öğretmenliğinden mezun olduğu için İngilizce ders veriyor.

 

Ayşenil’in iki çocuğu var. 4,5 yaşlarında bir oğlan ile yaşına girmemiş bir kız.

 

Tam lohusa sendromu dönemlerinde yani.

 

Birkaç ay önce ama seneler sonra ilk kez tanıştık Ayşenil’le.

 

Birbirine tamamen zıt iki kadın. O esmer ben sarışın. O uzun ben kısa. O aristokrat ben geyik. O ciddi ben dalgacı. O karizmatik ben şımarık. O İngilizce ben Türkçe uzun uzun sohbet ettik.

Tek ortak noktaları ikisinin de anne olması olan iki kadını yanyana oturtunca ortaya çok enteresan bir durum çıkıyor hakikaten.

 

Mesela;

 

Ayşenil: Geç kalmış olabilir misin sence?

 

Mehtap: Yolu şaşırdım

 

Ayşenil: Sen arabana birtane portatif navigatör alsana.

 

Mehtap: Alıyim, hatta iyi birşey alıyim ki yanında Yeniköy’de yalı da versin. Promosyon olarak.

 

Ayşenil: Öfff, bir lafa da düzgün cevap ver

 

Mesela;

 

Ayşenil: Senin “çok iyi bir mizah yazarı” olduğunu düşünmen trajik ama kalbin kırılmasın diye biz birşey demiyoruz, degil mi?

 

Mehtap: Benim iyi bir mizah yazarı olduğum ispatlı bir durum, kitabım çıktı, dergide yazıyorum, çamur atamayacağın bir şekilde pozisyon aldım ben.

 

Ayşenil: Sanıyorsun ama yanılıyorsun. Ben senin hem kitabını çıkaran yayıncıya hem de seni kabul eden dergi yönetimine büyü yaparak kendini beğendirdiğini düşünüyorum. Aha attım çamuru, temizle bakalım.

 

Mesela;

 

(ben ayaklarımı toplayarak oturunca)

 

Ayşenil: Napıyorsun ??!!!

 

Mehtap: Ne var?


Ayşenil: Güzel otur, cocugum.

 

Mehtap: Dizlerim ağrıyo, bende romatizma var galiba. Ya da hani iki kemiğin arasındaki su bitiyo da kemikler birbirine sürtüyo ya, ondan.

 

Ayşenil: Teşhisi koydun yani! Şüpheleniyorsun madem git bi doktora görün bence.

 

Mehtap: Peki anne!

 

Mesela;

 

Ayşenil: Mehtap hakikaten nörotiksin sen? Freud’un senle ilgili bir yorumu vardır ama girmeyelim ona burda şimdi.

 

Mehtap: Ay benim çok umurumdaydı Freud’un benimle ilgili görüşleri. Küvetteki su gideri üzerinden psikoanaliz yapıyor amcam. Sonra bilirkişi kapsamında önüme geliyor muhabbetlerde. Ben onu bi yorumliyim bak üç gün kendine gelebiliyor mu? Serseri!

 

Ayşenil: ????????

 

Mehtap: .........

 

Ayşenil: KİM?

 

Mehtap: Freud, ehiheheh

 

Ayşenil: Öldü o, canim benim, rahat ol !

 

Mehtap: Rahmetlinin arkasından konuşmayayım o zaman, ruhuna ağırlık çökmesin...

 

Mesela;

 

 

Mehtap: Kim di o?

 

Ayşenil: Arkadaşım

 

Mehtap: O ne kılık, o ne makyaj arkadaşım. Hatun benim bir yıllık makyaj tüketimimin tamamını bir öğlen yemeğinde yapmış

 

Ayşenil: Yok cannımm, o kadar da değil.

 

Mehtap: O kadar da değil? Bacım millet retinayı çizdiriyo, biz senin östaki borunu falan çizdirelim, dünyan netleşsin.

 

Ayşenil: O kulakta, allah cezanı vermesin

 

Mehtap: Kim?

 

Ayşenil: Muhammer, benim seyis

 

Mehtap: Ne diyosun ruhum yaaa

 

Ayşenil: Yok demiyorum bişey, bırak

 

Mehtap: Seni fazla rahat gördüm bacım. Çok mühim bir mizah yazarıyla karşı karşıya olduğunun farkında değil gibisin. Sanatçı kişiliğime saygı bekliyorum.

 

Ayşenil: .....

 

Ben: Bakma öyle dik dik

 

 

 

 


 

Mehtap bu ne yaa?

 

Her doğru düzgün evhanımı gibi eş kişisinden önce evdeyim. Sarhan’dan sonra -çok acayip bir durum olmamış- girmem eve. Hepberaber masaya oturulur, varsa yemek yenir, yoksa dışarı çıkılır falan.

 

Klasik Türk ailesi yani.

 

Daha doğrusu ben formatı bu şekilde tutmaktan hoşlanıyorum.

 

Bazılarına göre besleme ruhlu olduğum için, bazılarına göre kendimi geyşa zannettiğim için, bana kalırsa doğrusu bu olduğu için.

 

Bu akşam da masaya oturduk. Ben mümkün olan en evcimen halimle yemekleri çıkardım;

 

Sarhan: Mehtap bu ne yaa?

 

Ben: Çorba, tavuk suyuna

 

Sarhan: Bu mu?

 

Ben: İstersen biraz su ekliyip çorbalaştırabilirim

 

Sarhan: .......

 

Ben: Ya da biraz mikrodalgaya atiim, iyice suyunu çeksin, pilav olsun.

 

Sarhan: Bu nasıl iş allahaşkına?

 

Ben: Aşkolsun niye?

 

Sarhan: Ben yemeğin hammaddesini yaptım, artık bunu ister pilava döndüreyim ister çorbaya diye iş mi olur?

 

Ben: Olmaz mı? Bak gayet güzel olmuş

 

Sarhan: Böyle çoktan seçmeli yemek mi yapılır Mehtap?

 

Ben: Pirinci fazla kaçmış o kadar

 

Sarhan: .......

 

Ben: Sen de çok seçicisin yani

 

Sarhan: Ben mi seçiciyim? Mehtap önüme çorba diye koyduğun şey köpek kusmuğunu andırıyor.

 

Ben: Nimete hakaret etme çarpılırsın. Bunu da bulamayanlar var.

 

Sarhan: Ben de bulmayayım bunu, istemiyorum

 

Ben: Yemiycek misin?

 

Sarhan: Yok, yemiycem

 

Ben: Aşkolsun o kadar uğraştım.

 

Sarhan: Git allahaşkına, uğraştım deme bide. Bu malzemeler kazara dolapta da tanışsa ortaya böyle bişi çıkardı

 

Ben: ......

 

Sarhan: .....

 

Ben: .......

 

Sarhan: Ekmek var mı?

 

Ben: Niye?

 

Sarhan: Peynir ekmek yiycem

 

Ben: Gül gibi yemeği bırak bayat ekmekle peynir ye, bravo

 

Sarhan: Ekmek de mi bayat? Taze ekmek almadın mı?

 

Ben: ......

 

Sarhan: .......

 

Ben: Sarhan içimden bir ses benden memnun olmadığını söylüyo

 

Sarhan: .....

 

Ben: Cidden!

 


 

Kız arkadaşlarımla çok iyi geçinemediğimi biliyorsunuz değil mi? Hepsi çok tatlı ama birbirimizi öldürür gibi sevmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Ben bu durumun benden kaynaklandığını çözecek kadar şuuru açık durumdayım elbette. Kendi aralarında gayet iyi anlaşan bu feminen grup, olaya ben dahil olduğumda sapıtıyorsa eğer, demek ki aksayan nokta bende.

 

Elbette hiçbirşey yapmadığım halde, hatta tek kelime konuşmuşluğum dahi olmadan sıfatıma kıl olan bir kadın kitlesi yok mu? Elbette var. Onlar ayrı bir yazı konusu zaten ama bugünkü yazımızı başka şekilde tamamlayacağız.

 

Sırf ben şakalı yazı yazıyorum diye bana öldürücü espriler yapan bir grup var mesela. “kız komik biz buna ne desek kaldırır sendromu” diyorum ben buna. Grup başı ise Pınar. Pınar kim? Selçuk Tepeli’nin asistanı. Yani hatunun hayatımdaki yeri çok kritik ama karakter hakikaten enteresan.

 

Pınar: Genel Yayın Yönetmenimiz müsaitse gelsin dedi?

 

Ben: Ben mi?

 

Pınar: Yok canım, sen ne alaka? Sizin giriş katta bir cilt doktoru varmış ya, ona haber ver o gelsin. Toplu cilt bakımı yaptırıciiz.

 

Ben: Herşey yolunda mı?

 

Pınar: Birşey diyebilmem mümkün değil?

 

Ben: Pınar kötü birşey yok dimi?

 

Pınar: Valla maaşına zam işine son olabilir. Üzgünüm!

 

Şimdi hatun burada komik olduğunu düşünüyor ama benim tansiyon 22 nabız 200 olmuş ne yazar? Dimi?

 

Gidiyorum dergiye. Pınar’la asansördeyiz;

 

Pınar: Şu çıkan kadın varya, ...... müdürü. Sana pis pis baktı haberin olsun. Sinir oldu bence sana.

 

Ben: Bizimle alakalı biri mi?

 

Pınar: Yok değil

 

Ben: E, bana ne o zaman? Niye geriyorsun beni?

 

Pınar: Geril, iyidir, iyi yazı çıkarırsın.

 

İnsan kaynaklarına geliyoruz, parmak izi vericem ki artık dergiye parmağımı okutup girebileyim. Alet parmak izimi alamıyor birtürlü.

 

Pınar: Parmak izin yok mu senin?

 

Ben: Mümkün mü sence böyle birşey?

 

Pınar: Hani daha önce bir suç olayına karışıp parmak izini yontmuş olabilir misin diye şeyettim?

 

Ben: Yani Pınar, İnsan Kaynaklarının göbeğinde yaptığın espriye bak.

 

Pınar: Hayır arkadaşım, geçmişinde bir sakatlık varsa yolun başında bilelim!

 

Şöyle söyleyeyim, Newsweek’e gittiğim anda en çok konuştuğum şahsiyetlerin başında Pınar geliyor. Hatta kendime oturacak yer bulamazsam gidip ense kökünde yada masasının üzerinde oturuyorum, böyle yakın bir ilişki var aramızda.

 

Düşünüyorum da, masasının üzerinde oturuyorum diye sinir oluyor olabilir mi bana?

 

Yok sanmam!

 

Pınar’ı çoktan havaya uçurucam ama hayatta vazgeçemeyeceğim birisinin çok yakınına konuçlanmış, o yüzden yapamıyorum. Çağla Kalafat. İnanılmaz tatlı, iyi niyetli, kibar, sevgi dolu bir insan Çağla Hanım. Tanıştığımız ilk günden itibaren çok sevdim. Öyle harika bir konuşma şekli ve ses tonu var ki hayret edersiniz. Bir de söylemeden edemeyeceğim, arkadaşım askılı bluz bir kadına bu kadar mı yakışır. Of yani...

 

Çağla Hanım: Aa çağırdılar mı seni küt diye?

 

Ben: Evet

 

Çağla Hanım: Tüh, ben önceden haber verin de bize kıymalı börek yapmaya zamanı kalsın demiştim.

 

Ben: Ay ölürüm, yaparım ben size yine börek

 

Çağla Hanım: Valla ne iyi olur

 

Ben: Tamam siz isteyin yeterki

 

Serhat Abi (Gürpınar): Çocuklar bu ne ses, çok gürültü var! Çok gürültü VAR!

 

Çağla Hanım:Serhat tamam, bozma çocukların moralini, yoruldular zaten.

 

Böyle bir insan Çağla Hanım. Aktüel okurları Çağla Kalafat’ı zaten gayet iyi tanıyor. Ne kadar güzel işler çıkardığını biliyor. Ben bir de benim gözüme nasıl göründüğünü yazayım dedim.

 

Çağla Hanım olmasa Pınar hiç çekilmez yani....

 

 

 


 

Masumiyeti yitirmek...

 

Herkesin masumiyetini yitirdiği biran vardır. Kimi bunu anı hatırlayacak kadar insanlığını yitirmemiştir sadece.

 

Osmanbey.

 

Hava yağmurlu, kış. Ortaokul talebesiyim. Yağmurluğumu boğazıma kadar örtmüşüm, kafamda şapka, sırtımda çantam hızlı adımlarla okuldan eve dönmekteyim. Hotiç’in önünden Karaca’nın önüne geçen üstgeçide çıkıyorum, arada üstgeçidin merdivenlerine birikmiş sulara basıyorum. Lacivert külotlu yün çoraplarım kirli yağmur sularının lekelerini saklıyor. Saklamasa da ne farkeder. Eve dönüyorum.

 

Üstgeçidin üstünde hızla ilerlerken yağmurun altında dikilmiş gömlekli bir adam dikkatimi çekiyor. Gideceğim yönde durduğundan adama doğru ilerliyorum. Adam başı önde, gözleri neredeyse kapalı, gömleği sırılsıklam dikiliyor biraz ileride. Elinde ceket var. Ceketi. Öyle duruyor.

 

Tam yanından geçerken “satılık ceket” diyor varla yok arası bir sesle. Birden dönüp adama bakıyorum, adımlarım yavaşlamış, 40-45 yaşlarında, sırılsıklam, başı önünde duruyor.

 

Babamı düşünüyorum biran. Aynı yaşlardaki babamı. Ne kadar mağrur durduğunu, ne kadar dik olduğunu, cüppesinin nasıl yakıştığını.

 

Adama bakıyorum, ceketi elinde yağmurun altında, başı önünde. Olası kızları geliyor adamın gözümün önüne.

 

Babalar başı eğik durmamalı.

 

Koşar adımlarla eve ilerliyorum. Yağmurluğumun şapkası kayıyor başımdan umursamıyorum, saçlarım sırılsıklam, yağmur kirpiklerimden süzülüyor. Yaşlı teyzeler geçiyor yanımdan, ellerinde şemsiyeler, yağmura rağmen topuklu ayakkabılar....

 

Ah, o zamanların Osmanbey’i. Birbirinden şık, kırmızı rujlu Rum kadınlar, Ermeni kadınlar.

 

Eve geliyorum, annem yok. Koşarak odama gidiyorum, kavanozumu açıyorum yatağımın altından çıkarıp. Biriktirdiğim tüm parayı cebime doldurup yağmurluğumun cep fermuarını çekiyorum düşmesin diye. Çantamı atıp yere, koşarak çıkıyorum evden.

 

Üstgeçide gidiyorum.

 

Amca ceketini satamadan yetişmem lazım...

 

Üstgeçide geldiğimde adamı hala yağmurun altında beklerken buluyorum. Ceketi elinde, başı hala önünde. Karşısında duruyorum nefes nefese. İkimizde yağmurun altındayız, sırılsıklam. Adam bana bakıyor.

 

Hiçbirşey söylemiyorum, cebimin fermuarını açıp içinden tüm paramı çıkarıyorum. Avucumun içinde sıkıyorum parayı utanarak, ellerim yumruk. Yeteceğinden neredeyse eminim, bayram harçlıklarım da içinde, aylardır biriktiriyorum zaten. İki tane gameboy alacaktım o parayla, bir bana bir kardeşime.

 

Islak yumruğumu adama uzatıyorum. Bana bakıyor, elini uzatıyor bana, paramı avucuna bırakıyorum. Parasını...

 

Hiçbirşey söylemiyoruz birbirimize. Adam ceketini giyiyor sırtına. Gülümsüyorum. Gözlerim dolu dolu.

 

Adam gidiyor evine, kızlarına.

 

Ben eve dönüyorum.

 

Ertesi gün okul dönüşü aynı yerde, aynı üstgeçidin aynı üst noktasında, aynı adam duruyor.

 

Başı önünde gözleri kısık, yağmurdan sırılsıklam yine.

 

Elinde başka bir ceketle...

 

 


 

Bu ateş onları yakmıyor

 

Size Yılmaz Özdil tarzı bir yazı yazayım bugün.

Kısa, öz, net, bilgi verici, yorum da var içinde...

Severek okuyorum Yılmaz Özdil’in yazılarını.

 

***

Bu ateş onları yakmıyor

 

İngilizce Newsweek’in 13 Ekim tarihli baskasının en arka sayfası “LAST WORD” yani “Son Söz” başlığı altında birtakım önemli kimselerin görüşlerine ayrılıyor. Bu kimi zaman Dünya Bankası Başkanı ya da İngiltere başbakanı olabiliyor.

 

Mevzubahis sayıda “Son Söz” Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e ayrılmış.

 

Newsweek’den Rana Foroohar, Gül ile söyleşi tarzı bir yazı hazırlanmış.

 

Rana Foroohar, Rusya’da yaşananlar hakkında, Türkiye’nin jeopolitik durumuda göz önüne alındığında, ne rol oynayabileceğimizi soruyor. Sayın Gül 18 satır boyunca anlatıyor.

 

Rana Foroohar, America İran ilişkileri hakkında Gül’ün fikrini soruyor. 17 satır.

 

Başörtüsü sorusuna:  16 satır

 

Ekonomik krizin Türkiye’ye etkileri ve alınması gereken önlemler, yapılması gereken reformlar hakkındaki, düşünceleri: 3,5 satır

 

Eskiler boşa dememiş ateş düştüğü yeri yakar diye.

 

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

 


 

Dijital kabız...

 

Bir insan benim kadar dijital kabızı olabilir mi? Bu konuda benden daha kötü var mı? Bir zamanlar IT Departmanında çalıştığımı ve başımdaki direktörün beni hevesli ve “kolay öğrenen” bir kişi adledmesi üzerine neredeyse Oracle kurslarına falan gideceğimi düşünüyorum da...

 

Bilgisayarla aynı dili konuşuyoruz dediğim bir dönem var benim, inanılır gibi değil.

 

Şimdi en basitinden telefon bankacılığı üzerinden kredi kartı şifresi almak gibi basit işemlerde bile tökezliyorum. Kabus gibi... En iyi arkadaşım klavyem, gerisi yalan dünya kör oliim.

 

Görevli: Şimdi güvenliğiniz için birkaç soru cevaplamanız gerekiyor

 

Peki: Peki

 

Görevli: Son hessap kesim tarihiniz?

 

Ben: Ayın ilk yarısı olabilir mi?

 

Görevli: Son hesap kesim tarihi?

 

Ben: Ayın 15 ‘i . Sanırım

 

Görevli: Hayır. Peki en son yaptığınız ödeme?

 

Ben: Ay valla hiç haberim yok. Bi dakka. Saarrhaaaannnnn, sen en son kaç yatırdın benim karta?

 

Sarhan: Hangisine?

 

Ben: Ne bu ya hakkaten?

 

Görevli. .....

 

Ben: Bonusmuş

 

Sarhan: Valla hatırlayamıyorum.

 

Ben: (görevliye) Hatırlamıyoruz.

 

Görevli: Bi rakam söylemeniz lazım

 

Ben: 3

 

Görevli: ?????

 

Ben: ehihehehe, şimdi bu rakamı 2 ile çarpiyim mi, ehihehee

 

Görevli: .......

 

Ben: Şaka yapıyorum ya tamam, neyse başka bişi sorun

Görevli: Cep telefonu numaranız?

 

Ben: 533 **** ******

 

Görevli: Hayır değil

 

Ben: Nasıl ayni?

 

Görevli: Sistemde kayıtlı numara bu değil

 

Ben: Bi dakka o zaman. Saaaarrhaaannnn. Senin numarayı mı vermiştik bankaya?

 

Sarhan: Ne biliyim Mehtap ya?

 

Ben: (görevliye) Peki bide 533 **** ***** e bakın

 

Görevli: Hayır o da değil

 

Ben: Allah allah. Peki başka sorun

 

Görevli: 3 soruyu yanlış söylediniz. Kartınız otomatik olarak kitlendi. Yarın şubemizden açtırabilirsiniz

 

Ben: Ne diyosun arkadaşım?

 

Görevli: Peşpeşe üç soruyu....

 

Ben: Orayı anladık da hırsız mı tutuyorsunuz beni şimdi?

 

Görevli: Hayır efendim ama bilgileri onaylayamıyorum

 

Ben: Onayla, napiyim, kart benim

 

Görevli: İspatlayamıyorsunuz sizin olduğunu ama

 

Ben: Anne kızlık soyadını tutturmuş olmam lazım

 

Görevli: .....

 

Ben: Şubeye götürtme beni şimdi ya nolursun

 

Görevli: .....

 

Ben: Ay lanet olsun, bırak kalsın

 

Görevli: Sizin için başka yapabileceğim birşey var mı?

 

Ben: Yok! Sen beni otomatik puanlamaya bağla, verdiğiniz hizmeti oylıycam oradan. SIFIR!

 

Görevli: Kart sahibi olduğunuzu ispat edemediğiniz için sizi biryere bağlayamıyorum.

Ben: ........

 

Vallahi yazarken bile sinirim oynadı. Yarın gidip bankada benim ben olduğumu ispat etmem gerekiyor. İşin korkunç kısmı, bu tip durumlarda da başka hadiseler yaşanıyor. Misal; ehliyetteki soyad ile nüfus cüzdanındaki birbirini tutmuyor, kartla verdiğim kimlik uyuşmuyor çoğu zaman, başka kimlik çıkarmam gerekiyor. Sürekli “ehihe, şey ehliyeti değişmedim de evlendikten sonra” açıklaması. Nüfus cüzdanı versen vergi dairesi numarasını bulamıyorsun onu bulsan TC vatandaşlık numarası yok.

 

Bütün hayatımı döküyorum bankada. Cüzdanın içinde ne varsa, benim oğlanın resminden tutun da Müzekart’a kadar...

 

Ama henüz benden isteneni şırraaakkk diye çıkarmayı başarabilmiş değilim.

 

Yarın bankada da ben olduğumu ispatlayamazsam eğer, ertesi günkü gazetelerde okuyacağınız pompalı tüfekle banka personelini uçuran M.E benim...

 

 


 

"Koçum" benim

 

Hayatınıza giren çıkan herkesin bir çizik attığı söylenir ya, benim hayatımda fazla bir çizgi söz konusu değil açıkcası. Niye? Konuştuğum insan sayısı çok ama ne dediğine ehemmiyet verdiğim adam sayısı ziyadesiyle az. Peki niye? İnsan denen canlı türü –tıpkı sizlere de olduğunu tahmin ettiğim şekilde- beni kendisinden huylandırdı.

 

Bu ruh durumunun yarattığı doğal bozulma da bende ister istemez söyleneni “sallamama” hali yaratıyor ki, karşımda ciddi ciddi bana birşeyler anlattığını düşünen bir kişi için benim düşündüğüm tek şeyin akşama ne pişireceğim ya da ne yazacağım olması hayli trajik elbette.Ne kadar dürüst olma iddiasında olursanız olun karşınızdakine “ben seni hiç umursamıyorum” deme şansınız olmuyor. Malum dürüstlükle kabalık arasındaki çizgiye sıkı tutunmak gerekiyor.

 

Bununla birlikte ne düşündüğüne kıymet verdiğinizi belli ettiğiniz anda ebelendiğiniz bir grup da var.

 

(benim için) Mesela Pınar.

 

Evet, kumhavuzu.com un İnsan Kaynakları Uzmanı (kendisi arkadaşım da olur)

 

Kendisi düşünmü&#